Fotoğraflar: Suzan Pektaş

Belge Fotoğrafının Makus Talihi

/

Hep daha iyisi olsun diye özendim…

Önce fotoğraf bulundu, sonra üstüne yepyeni bir dünya kuruldu. Bilim belgeye, belge sanata dönüştü. Çoğaltılarak birden fazla kişinin sahip olmasına olanak sağlandı. Resme ilk golünü buradan attı; elitin değil, halkın oldu fotoğraf. Belleğin yerini aldı. Yazılı arşive, işi bilen bir komşu gelmiş oldu. Evrende olan fotoğrafta da vardı. Gözün gördüğü pelikülde de belirirdi. Kanıttı. İnsanlar bu yeni yalvaca yürekten bağlandı.

İki yüzyıl bile geçmeden, tüm teknoloji fotoğrafın emrine verildi. Cep telefonları artık fotoğraf makinelerinin verimli havzalarıydı. Her yeni modelin reklamı, kaç megapiksel olduğu ya da kaç objektifle piyasaya çıktığının üzerinden yapılıyordu. Kısa bir süre içinde mobil cihazlar fotoğraf makinelerinin işlevini devraldı. Yeni bir fotoğrafçı kitlesi doğdu. Negatif-pozitif mantığı üzerinden filmi bilmeyen gruba, şimdi de fotoğraf makinesiyle hiç fotoğraf çekmeyen fotoğrafçılar eklenmişti. Dinozorları fosile dönüştürecek teknoloji yeryüzüne sağlıklı bir biçimde inmişti.  Hayat her şeye rağmen sürüyordu.

Kanıt özelliği

Ardından fotoğrafın kanıt özelliği kayboldu. Her türlü oyuna açık teknoloji, masallara paralel bir rota izleyip, yalanlar söylemeye ve insanları kandırmaya başladı. Önce şaka ve oyun gibi gözüken bu eylemler, zaman içinde yanlı bir biçimde karşı tarafı zedelemeye yönelik zararlı etkilerini gösterdi. İnsanları zor duruma düşürmekten, şantaj ve tehdide kadar giden bu yol, zaman içinde fotoğrafın ışığını gölgeleyen bir sis bulutuna dönüştü. Bundan böyle fotoğraf, niyeti bozuk kişilerin kötü emelleri doğrultusunda kullanılacaktı. İnsanlar fotoğrafa olan güvenini ve inancını yitirmişti artık.

Uzaktan bakıldığında doğrudan çekilmiş olarak görülen birçok karenin, biraz dikkatle incelendiğinde fotoğrafçı tarafından kurgulanmış olduğu fark ediliyor. Ânın doğasına müdahale, artık günümüzün yükselen değerlerinden biri olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Gerek çekim aşamasında gerekse fotoğraf işlenirken fotoğrafçı, yenildiği egosunun kurbanı olarak fotoğrafını biçimlendiriyor. Hele tekniğe biraz hakimse, fotoğrafın doğasının sınırlarını aşacak biçimde değişiklikler yapmayı seçiyor. Zira bu yarışta, fotoğraf daha çok dikkat çekmeli ve beğenilmeli. Tıpkı arabesk müzik gibi, kitlenin ortalama beğenisine seslenen yapıtların üzerine gidilerek kamuyu memnun etmek yeğleniyor.

Kurgu…

Bunu sanatsal bir itkiden çok, bir ruh hâli olarak açıklamak daha doğru. Aslında bu psikolojik süreç fazladan bir estetiği fotoğrafın parçası yapmaya yönelik sosyolojiden kaynaklanıyor. Ortaya kimin tarafından atıldığı bilinmeyen ama uygulayıcı ve destekleyicileri iyi bilinen bu aşırı parlatma sendromu, şu an kitleleri fazlasıyla etkiliyor. “Parlak olan iyidir” önermesinden yola çıkan fotoğrafçılar, “rakiplerinin” yaptığı fotoğrafın üzerine rengi, tonu ve biçimi daha fazla abartılmış fotoğraflarla çıkabileceklerini sanıyorlar. Gereksiz eklemelerle yeniden kurgulanıyor ve anlam düzlemlerini değiştiriyor fotoğraflar.

