Fotoğraflar: Nurten Kurt

Evde Kalmanın Psikopatolojisi

/

Eski mekâna yeni hava

Artık evdeyiz. Evrenin bize biçtiği bu zaman diliminde, eski mitolojilerden ödünç alınan bir itkiyle adımıza tanımlanmış zaman diliminde uygun görülen rolü hakkıyla oynuyoruz. Evimiz İtalyan sahne; ev halkıyla nasıl yıllardır kendimize ait replikleri hiçbir sufle almadan doğaçlama olarak yorumladıysak, yine aynısını yapacağız. Ortama ve ışığın sınırları içinde, sahneye giren hane personeliyle birlikte rol çalmadan, topu yere düşürmeden ve seyirciyi sıkmadan bize emanet edilen kişiliği hayata geçireceğiz. Tek fark, rolümüz kendi hayatımızdan sahnelerle sınırlı olacak. Her şey düzelince de olanları unutacak, hiçbir şey olmamış gibi yolumuza devam edeceğiz

Ama bize seyirci lazım. Bin bir farklı nedenle tuhaflaşan sokaklar, yürümemizi bekleyen yollar, kornalarla kutsanan caddeler, insan enerjilerini çarpıştıran bulvarlar ve bizi periferiye atacak otoyollar adımızı sesleniyor. Balkonlar yetmiyor sıkıntımızı dindirmeye; bulutlar bir yere kadar avutuyor bizi. Odalar, müziğimiz, duvara asılı fotoğraflar, bin bir detayı keşfettiğimiz masa lambamız, birer nesne olmaktan daha ileriye gidemiyor.

Fotoğraf: Nurten Kurt

Sokakları özlüyoruz. Değerini şimdi anladığımız o ilahi akışın, o kusursuz işleyişin yeniden bir parçası olmak istiyoruz. Şimdi sekteye uğramış zaman ve yapacaklarımızı bir daha hiç yapamama endişemiz var. Eskiden iyi huylu mikroplar gibi yalnızca sevgiyi, erdemi, insanlığı bulaştırırdık karşımızdakine. Kötüden uzak durur, korurduk fenalıktan kendimizi. Şimdi birbirimizin Azrail’i olmaktan çekiniyoruz.

Her şey yolunda gitse de, eski ya da yeni “normal” günlere dönsek de düşlediğimiz birçok şeyi gerçekleştiremeyeceğiz. Bunu da biliyoruz. Hayat önümüze türlü engeller çıkarıp bizi istediğimiz birçok şeyden vazgeçirecekti zaten. Ulaştıklarımızdan isteklerimizi düşüp, katlanma katsayımızı artıracak ve akışa ayak uyduracaktık. Oysa şimdi oturup bir yerde kahvemizi dahi yudumlayamıyoruz. Sarılmayı unuttuk, dokunmak ise bir hayal artık. Birbirimize bakamıyoruz; suyu bile yıkayacak hale geldik.

Ben hâlâ varım

Özlediklerimizi görmeyerek hasrete katlanmayı öğreniyoruz. Bir virüsün yarattığı gurbette, sılayı özlüyoruz. Kim olduğunu bilmediğimiz bir düşmana karşı bileniyoruz. Yaşamı tevekkülle karşılayan bilge havalarımızın ardında nasıl da bir isyan gizli. İşin en sevimsiz tarafı da yeni denenen bu silahın menzilini hiç tahmin edemiyor olmamız. Sadece evler kaldı kendimizi iyi hissedebileceğimiz. Ne kadar iyi niyetli senaryolar yazılsa da, filmin sonunda hiç ölmeyen kötü ruhlar gibi, üstelik yazılar geçerken kafasını uzatıp “Ben hâlâ varım” diyecek varlıklar olacak.

Fotoğraf: Nurten Kurt

Hain bir virüs, kalleşçe arkadan bıçaklıyor bizi. Kimileri dengesini bozduğunuz doğa intikamını aldı diyor, kimileri bunun insanlara dur demek için ilahi bir işaret olduğunu söylüyor. Ben de laboratuvarda kapalı kapıların ardından insan tabiatının yeni bir dışa vurumu olarak, tıpkı zamanında kötü emeller için kullanılan atom bombası gibi felaketlere yol açan, yapar yapmaz da elde patlayan bir üretim olduğunu söyleyenlere daha yakın durmayı yeğliyorum. Durdum da.

