Bir Kadın Anlatılabilir mi?

///

Aşk, bilimsel olarak ölçülebilir mi? Hayal kırıklığı? Özlem? Umut? Çile? Aşkın ya da insana dair şeylerin ölçülemezliğinin gölgesinde herhangi bir insan hikayesini anlatma şansımız ne kadar? Ya anlama şansımız? Sanat sanırım en çok da burada devreye giriyor.

Bir kadın anlatılabilir mi? Nasıl anlatılabilir? 

Kadını bir nesneye indirgemekle yüceltmek arasında gidip gelen, “nedir” ile “kimdir” soruları arasındaki tercihlerimiz gibi, bir sözcüğün, örneğin “kadın” sözcüğünün, anlamı kadar o sözcüğe dair tüm vurgular, üslup, bağlamı da kullandığımız dil belirliyor: iktidarın dili mi, gerçekten bize ait bir dil mi, kuralları başkaları tarafından belirlenmiş bir dil mi?

Peki kadına dair herhangi bir şey üzerinde kim daha çok söz sahibi: kendisi mi, başkaları mı? Kadın dediğimizde aklımıza gelen aklımıza gelen mi, aklımıza getirtilen mi?

Bir kadın ne ister?

Daha öteye gidelim. Peki ama bir kadın ne ister? Bir kadın tecavüzü ister mi mesela? Şiddeti? Daha çocukluğunu bitirmeden kadın olmayı? Anne olmayı? Bir anne, kızı çocuk gelin olarak koca diye yabancı bir erkeğe satıldığında itiraz etmeyi ister mi, istemez mi? Neden sesini çıkartmaz? Çıkartamaz? Bir kadın neden ses çıkartmaz? Bir kadın sevişmek ister mi, istemez mi, ne zaman ister, ne zaman istemez? Erotik görünmeyi ister mi? Çıplak olmayı? Çıplak görünmeyi?

Kadına, yani bana, yani sana, yani bize dair neredeyse her şey başkaları tarafından belirleniyor. Simone de Beauvoir 1949’da kült eseri İkinci Cinsiyet’te “Kadın doğulmaz, kadın olunur” diyerek kadınlığın doğa tarafından değil, tarih, kültür ve toplum tarafından oluşturulduğu üzerinde duruyor; o güne kadar olduğu gibi bugün de süren eşitsizliğin, kadına yönelik baskının temelinde erkek ve kadın doğasının değil eril yaklaşım ve uygulamaların olduğunu söylüyordu. Peki bugün nasıl kadınlarız biz? Biz, biz miyiz? Kim olursak olalım, hangi politik ya da düşünsel kimliğin içinde yer alırsak alalım, her birimiz başkaları tarafından belirlenenleri kadına dair sanıyoruz.

Bir kadın elbette sevişmek isteyebilir. Ama istemeyebilir de. Tek eşli yaşamak isteyebilir, ama çok eşli yaşamak da isteyebilir. Cinsel yönelimi farklı olabilir. Edepsiz bir fahişe olmak isteyebilir. Konuşmak istemeyebilir. Ondan istenenleri yapmayabilir. İsyan edebilir. Başkalarının olmaz dediği pek çok şey için olur diyebilir, olur dediklerine olmaz diyebilir. Diretebilir, inat edebilir, itiraz edebilir. Bir şey isteyebilir, sonra cayabilir, yalan atabilir, kandırabilir. Herkes gibi olabilir. Hiç kimseye benzemeyebilir. Kadınlara yakıştırılan olumlu ya da olumsuz sıfatları kim hangi hakla dile getiriyor? Bedenlerimize ya da yaşamlarımıza dair kim hangi hakla kararlar alıyor?

Yaşam bazen bir ışık çakar.

Kadın için önceden belirlenmiş, tanımlanmış, kodlanmış rol tanımları kadını kısıtladığı kadar, erkeği, dolayısıyla hayatın kendisini de kaçınılmaz biçimde kısıtlıyor. Böyle bir dünyada kadının gerçekte kim olduğunu, ne istediğini bilmesi, istediğini gerçekleştirmesi neredeyse imkânsız. Ama işte yaşam bazen bir ışık çakar, bazı şeyleri aydınlatır. Sanat bunun için vardır.