Bizler de, nesnenin akış içindeki doğasını bozmanın fotoğrafın hangi kategorisinde yer alabileceğini sürekli sorguluyoruz. Neden verilenle, gösterilmek istenen arasındaki bu görünmez uçurum fotoğrafçı tarafından ego alanı olarak kullanılmak zorunda? Oysa-anlara müdahale üzerinden- zamanı bükemeyeceğinin farkında olmalı fotoğrafçı. Her iyi fotoğrafta, biçim içeriğin bir adım dahi olsa gerisinde kalabilmeli ki, fotoğraf tarihindeki yerini alabilsin.

Geçecek biliyorum; geriye hatıralarımız kalacak…

Çok sevdiğim bir sanatçı dostum ile konuşurken kendisi birden şiirin artık bittiğini söyledi. Ardından da ekledi, “Çünkü aşk bitti.” Hepimiz içinde olduğumuz salgın günlerinin garip psikolojisiyle boğuşuyorduk. Aynı duygularla zaman zaman cebelleşsem de hemen savunmaya geçtim. Düşüncelerimi art arda sıraladım.

Dünya aşk ile duruyordu ayakta: Aşkın acısı, bekleyişi, merhameti, esrikliği, hasreti ve ayrılığıyla… Direniyordu insan kendisini yutmak isteyen yaşama. İçe döndüğümüzü, cevheri gördüğümüzü, odaları çilehaneye dönüştürdüğümüzü, aramadıklarımızı bile bulduğumuzu, aydınlandığımızı, platonik olanın aslında sanal hayatımız olduğunu, fantezilerimizin arttığını, tasarımlarımızın çoğaldığını, sınırlı vakti kalan geleceğimizin daha kıymetlendiğini söyledim.

Evrensel değerler

Ruhumuz, dolayısıyla bizler de mutasyona uğradık. Bu süreç içinde bir başkası olduk. Davranışlarımız değişti, o da düşüncemizi de değiştirdi. 12 Eyül Darbesi’ni 80 Kuşağı iyi bilir. Nasıl umutsuzluğa düştüğümüzü, sıkıldığımızı, ürktüğümüzü, yalnızlığımızı en yakın arkadaşımız ilan ettiğimizi, içimize kapandığımızı, ama bu süreci de tıpkı meditasyonun bir parçası gibi yeni bir ruh hali ve bilgisel anlamda kazançlarla lehimize kullandığımızı hâlâ unutmadık.

Bu salgında dokunmadan sevmeyi, zihnimizle sevdiklerimize ulaşmayı, onlarla kucaklaşmayı öğrendik. Sanat yapıtlarının gizemini, sanatçıların eserlerindeki incelikleri, şiirlerin, öykülerin, müziklerin bünyesinde neleri barındırdığını bir kez daha hatırladık. Bilginin kıymeti arttı, kitaplar daha fazla okunmaya başladı. Ne olursa olsun sonunda bir vakit arttı. O vakti değerlendirmek için yeni konular seçtik kendimize, eski alışkanlıklarımızı gözden geçirirken yeni uğraşlar da edindik.

Kendi adıma, yazmadığım kadar şiir yazdım bu günlerde. Daha önce bakmadığım kadar odamın balkonundan gökyüzündeki bulutlara baktım. Müzik her zamankinden daha fazla açtı gizini bana. Felsefe okumayı ayrı bir katmanda sürdürdüm. Yıllar içinde çağdaş felsefe kuramlarıyla biçimlendirdiğim zihnimi, Stoacılık gibi yaşamı, doğayı ve insanı özünden kavrayan ve kabullenen ilk dönem görüşleriyle yeniden eşitledim. Doğa karşısında ne kadar çaresiz olduğumuzu bir kez daha gördüm. Yaşam akıp geçiyordu. Birbirine benzeyen ve hızla geçen günler aslında hep yeni detaylar barındırıyordu. Bu süre daha önce farkına vardığım her şeyin bir sağlaması gibi oldu. Evrensel değerler, bireysel arzuların her zaman daha ötesindeydi. Bir kez daha anladık.

