Etik Derken…

//

Bazı konuları, hele de sanatı ve fotoğrafı, etik sözcüğü ile yan yana getirirken dikkatli olmak gerektiğini düşünüyorum. Fotoğrafta ve sanatta etiğe, otoriteye, kurallara, olur ya da olmazlara inanan biri değilim. Bunu söylerken herkes kafasına göre takılsın, her şey kabul edilebilir, kimse hiçbir şeye itiraz etmesin, demiyorum. Elbette fotoğrafla ilgili her şey tartışılsın, konuşulsun. En başından beri “sezgisel” olduğuna inandığım fotoğrafa herhangi bir şekilde sınırlar konulmasına, birileri tarafından şekillendirilmesine, yönlendirilmesine, belli kuralların içine hapsedilmesine taraf olamadım hiç. Fotoğraf etiği, kuralları, oluru olmazı konusunda yazıp çizen arkadaşlarımı anlıyorum, onlara pek çok açıdan katılıyorum da. Diğer yandan etik başlığı altında süregiden tartışma ve konuşmaları, bu başlıktan alıp, doğrudan her bir fotoğrafın içeriği, konusu, arka planda olan ve olacak hikayeleri üzerine konuşalım, diyorum. Fotoğraf ya da sanat söz konusu ise “etik”in biraz tehlikeli bir kavram olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Fotoğraf ya da sanat söz konusu ise “etik”in biraz tehlikeli bir kavram olduğuna dikkat çekmek istiyorum.

Güney Afrikalı fotoğrafçı Kevin Carter’ın ismini duyan fotoğrafla ilgili ya da ilgisiz hemen herkesin ona dair bildiği temel şeyler vardır. Sudan çölünde açlık sınırındaki bir kız çocuğu ile onun başında ölmesini bekleyen akbabayı görüntülediği fotoğrafı, o fotoğrafla aldığı Pulitzer ödülü, ödül sonrası kız çocuğuna neden yardım etmediği ile ilgili başlayan etik tartışma ve neredeyse bir linç kampanyasına dönüşen süreç sonrası Carter’ın intiharı bu temel bilgiler arasında. Yine o hemen herkesin ortak yorumu da her ne olursa olsun kız çocuğuna yardım etmeliydi, etmediği için hatalı olduğu yönündedir. Diğer yandan çok az sayıda insan Carter’ın yaşamı boyunca ülkesindeki ırkçılığa karşı verilen mücadeleye seyirci kalmayıp bizzat içinde yer aldığını, bu mücadelede maruz kaldığı sıkıntıları, hem yaşadığı ülke hem de fotoğrafçı olması nedeni ile dünyanın korkunç gerçeklerinin bizzat yakın tanığı olarak intiharında büyük etkisi olan insanlığa dair hayal kırıklıklarını ve ruhsal bunalımlarını bilir. Bu konuda benim daha çok kafamı kurcalayan ise, o kız çocuğunu açlığa mahkûm eden sistemin o çaresizlik çığlığı atan görüntüdeki rolünü, ve bu sistemi inşa eden devletlerin, kurumların, politikaların, toplumların hatta yaşam biçimlerimizle tek tek her birimizin, o fotoğrafta gördüğümüz her ne ise onda payımız olduğu gerçeğini hiç kimsenin aklına dahi getirmez oluşudur. Kimsenin ne bu sorumluluğu ne de bu gerçeği kabul edeceğini de sanmıyorum. Carter’a reva görülen yargılamaların muhatabı aynı zamanda o görüntüye neden olan sistemin bir parçası olarak hepimiziz aslında. Ama hayatı hakkında çok az şey bildiğimiz bir fotoğrafçıyı bir çırpıda bir çocuğun ölümünden sorumlu tutmak herkes tarafından kolayca kabul görür. İçimiz ve vicdanımız rahatlar.

Amerikalı fotoğrafçı Robert Mapplethorpe’un çalışmalarının bir kısmı Türkiye’de de sergilenmek le birlikte, bu coğrafyada pek de kabul görmeyecek, yani uslu olmayan, yani bu ülkedeki pek çok kişi tarafından “etik” dışı bulunacak bir retrospektifin ülke çapında ses getirecek şekilde sergilendiğini hatta bunun için devletten destek alındığını, sanat ve fotoğraf sever camianın büyük bölümünün de böyle bir sergiyi tüm karşı görüşlere karşı desteklediğini düşünün. Pek çok farklı disiplinin pek çok farklı platformda bu fotoğrafların ne anlattığına dair tartıştığını düşünün. Düşünmek zor. Neden çok uzak bir hayal gibi görünüyor sizce? Joel-Peter Witkin gibi bir sanatçımız olmadığı için daha mı temiz bir toplumuz, daha mı ahlaklı, daha mı etik bir Türkiye fotoğrafından söz edebiliriz?