Metin Tütün’ün fotoğrafları böyle bir ışık çakımını çağrıştırıyor bana. Sanki bu fotoğraflara bakana kadar kadın ya da erkek, hiçbirimiz, hiçbir şeyi görmüyorduk, hiçbir şeyin farkında değildik de fotoğraflarla karşılaşınca uyandık; içimiz meğerse neler söylüyormuş, ortak hikayemiz neyi anlatıyormuş, fotoğrafların açtığı pencereden hayat ne kadar farklı görünüyormuş…  

Fotoğrafa konu olan her şey, fotoğrafın doğası gereği, nesneye indirgenir. Bu kaçınılmaz. Fotoğraftaki ister sümüklü çocuk olsun, ister bir natürmort, ister maden işçisi, ister bir nü, hepsi fotoğrafın nesnesidir kaçınılmaz biçimde. Fotoğrafın başarısı, fotoğrafçının fotoğrafça söyledikleri ile nesneye borcunu ödemesinde gizlidir ve bence o borcu ödemelidir. Metin Tütün, kadın bedenini fotoğraflarının malzemesi olarak kullanırken, heykellerinde yaptığı şeyi, fotoğraflarında da yapıyor; ışıkla, teknik tercihleri ile o bedenleri bir hikâyeye dönüştüren biçimler veriyor. Borcunu ödüyor…

Haz

“Haz” sözcüğü daha çok cinsellikle ilişkilendirilir. Cinsellikse bir bedenden ziyade belirli organlarla ilişkilendirilir. Oysa ne hazzı cinselliğe ne cinselliği bedenin bazı bölgelerine ne de erotizmi çıplaklığa indirgeyebiliriz. Toplumsal ve kültürel engeller, çıplaklığı tabulaştırdıkça, gizledikçe, kapalı kapılar ardına hapsettikçe, çıplaklığa dair suni bir açlık çoğaltılıyor maalesef. Bu da toplumsal travmalarımızın temellerini oluşturuyor. Tecavüzden cinayete, şiddetin her türüne tanık olduğumuz akla hayale sığmayan haberlerle uyanıyoruz her gün. Demek ki çıplaklığı, cinselliği, erotizmi saklamak, baskılamak pek de doğru bir yol değil. Oysa erotizm saklanıp baskılanamayacak kadar yaşamın her hücresinde varlığını duyuruyor. Yok saydığımızda yok olmuyor.  

Yıllardır takip ettiğim, nü üzerine çalışan fotoğraf ve heykel sanatçısı Metin Tütün, çalışmalarını sonunda bir retrospektif kitapta topladı. Bu satırları yazmama bu kitap neden oldu. Metin Tütün’ün fotoğraflarına baktığımızda sadece onun sanatını, fotoğrafla yazdığı hikayeleri görmüyoruz, yazının başından beri dile getirdiğim tüm bu sorgulamalarla yüzleşmeye zorluyor bizi bu fotoğraflar. Bugüne kadar kafamızda oluşturduğumuz ya da oluşturulmuş kalıpları, sınırları, alışılmışı ve kabullendiklerimizi zorluyor her biri. En başta kadın bedeninin nasıl olması gerektiğine dair kalıplar yıkılıyor. Bakın bu fotoğraflardaki bedenlere; kalıpların, kadına dair eril tanımlamaların tamamen dışında olmalarına rağmen, her biri bambaşka bir kadın hikâyesi anlatıyor, her biri farklı derinlikte bir erotizm barındırıyor. Fotoğraftan aldıkları güçle izleyicisine meydan okuyan bedenler her biri. Alışılmışı, genel kabul görmüş düşünce ve yaklaşımları yerle bir etmek üzere orada duruyorlar gibi… 

Bir beden sadece kıyafet giymez üzerine.

Nü fotoğraflarda gördüğümüz çıplaklık mıdır sadece? Roland Barthes, Camera Lucida isimli kitabında “Göze nasıl görünürse görünsün, ne türden olursa olsun, fotoğraf görünmez: gördüğümüz şey aslında o değildir,” diyor. Metin Tütün’ün fotoğraflarında da çıplak bedenler yok bence. Bu fotoğraflarda gördüğümüz şey aslında ne? Eğer gerçekten kelimenin temel anlamıyla çıplak olsalardı bugün bu fotoğraflara bakıp bu kadar çok konuşuyor olamazdık. Bedenin asıl erotizmi, üzerine giydikleri ile ortaya çıkar ve bir beden sadece kıyafet giymez üzerine; çıplaklığın kendisini giyinebilir, ışıkla ya da suyla giyinebilir, renkle giyinebilir, fotoğrafçının yaşamın bir anından kesip aldığı bir kadrajla giyinebilir. Bir beden, herhangi bir anda uzamdaki duruşu ile giyinebilir. Bazen, bir perçemin yanağa düşüşü, bir elin boşlukta havalanışı, herhangi bir kıvrımdır giyindiği… Fotoğraftan bize bakan bir kadının gözlerine ya da bedeninin bize bir şeyler söyleyen duruşuna baktığınızda, onun çıplak olduğunu nasıl söyleyebilirsiniz? Bir beden, tüm bu saydıklarımı kullanarak, aşkı, umudu, hüznü, acıyı, özlemi, şefkati, çaresizliği, o çaresizlikten çıkışı, insana dair her şeyi giyinebilir. İşte hikâye burada başlıyor, erotizm de…