Kafkaesk bir ortam

Şiir ve fotoğrafın aynı kaynaktan beslendiğinden ve birbirine benzer bir dışa vurumu yanında getirdiğinden iyice emin oldum. Az ve özdüler. Küçük kesitler halindeydiler. Atom ya da evrensel bir töz gibi parçalanamıyorlardı. Aynı kaynaktan besleniyordu her ikisi de. Ancak, üzerine konuşabiliyordunuz, Son hallerine hiçbir biçimde müdahale edemiyordunuz. Bilgisayar deyimiyle sıkıştırılmış dosyalar gibiydiler. Zihninizin kültür programlarıyla açabiliyordunuz bunları.

Yaşam bizi yeni pozisyonlar almaya zorlamıştı. Ölüm ve aşk ortaktılar. İkisi de sonsuzluğu hedeflemişlerdi. Artık can cana değil; camdan cama, ekrandan yürüyor hatta koşuyor hayatımız. Mesafe koyduk akıp geçen günler ve sokakla aramıza. Yüz yüze görüşmeler, programlı buluşmalar hepsi geride kaldı. Evlerde, odalarda, balkonlardayız artık. Çıksak da korka korka, tedirgin bir biçimde çıkıyoruz dışarıya. Caddeler büyüyor, ayaklarımızın altında.

Kafkaesk bir ortamda, Milena Sendromumuz ile devam edeceğiz hayata. Yazacağız konuşmanın yerine, öğreneceğiz dokunmadan sevişmeyi. Sessiz düşüneceğiz.  Gerçekliğin yerine tıpkı sanatta olduğu gibi imgeyi, fanteziyi koymayı öğreneceğiz. Soluğumuz soluğunuza yoldaş olamayacak, yarenlik edemeyecek. Eksik neyimiz varsa, yerini sanatla dolduracağız. Her gün şiir okuyacağız, resimlere, fotoğraflara bakacağız. Fonda hep müzik olacak, şarkılar türküler çalacak, caz ya da klasik müzik olacak. Yeni sanatçılar keşfedeceğiz. Onları sevdiklerimizle paylaşacağız. Karışık kasetler yaptığımız günlerde olduğu gibi birbirimize kendi listelerimizi yollayacağız. Ne hissettiğimizi müzikler üzerinden karşıya duyurmaya çalışacağız.

Yaşamın yanında sanat yine lüks kalacak

Evet, bu dönemde insanların bir kısmı yaşam mücadelesini -haklı olarak- öne alıp kültür ve sanat ile olan ilişkilerini belirli bir konformizm içinde görerek yaşamlarından uzağa taşıyacaklar. Ne konsere gidecekler, ne sanat yapıtlarına bütçe ayırarak yatırım yapacaklar. Ekonomi ve iktisat her şeyin önüne geçecek. Yaşamın yanında sanat yine lüks kalacak.

Ne yaparsak yapalım geçmişi eskisinden daha fazla düşüneceğiz. Geçmişle aramızdaki o nostaljik tülü bir pelerin gibi sürekli ürperen bedenimize saracağız. Psikosomatik ağrılarımız daha çok olacak. Kalbimiz yaşadığımız günlerin uzakta kalan güzelliği ve geleceğin belirsizliği karşısında daha çok sızlayacak. Aşklarımızı, ayrılıklarımızı, anılarımızı ve özlemlerimizi, çile anında edindiğimiz yeni düşüncelerle bir kez daha kucaklayacağız. Evreni yepyeni hisler ve bilgilerle yeniden kavrayacağız.

Meğer ne küçükmüşüz evrende, ölüm şiirlerden bile daha yakınmış bedenimize. Bir de böyle yaşayalım tek piyonu ile korunan şah gibi. Hamlemiz mat olmamak için sıkıştığımız köşemizde. Yaşadığımız tüm günlerin şerefine bir kez daha basalım deklanşöre. Boş bir göğe bıraktığımız gibi bir şiiri, bir nehrin akışına yasladığımız gibi fotoğrafımızı. Evreni sadece kozmik bir boşluk gibi algılamamak için sanatın bizi avutmasına ihtiyacımız var. Bir Nazım Hikmet şiiri gibi, ne olursa olsun coşku ve erinç içinde şükrederek yaşayalım. Ondan öğrendiğimiz en önemli şey umudu hangi şartlarda olursak olalım kaybetmemek içindi.