Sally Mann’ın üç çocuğunu fotoğrafladığı Yakın Aile isimli çalışması da izleyicileri iki gruba ayırmıştı.

Sally Mann’ın üç çocuğunu fotoğrafladığı Yakın Aile isimli çalışması da izleyicileri iki gruba ayırmıştı: bir grup, bu fotoğraflara kendilerini çok hissedip çocukluğun dünyasını bir annenin gözünden son derece samimi ve doğru biçimde yansıttığını, Mann’ın çok başarılı bir iş çıkardığını düşünürken, karşı grup fotoğraflarda çocukların istismar edildiğine kadar giden yargılarda bulunmuştu. Fotoğraflar şimdi de gösterildiği ortamlarda aynı tartışmalara neden oluyor. Çünkü her birimiz farklı yollardan geçerek o fotoğraflarla karşılaşıyoruz, her birimizin o fotoğraflara nasıl baktığını, geçmişimiz, birikimlerimiz, deneyimlerimiz belirliyor. Ve yine hiç kimsenin aklına, o fotoğrafların değil de o fotoğraflara çocukları istismar edecek biçimde bakan gözün etik olmadığı, asıl bu bakış açısının eleştirilmesi ve bu bakış açısına karşı mücadele edilmesi gerektiği gelmiyor. Elbette böyle benzer bir çalışmayı da bu ülkede görme şansımız en azından yakın gelecekte yok. Olamaz, çünkü biz bugün sahilde denize çıplak giren çocuklara farklı gözle bakanları değil, o çocukların anne babalarını ayıplayan bir toplumuz hala. Çıplaklığından utanmanın doğru olduğuna inanan nesiller yetiştirmekle meşgulüz daha çok.

Yıllar önce bir fotoğraf dergisinde bir konu ile ilgili olarak Jan Saudek’in bir fotoğrafını yazıya eklemek istediğimde dergi yönetimi fotoğraf içeriğinden rahatsız olduğu için fotoğrafı yayınlatmayı başaramamıştım.

Ben diyorum ki; şu an Türkiye’nin bir yerinde birileri, yaşadığı ve gördüğü bir sürü şey nedeni ile içi çok dolu olabilir, içini dökmek, anlamak ve anlatmak için fotoğrafın dilini kullanmak istiyor olabilir. Ancak bunu yapması, olası karşı tepkiler nedeni ile tehlikeli ve cesaret gerektiriyor olabilir. Hadi bu cesareti de gösterdi diyelim, ama tam da içeriden, ait olduğu toplulukta süregiden etik tartışmalar ve sınırlamalar nedeni ile daha ileriye gidemeyebilir.  

O kız neden o çölde açlıktan ölmek üzere? Asıl soru bu değil mi?

Bir fotoğrafın etik olup olmadığını tartışmaktansa, fotoğrafın yansıttığı konunun etik açıdan değerlendirilmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. Fotoğrafçının yaşamdaki duruşu, ürettiği fotoğraflardaki konulara dair birikimi, yaklaşımı, sunum tercihleri ve fotoğrafların konusuna doğrudan ya da dolaylı etkileri, yarattığı sonuçlar tartışılabilir, tartışılmalıdır, ama bunları etik başlığı altında tartışmayalım diyorum, daha en baştan her şeye sınırlar koyan bir yaklaşımla neyi nasıl tartışacağız diyorum, fotoğrafta yer alan konunun eğrisini doğrusunu tartışılım diyorum. Sudan’daki o kız çocuğunun fotoğrafının çekilip ölüme terk edildiği savından yola çıkıp fotoğrafın ve fotoğrafçının etik değerlendirmesi değil, o fotoğrafta gördüğümüz gerçek her ne ise o gerçeği, o gerçeği ortaya çıkaran nedenleri ve koşulları tartışalım düşüncesindeyim. O kız neden o çölde açlıktan ölmek üzere? Asıl soru bu değil mi?