Sanat zenginleştirir

Kadının ya da kadın bedeninin fotoğrafta ya da sanatsal bir üretimde kullanımı, feminizmin penceresinden bakıldığında her zaman tartışma konusu olmuştur. Yukarıda da değindiğim gibi, sanat üretiminde kullanılan her şey elbette eserin bir malzemesine, nesneye dönüştüğünden bu tartışma da kaçınılmaz. Hem bir insan hem de bir kadın olarak bu fotoğraflara baktığımda anlatımı son derece feminist bulduğumu belirtmeliyim.

Bu kitapta yer alan fotoğraflarla yıllar içinde, farklı çalışmalar ve sergilemeler nedeni ile defalarca karşılaştım, çoğuna sayısız kere baktım. Hikâyeler, onlara her baktığınızda, yaşam yolculuğunuz ve bu yolculuğun size kattıkları ile çoğalır ve çoğalır ve çoğalır… Sanat böyle bir şeydir çünkü; karşılıklı olarak sizi ve kendini zenginleştirir, başka türlü nasıl var olabilir ki…

Bu fotoğraflara her bakışımda kendi adıma temelde hissettiğim birkaç şey var. Bir kadın olarak daha güçlü olduğumu hissediyorum mesela. Dokunduğum, hissettiğim her şey daha çok bana yakın. Daha çok kendimim. Daha çok her şeyim. Belki de daha çok hiçbir şeyim. Bu o kadar güçlü kılıyor ki insanı. Daha çok kadınım. Ama en önemlisi: daha çok insanım…

Yorum Sayıları: 6

  1. merhaba,
    çok teşekkürler… ne kadar güzel bir yazı, ne kadar kendinden düşünceler, ne kadar güzel fotoğraflar… hepsi çarpıcı, etkileyici, düşündürücü…
    biyolojik cinsiyet ile toplumsal cinsel kimlik meselelerini, ne kadar berrak, duyarlı, insani ele almış ve anlatmışsınız…
    esenlik dileklerimle,
    levent

  2. Olağanüstü güzellikte bir yazı. Metin Tütün’ün fotoğraflarının hayranıyım uzun süredir. Daha kendisini tanımazdan önce bu kitabına kapak olan muhteşem fotoğrafı bilgisayarımın ekranını süslüyordu.Sonra bir resim sergisinde kendisini tanıma bahtiyarlığına eriştim. İnsanı rahatlatan ve huzur veren kişiliğine de aşık oldum. Ama inanın, güzel yazınızla bu fotoğraflar bambaşka anlam kazandı beynimde ve yüreğimde.Toplumumuzda tabu olmuş kavramları ne güzel ele alıp yorumlamış ve bu fotoğraflarla özdeşleştirmişiniz. Hele “Bedenin asıl erotizmi, üzerine giydikleri ile ortaya çıkar ve bir beden sadece kıyafet giymez üzerine; çıplaklığın kendisini giyinebilir, …” yorumunuza resmen vuruldum. O kadar çarpıcı, düşündürücü ve de gerçek ki… Böyle göremeyenlere tokat gibi…
    Kutluyorum sevgili Şule Tüzül.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Fotoğraftaki İhtimal

Gerda Taro “Döşeğimde Ölürken1”den başını kaldırıp Claud Cockburn’a şunları söylediğinde takvim yaprakları

Mavi

Çığlık çığlığa renklerin içinde bulunduğu tayfa dalınca, nefes alamıyor insan sanki. İstanbul

Alem-i Kader

Kader’in alemi insanların kaderlerini yansıttığı, kaderlerini yaşadığı alem. Siyasetin, dinin, aşkın, dilin,