Fotoğraf da aşk gibi hayatı sabırla beklemenin diğer adı değil midir…

Aşk bir kimya bozukluğudur. Bile isteye kimyanın bozulmasına izin vermektir. Algılarını korkmadan cesaretle açmak demektir. Yıpranmak, etkilenmek, kuvvetli bir rüzgârda yerinden kıpırdamayarak uzun süre kalmak demektir. Pahalı olduğunu bildiğin bir elbiseyi bütçeni zorlamasına rağmen almak demektir. Giymekten daha çok, ona sahip olmanın tadını çıkarmaktır. Fotoğraf aşkı, fotoğrafla yaşanan ilişki de böyle bir şeydir. Karşılıksız sevmektir. Savurduğun yüzlerce oktan birinin hedefi tam kalbinden vurmasıdır. Onu özenle alman, fotoğraf tarihi için özenle saklamandır. Ama en önemlisi, insanlığın onu bağrına basması, fotoğraf tarihine irat kaydetmesidir.

Hayat ne kadar hafifledi değil mi? Her şey ne kadar da kolaylaştı. Günümüzdeki varlığınız, ekranın açısıyla, kadraja ne kadar girdiğinizle ilgili. B/Üstünüzde kravat papyon olsun, altınızda pijamalarınız ve patikleriniz olabilir. Kimse bilmez, hisseder; anlamaz. Efektler sizi güzel yapmak için var. Size hayran olmak, bilgilerinizden yararlanmak için sıra bekliyor insanlar. Her şey yolunda giderse onların idolü, sevgilisi olacaksınız. Peki ya neredeydiniz bu zamana kadar; bloggerler, vloggerlar, mahalle maçlarına alınmayan çocuklar, sivilceleriyle dalga geçilen balıketi kızlar, işte intikam saati.

Sıkışıp kalan hayalleriniz

Eskiden soranlara “Halkla İlişkilerciyim” derdiniz, şimdi “yaşam koçu” oldu adınız. Okulu bitirdiniz taze psikolog oldunuz, online terapide varım dediniz. Güvenlik ağınızı araya bir ekran koyarak oluşturdunuz. Üç ay kursa gittiniz yoga hocası mertebesine eriştiniz. Pilates topu çıkmaz oldu rüyalarınızdan. Açılmadık çakra bırakmadınız yakın çevrenizde. Meditasyon yaptınız; bir teknedeydiniz, sizden başka kimse yoktu görünürde; sarı ile mor ışık arasında sıkışıp kaldı hayalleriniz. Sudaki kıpırtı da neyin nesiydi?

Fotoğraf eğitimcileri siz de hemen arkasından geldiniz. Hoş geldiniz. Çeyrek bilgilerinizle dersler verdiniz. Yine de iyi niyetliydiniz. Her şey naifliğinizden, fotoğrafı böyle karşılıksız sevmenizdendi. Kursiyerlerinize sizin tarzınızda fotoğraflar çekmelerini önerdiniz. Sevdiğiniz makineleri onlara da tavsiye ettiniz. “Teknik” dediniz. “Işıklar parlamalı, photoshop el üzerinde tutulmalı” dediniz.

Fotoğrafı bitirdiniz ve yeniden başlattınız. Işıdı yakınınızdaki insanlar. Tanrı katında sağlamlaştı yeriniz. Yakındır vakti, sanal âlemin gülü, binlerce insanın sevgilisi olmanızın. Ne kadar hafifledi hayat. Ne kadar kolaylaştı her şey. Bir “tık’ ile ulaştınız, hayalini bile kuramadığınız yerlere.