Fotoğrafa dair çok konuşuyormuşuz gibi görünsek de aslında hiç konuşmuyoruz. Çok az sayıda birileri düşüncelerini dile getiriyor, çoğu insan bunları kabul ediyor, bu kabul çerçevesinde aynı şeyler etrafında dolanıp duruyormuşuz gibi geliyor bana. Çünkü “duayen”, “otorite”, “usta”, “sözü sayılır” kişilerin söylediklerinin dışına çıkmak, muhalefet etmek pek de kolay kabul görmüyor. O çok eleştirilen “iktidar” hastalığı fotoğraf dahil bu ülkenin her alanında etkisini sürdürüyor.  

Aslına bakarsanız bu yazıda asıl söylemek istediğim şu ana kadar söylediklerimin çok ötesinde, sizi şu söylediklerimin çok dışında, yani etiğin ötesinde bir yere götürmeye çalışıyorum, başarabilirsem. Yavaş yavaş asıl konuya girelim.

Fotoğraf hiçbir şeydir; beni ilgilendiren hayat.

“Fotoğraf hiçbir şeydir; beni ilgilendiren hayat.” diyen Henri Cartier-Bresson’a diğer fotoğrafçılar hakkındaki fikirleri sorulduğunda, bir fikrinin olamayacağını, çünkü fotoğrafın var olmadığını söylemiş. Pierre Assouline, Bresson’u anlattığı kitabında diyor ki; “Onun bakışının hikayesi, tüm hayatı boyunca kendine hep aynı soruyu sormuş, ama cevabı olmadığı için de hiçbir zaman buna cevap bulamamış bir adamın hikayesidir: ‘Aslolan nedir?’

Nazif Topçuoğlu, Fotoğraf Ölmedi Ama Tuhaf Kokuyor isimli kitabında “Fotoğraflar yalan söylemez, bilgisayarlar hata yapmaz, silahlar adam öldürmez; her üç durumda da, istenmeyen ve yanlış olan şeyi adı geçen araçları belirli biçimlerde kullanan insanlar yapmaktadırlar, isteyerek veya istemeyerek.” diyor.

Fotoğrafçının asıl derdi ne?

Fotoğraf fotoğraf diye bazen fotoğrafın kendisini öyle yüceleştiriyoruz ki, asıl meseleyi kaçırıyoruz gibi geliyor bana. Fotoğraf hiçbir şey! Her şey fotoğrafçının kim olduğunda, ne istediğinde, neyi nasıl anlatmaya çalıştığında yatıyor. Fotoğrafçının asıl derdi ne? Fotoğrafçının anlatmak ya da anlamak istediği bir şey varsa “fotoğraf” var. Aksi takdirde baş başa kalacağımız görüntüler, “fotoğrafçı”nın allayıp pullayıp yüceleştirdiği, hatta tapındığı, içi boş imajlar olacak. Fotoğrafçı yaşamda nerede duruyorsa, fotoğrafta da orada duruyor. İlla da bir etikten bahsedeceksek, fotoğrafın değil, hayata dair şeylerin etiğini tartışmalıyız. Sizin için “aslolan ne?” bunu tartışmalıyız. Carter için aslolan neydi? Mapplethorpe, Sally Mann ve diğerleri için aslolan neydi? Onları yargılamadan önce kaç kişi bunun üzerine düşünüyor acaba?

Hala asıl konuya gelemedim. Şimdi biraz daha öteye gidelim.

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli romanında bir hikâyeye yer verir. 1968’de Sovyet Rusya tarafından işgal edilen Çekoslavakya’da direnişçilerin kazandığı bir zaferden sonra onların tankların önünde zafer pozları fotoğraflanır ve yayınlanır. Bir süre sonra bu fotoğraflarda görünen direnişçiler işgal güçleri tarafından o fotoğraflar sayesinde tek tek yakalanıp idam edilir. Burada fotoğrafın etiği, savaşın etiği, vs. değerlendirmesini yukarıda yazdıklarım doğrultusunda size bırakıyorum. Ama şunu söylemeden edemeyeceğim; bugün sizin için doğru olan bir başkası için tamamen yanlış olabilir, ve yarın da her şey hiç umulmadık biçimde değişebilir. Hayat böyle bir şey. Asıl üzerinde durmak istediğim meseleye dair aynı romanda Kundera şu cümlelere yer verir:

Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile, özgürce ortaya çıkabilir. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, temel sınavı (iyice derinlere gömülmüş, gözlerden uzak sınavı) onun, merhametine bırakılmış olanlara merhametinde gizlidir: Hayvanlara. Ve işte bu açıdan insan soyu temel bir yenilgi yaşamıştır, o kadar temel bir yenilgi ki, bütün öteki yenilgiler kaynağını bundan almaktadır.