Sosyal mesafe…

Ya sosyal mesafe kavramı: Mesafe koydunuz iyice hayatla aranıza. Nasıldı o derin öğretiler; söylüyordunuz öğrencilerinize iyi fotoğraf çekmek için ne çok yanına gireceksiniz insanların, ne de  çok gerisinde kalacaksınız diye… Ne tükürüğünüz sıçrayacaktı yakın olduğunuz için modelinin yüzüne, ne uzak kalıp sesinizi duyurmak için bağırmak zorunda kalacaktınız. Bir kulaç bırakacaktınız en az, çekeceğiniz kişiyle arandızda. Geniş açı objektiflerle konunun dibine girip trajediyi komediye çevirmeyecek, fotoğrafınıza bakanları güldürmeyecektiniz. Gömüldü koca bir tarih, açıldı kıyısından öğretilerin, engin denizlerine hiçliğin. Her şey boş artık.

Adına maske dediğimiz yüzümüzdeki bu peçeyle, yeni hayatımızda neler yapabilecektik. Yıllar boyunca özenle geliştirdiğimiz iletişimimizin en önemli parçası olan mimiklerimizi karşı tarafa nasıl gösterecektik. Bir çift gözden ibaretiz artık. Hayallerimiz dahi ipotekli. Yaşamın ön ödemeli kampanyasıyla örselendi ruhumuz. Zaten yaşamla aramıza koyduğumuz kapanmayan bir mesafemiz vardı. Kiminin elini sıkıyor, kimine uzaktan bir merhaba diyor, kimine sarılıp yanaklarından öpüyorduk.

Yüzümüzde maskelerle pervasızca ve hoyratça her eylemi yapabiliriz. İçimizdeki suç eğilimini gizleyerek yola devam edebiliriz. Nasıl olsa gözlerimizden tanımazlar bizi. Böyle bir dönemi yaşıyoruz, umuyoruz geçecek; umudu kesmiyoruz. Şimdi dirsek, yumruk, uzaktan bir baş hareketi, bel kırıp eğilme, elimizle göğüs stopu yani kalpten bir merhaba. Ah, iletişimin kaybolan o arkaik dili… Artık herkes aynı uzaklıkta; sevginin hiyerarşisi bitmiş durumda. Enerji alamıyoruz, kimseye veremiyoruz da…

Yeni eğlenceler

Kıymetin kıyasla ölçüldüğü bir çağdayız. Yazgıları ile görünmez bir mücadelenin içinde insanlar, Olympos’ta insanları kollayacak Tanrılar ise çok uzağındalar gerçek yaşamın. Mitolojiler tarihin içinde erirken yenileri yazılıyor. Hürriyetleri ile vicdanları arasında sıkışıyor insanlar. Ama olsun yeni eğlenceler mevcut. “Bumerang”la başlayan o hareketlenme, “Tik Tok”larla devam ediyor. Ayakkabını fırlatıyorsun havaya, birden gökten elbise yağıyor hayallerinin cangılına. Açıl susam açıl; her şey düşlediğin gibi artık. Hoplamaya devam et sen ey genç kadın, birazdan yanındaki sevgilin olacak tipleme de gelir ve birlikte göbek atarsınız, size yeni kartlar açan dünyaya karşı. Sonra insanlar on binlerce beğeniyi serer ayaklarınızın dibine. Ayakkabın değişir, sen aynı kalırsın ve makus talihinle; avanaklığın tarihine geçersiniz hep birlikte.

Dönüyor dünya, geri dönmeyen içimizdeki ben…

Kötü bir zaman dilimini yaşıyor dünya. Garip güzergâhlardan geçiyoruz. Aslında bir uyanışın içinde insanlık. Her şeyin değişmesinden önceki kaosa ait tüm göstergeler. Sistemler, liderler ve kanıksanmış yerleşik düzenin değişeceğine dair pek çok işaret var. Bunların tümü umut barındırıyor içinde. Dünyada hiçbir şey tek başına paylaşılacak kadar kıymetsiz değil. Kolektif bilinç her türlü bencil çıkışın yerini almak üzere.