Tercih ettiğimiz yaşam biçimleri nedeni bir yerde birileri biz daha iyi yaşayalım diye ölümüne çalışıyor olabilir, acı çekiyor olabilir. Bunun yanı sıra etik tartışmalarının içinde savrulup giderken, öyle bir dünyada yaşıyoruz ki yediğimiz yemekten giydiğimiz ayakkabıya, oturduğumuz koltuktan kullandığımız birçok eşyaya sahip olmakla, hatta kullandığımız birçok fotoğraf ekipmanı ile, kısaca yaşam biçimlerimizle korkunç bir katliama destek veriyoruz. Konforlu yaşamlarımızda tatlı tatlı tartışmalarımızı yaparken bizim gibi duyguları olan, acı çeken ve üzülen, seven ve mutlu olan, bir bilince ve duyarlılığa sahip olan milyonlarca canlı katlediliyor, birileri de bundan büyük paralar kazanıyor. Ara sıra eleştirmeyi aklımıza getirdiğimiz sistem bu şekilde kendini besleyerek hayatını sürdürüyor.

Her şeyi insan merkezli düşünüyoruz ve kurguluyoruz. Tüm tartışmaları insan hakları temeline dayandırıyoruz. Sabahtan akşama kadar insan hakları için ter döken birinin günün sonunda bir porsiyon pirzola ya da kebapla karnını doyurması, rakısına peyniri meze yapması, tavuk suyuna çorba ile soğuk algınlığına çare araması ne kadar etikse, yaşadığımız hayat o kadar etik işte. Etiği dert edinen tek canlı türü insan. Ahlaksız sıfatını hak eden tek canlı türü de insan.  

Aslolan nedir?

Etik derken çok dikkatli olmak gerek. Herkesi yaşama baktığımız pencereyi ve bakış açımızı biraz daha genişletmeye davet ediyorum.İnsan türü olarak dünyaya karşı çok borçluyuz. Borcumuzu bu şekilde biraz hafifletiriz belki. Yaptığımız her işte, attığımız her adımda, fotoğrafçısıysak ürettiğimiz fotoğraflarda ve o fotoğraflara dair yapacağımız tartışmalarda hayvan hakları ve doğayı kapsamayan yaklaşımların bizi bir yere götüremeyeceğini düşünüyorum. Çalıştığı konu her ne olursa olsun, doğa ile iletişimi olmayan bir fotoğrafçının hep eksik bir fotoğrafçı olacağına, tüm sorularımızın cevabının da doğada olduğuna inanıyorum. Bence hepimiz sormalıyız o soruyu, her zaman her yerde: “Aslolan nedir?”

Şiiri, edebiyatı, fotoğrafı sever. Ama en çok kedileri.

Yorum Sayıları: 2

  1. Ben ülkemizin bunca sorunları karşısında yıllardır çözemediğimiz Kürt sorunu başta olmak üzere 17 yıl aynı iktidarın bir çok alandaki uygulamalarına karşı henüz fotoğrafçılarımızın bir çalışmasını göremiyorum. Bu ülkede alaylı Ve mektepli fotoğrafçılar ne yapıyor derseniz onu bende bilmiyorum. Nasıl ki bir fotoğraf bir savaşın bitmesine yardımcı olmuş veya nazi Almanya’sında Hitlere karşı tek başına sanatçı Ve fotoğrafçı kimliği ile mücadele etmiş John Heartfield örnek verebilirim. Ülkenin antidemokratik ve baskıcı unsurlarını da unutmuyorum ama sanat ve demokratik mücadele de bu ortamlarda daha önemlidir. Konu etik ti değil mi? Suya sabuna dokunmazsanız etik ile ilgili bir sorununuz da olmaz.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraflara Dair

Fotoğrafça Anlatım

İFSAK Yönetimindeki dostların İFSAK Blog’da yazı yazmak isteyip istemeyeceğimi sorduklarında bir süredir

Fotoğraftan Öte

Geçtiğimiz günlerde, Malezyalı fotoğrafçı Edwin Ong Wee’nin, “çocuklarını metanet ve umutla sıkıca