İnsan kendi içinde yalnızdır. Şimdiki gibi bir musibete, bir virüsün etkilerine hazırlıksız yakalanmış olanlar, bunun farkına vardıklarında geç kalmış olabiliyorlar. Videolarını çekip internete koymaları aslında bu yalnızlığı dindirmenin yollarından biri. Sanal evrende kendileri gibi olanları bulmaları, yeni çağın soyağacını oluşturma yolunda da bir atılım olarak görülebilir. Okumayan, okuduğundan keyif almayan, ömrünü sadece izlediği dizilerdeki beklentilerle biçimlendiren, dünyada verili olan değerleri sahadan çıkarmayı hedefleyen bir insanlık ordusu, hızla eskinin yerini alıyor. Var olmadan nasıl yok olunur ki…

Evrensel hafıza

Evet “dijital” içerik üreticisi kardeşlerim. Öncelikle buluşunuz olan mesleğinizi kutlarım. Evren dikkatlice bakıldığında sayısız içerik ile dolu. Bugün dünyada soruna dönüşmüş bir sürü mesele var. Senin yeni içerikler üretmene hiç gerek yok. Dünya kendisine yapılan her haksızlığa karşı müthiş bir evrensel hafıza ile yanıtlar veriyor. Yılbaşına doğru, televizyon kanallarında yılın özetinin yapıldığı programlarda, artık Çin’in bilmem hangi kantonunda hayvanat bahçesinde ağaca tırmanmaya çalışan yavru pandaya, TV’de bakarak güleceğimiz zaman dilimi çok gerilerde kaldı. Sevimli olan hiçbir şeyi göremiyor gözlerimiz. Dünyanın bütün yavru pandaları bir araya gelip komiklik yapsalar da yine avutamazlar bizleri.

Depremlerle sarsılıyor dünya. Enkaz başında vaatleriyle sempati sağlamaya çalışanlar, firmalarının ürünlerinin reklamını yapanlar, kendilerini aziz gibi göstermek isteyenler, rantçılar, politikacılar, fırsatçılar, profesyonel ağlayıcılar sizlerden geriye sadece içinde yer aldığınız birbirine benzeyen fotoğraflar kalacak. Kaderiniz, yaşadıklarını asla unutturamayacağınız, kendi acıma duygunuzu onlarınki ile yarıştırdığınız ve geleceklerini ipotek altına aldığınız her yaş grubundan insanlar -en çok da kullandığınız çocuklar- olacak. Bunlarla sınırlı kalsa iyi; daha sırada klavye başında devletin, milletin, yerel yönetimlerin aleyhine çalışan provokatörler; ölü soyucular ve gasilhane röntgencileri de var.  Kötü bir çağdayız, felaket tellalları ile leş yiyici akbabalar arasında sıkışıp kaldık. Sanat ne kadar kurtarabilirdi bizi; şaha kalkmış kötülük insanlığın üzerine inmeyi beklerken.

Bedenimiz yok olacak, fotoğraflarımız kalacak

Yapabilecek fazla bir şeyimiz yok. Fotoğrafa daha çok sarılacağız. O, belleğimizin yerini tutacak; anılarımızın siyah beyaz kısmına sahip çıkacak. Zamanı durduracak, akmakta olanı donduracak. Tarihi adımıza bekletecek. Bizi ileriye taşıyacak. Adımız unutulacak, bedenimiz yok olacak, fotoğraflarımız kalacak. İşte bu ihtimal, insanın fotoğrafçı olması ve hayatını fotoğrafa adaması için yeter de artar bile.

Çeyrek, yarım ya da tam; geliyor sabit gelirli için bir şekilde maaş. Oturmaya alıştık. Üşengeçliği konfora dönüştürdük. Artık eskisi gibi çalışamayacağız. Gücümüzü kaybettik. Sıkıntı arkadaşımız oldu. Daha az çalışıp daha çok yorulmaya başladık. Kapitalist sürece -emeği geri plana atarak- istemeden katkıda bulunduk. 21.yüzyıl teknoloji destekli akıl çağı olacaktı. Aklımızı bir başka türlü kullanmayı öğrendik, kontrolü elimizde tutmak için. Her şeyini kaybetmekle, havadan para kazanma arasında gidip gelen bir sürecin farkına vardık. Herkes safını seçti.

Ayna yerine, elimden düşmez oldu cep telefonum…

İnsanoğlu, elinde bir cep telefonu varsa, en üst kategoriden alınmış internet paketinin nimetleriyle, özel olan neyi varsa büyük bir cesaret örneği olarak paylaşmaya başladı. Sıradan günlerin sıkıntısıyla yeni bir teşhirci orta sınıf doğdu. Bin yılın icadı cep telefonları kesin zaferini kazandı. İnsanlar fotoğrafları ve videolarıyla diğer insanları “tahrik ederek” ilgi çekmeye çalıştılar. Ellerindeki tek ve en kıymetli şeyin, ruhları değil bedenleri olduğuna dair kararlarını verdiler. Kimin yazdığını ve neden yazıldığını bilmediğimiz garip sözleri ve müzikleri olan zırva şarkılarla vücut dillerini sergilediler. Hatta bu şarkılara, tutmayan senkronlarla da eşlik ettiler. Herkes dansözdü artık. Teşhir ve ifşa, günlük hayatın sıradan ritüeline dönüştü. Banal olanla prim yaptılar. Halkın istediği buydu. Sanal âleme “Aç Aç” gelmişti. Her şeyi halkın mutluluğu içindi. Her türlü teknolojik desteği, sanal dünya devlerinin sağladıkları altyapı ile gerçekleştiler. Onlar bizim yüzyıl komşularımızdı.

Oysa her şeye rağmen fotoğrafçılar, bu tuhaf günlerde tam mesai yaptılar. Ardı ardına sanal da olsa sergiler açıldı. Kimisi sokaklara çıktı, maskeli ya da maskesiz değişen ifade tarihinin yepyeni örneklerini izleyicilerle paylaştılar. Kimi hastalarının başında, kimileri odalarında tedirginlikle, kimi deli cesaretiyle dışarıda fotoğraflarını çektiler. Nasıl olsa hepimiz ölecektik. İyi fotoğraflar kadar bile değildi yaşamımız. Tarih yazılmalıydı. Okulluların deyimiyle alaylılar, bugün hangi meslek grubundan gelirlerse gelsinler, sanatın yapay estetikle sarmallanmış elitizminden çok, akıp geçmekte olan yaşamı tüm doğallığıyla saptamayı görevleri bildiler.

Felsefeler, teoriler değişmek zorundaydı

Sanatın karışık malzeme sanatçıları şimdi köşelerinde ürkek ve silik devinimlerini sürdürürlerken, cesur bir biçimde objektiflerini kendilerine ya da sokağın gerçeklerine çeviren, varlığı yabana atılmaması gereken müthiş bir topluluk var. Bu topluluk aynı zamanda sadece ülkemizde değil, tüm dünyadaki bakış kardeşleriyle birlikte geleceği belirleyecekler. Alarm geçtiğinde, insanlar şöyle bir oturup arkalarına yaslandıklarında olan biteni daha iyi anlayacaklar. Zira fotoğraf çekildiği andaki anlık etkileyiciliğiyle değil, zaman içindeki dayanıklılığıyla gerçek değerini bulacaktır.

Birbirine benzeyen çok günlerimiz oldu. Bir kez yıkandığımız ırmakta artık tuhaf bir şekilde sanki yeniden yıkanıyorduk. Felsefeler, teoriler değişmek zorundaydı. Doğanın kanunu buydu. Elbette her fotoğraf zamana bırakılacak, kendi güneşinde doğal olarak kıvamını bulacak, ondan sonra da bakılır, üzerine düşünülür bir duruma gelecekti. Beklemek, zamanı yeniden anlamlandırabileceğimiz en pasif eylemdir. Bugün fotoğraf, sadece nicelik olarak değil, nitelik olarak da “Altın Çağ”ını yaşamaktadır.  

İnsanların bir kısmı, kendilerini çektikleri tuhaf videolarla ve fotoğraflarla hemcinslerini kızdırıp dursunlar, merakı olanlar da bunları taklit ederek kendi piyasalarını oluştursunlar. Zavallı erkekler ağızlarının suyu akarak 1-2 USD’a telefona indirilmiş özenti efektlerle cilalanmış kadınlara baksınlar. İfşa etsinler, ifşa olunsunlar; Instagramda yeni bir alan açsınlar. Uzayın sonsuz zamanında her şey, atomlarına ayrılarak yok olacak. Suyun bulanması, içinde bulunan büyük ve görkemli balıkların var olmasına asla engel değildir. Sadece geçici bir süre için sorun yaşanacak, sonra sular durulacak ve suyun altı tüm netliğiyle görünecektir.

Sanal, astral seyahatler

Kültür ve sanat bir yanıyla durma noktasına geldi. Genelde bireysel olarak üretilen sanat, kalabalıklarla sergi salonlarında toplulukla tüketildiği için ve bu mekânlara girmek sağlık nedenleriyle risk taşıdığı için sekteye uğradı. Herkes internete yüklendi. Youtube, internet gazeteleri, Instagram, film kanalları hepsi insanlara reklamlarını zorla seyrettirmeden habere yönlendirmiyorlar. En uygar sitelerde bile eş bulma, penis büyütme, kuvvet macunu, ne idüğü belirsiz bitki çayları, tanışma platformları ve tuzaklı fotoğraflar mevcut.

Haydi birbirimizi etiketleyelim, Spotify’dan listelerimizi paylaşalım, görüntülü konuşalım, arkamızı manzaraya verelim, yediğimiz yemekleri abartalım, olmadığımız kadar var olalım, hep mutlu görünelim, sevmiş gibi yapalım, kendimizi sevdirelim, evimizin ihtiyaçlarını ısmarlayalım, ihtiyacımız olmayanları da ısmarlayalım, derslere girelim ama kameramızı açmayalım, toplantılar yapalım özlem giderelim, yeni yetme yaşam koçlarımızla flörtleşelim, yemek tarifleri alalım, sanal hatta astral seyahatlere çıkalım, fantezilerimizi paylaşmayı da ihmal etmeyelim; nasıl olsa öleceğiz: Bu âlemin bütün nimetlerinden yararlanalım.

Ne olursa olsun, aşk ve aşka dair hiçbir şey bitmeyecek. Aşk şiirleri okunacak, aşkı anlatan şarkılar dinlenecek; aşk filmleri hep revaçta olacak. Aşk varsa kavgalar, kıskançlıklar, ihanetler, ayrılıklar da olacak. Sevecek ve sevileceğiz. Genetik kodlarımızda hepsi mevcut. Neydi konumuz; fotoğraf: Bugün yine güzel fotoğraflar çektik, görevimizi yapmanın tarifsiz huzuru içindeyiz. Yasak da başlamak üzere, artık evimize gidebiliriz.

Neyse; üç, iki, bir yayındayız!

Fotoğraflar: Suzan Pektaş

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Yorum Sayıları: 3

  1. Sevgili Merih,
    Yazıların da fotoğrafların gibi iyi geliyor her zaman, ilaç gibi. Benzer serzeniş ve şikayetlerime tercüman olmuşsun. Ama ben de arkadaşın gibi birçok hayata dair kavramın tükendiğini düşünmeye başladığım anda karşıma çıktı yazın. Her zaman moral bulup güç kazanıyorum yazılarınla. Eline yüreğine sağlık.

    • Sevgili Şule,
      Teşekkür ederim güzel yorumun için.
      Birbirimize moral vermek harika.
      Aynı dünyanın tuhaf meselelerine tabiyiz. Gidene kadar idare edeceğiz.
      Yazacağız, sonuna kadar. Sevgiyle.

  2. Sevgili Merih hocam, yine keyfle okudum yazınızı. Her zamanki gibi özenle yazılmış, fotoğrafları özenle seçilmiş bir yazı olmuş. Kendimizi koruma altına aldığımız, içimizin çok sıkıldığı bu pandemi günlerinde güzel geldi. Size sağlıklı günler diliyorum, üretmeye devam edin hocam. Şiirleri de bir kitapta bekliyoruz artık. Saygılar…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Fotoğraftaki İhtimal

Gerda Taro “Döşeğimde Ölürken1”den başını kaldırıp Claud Cockburn’a şunları söylediğinde takvim yaprakları

Mavi

Çığlık çığlığa renklerin içinde bulunduğu tayfa dalınca, nefes alamıyor insan sanki. İstanbul

Alem-i Kader

Kader’in alemi insanların kaderlerini yansıttığı, kaderlerini yaşadığı alem. Siyasetin, dinin, aşkın, dilin,