Optimistlerle pesimistlerin düellosu sürüyor. Hekimler bir yanda, politikacılar diğer yanda. Taraflar birbirini ikna da etse, dengelerde değişen hiçbir şey olmayacak. Yaşam yine kendi bildiği gibi akacak. İnsanlar üzerinde kirli oyunlar sürecek, birileri bu işlerden para kazanacak, büyük kârlar elde edecekler. Dünyanın referans noktaları azalacak. İnsanlar, kimin yazdığı belli olmayan bu senaryoda kendilerine biçilen rolleri oynayacak ve perdenin sonunda da yollarına devam edecekler.

En önemli gerçeklik ise, insanları sağaltmak için canları pahasına insan üstü mücadele veren tüm sağlık çalışanlarının varlığı. Geriye, işlerinden olanlar, evlerine ekmek götüremeyenler, özelliklerini yitirmiş ve adına on-line eğitim sistemi denilen, görüntülerin ve sesin olmadığı siyah kutucuklar kalacak. Bilgisayar üzerinden bile öğretmenleriyle karşı karşıya gelecek medeni cesareti olmayan ve sahada -okulda- deneyim elde edemedikleri için ayaklarının üzerinde zor duracak bir sürü çocuk ileride neler yapacak. Ama yine de onlar, yüzlerini görmedikleri bizler için hazırlayacakları yazılımlar ve formüllerle geleceğimizi kurtaracaklar. Buluşlarıyla ömrümüzü uzatacaklar. Umuyoruz. İşte hayatımız.

Üretmek özden gelir

Aramam, bulurum

Pablo Pıcasso

Picasso gibi üretken bir dehaya fazlasıyla yakışan bu söz, içinde bilgi ve deneyim ile ilgili ne kadar çok veri barındırır. Bundan sonra aramayacak, bulduklarımızla yetineceğiz. Doğru bakıyorsak, gözümüz açıksa ve şansımız varsa bulduklarımız bizi mutlu edecektir. Üzerimize yeni sorumluluklar almayı sürdüreceğiz. Bölünen kişiliklerimizi evde, okulda, sokakta, büroda, restoranda farklı alanlarda birbirleri ve başkalarıyla yarıştıracağız. Bunun adına da hayat diyeceğiz.

Fotoğraf: Nurten Kurt

Rapora gerek yok; hem manik hem de depresifiz artık. Ansızın patlayan fırtınaların çıldırttığı denizler gibiyiz. Haklı nedenlerimiz var. Çoğumuz, yaşımız ya da konumumuz ne olursa olsun, son perdenin ne kadar erken olabileceğini, seyircinin oyun bitmeden önce salonu terk edip gidebileceğini gördük. Seyircisiz bir oyun da provadan ileri gidemiyor, ne yazık ki…

Kitaplar büyüyor gözümüzde. Büyüyor ve eski değerini kazanıyor yeniden. Okumadığınız klasikler, okuduk dediğiniz klasikler, okuyup anlamadığınız klasikler, okumayı istediğiniz ama bir türlü okuyamadığınız klasikler; modern yaşamınızda mobil cihazlardan artan zamanlarınızda sizin için var olan klasikler: Bundan böyle Shakespeare ne demiş” yok, “Shakespeare’in Venedik Taciri’nde yazdığı gibi” denilecek. Yaşam, şu dönemlerde doğrular üzerinden yeniden anlam buluyor.

Bakalım, doğru mu anlamışız eskiden okuduklarımızı. Var mı gücümüz, o koca romanları yeniden devirmeye. Ya anlamsız gelen şiirler, ya da içinde derin anlamlar barındıranları… Biz durmuşuz da dünya mı değişmiş? Koca bir salgına tanıklık ediyoruz. İşte, küresel zaferin sonucu: Bir virüsün yaptıklarını tüm dünya ile birlikte, üstelik yaşamımız pahasına birlikte göğüs geriyoruz. Covid 19 ve varyantları ile sınırlar ortadan kalktı. Hepimiz tababet ilminde yürekli amatörler olarak ilerliyoruz.

Gerçeklik, kurgu ile ne de güzel birleşti!

Ne vizeye, ne de pasaporta gereksinimimiz var artık. Biz duruyoruz, hastalık özgürce geziniyor; yaş, coğrafya ya da cinsiyet tanımıyor. Özlenen ama beklediğimiz eşitlik kavramı bu muydu yoksa. Öyle ya da böyle beynimizin, kalbimizin, bedenimizin içinde, baş köşede misafir ediyoruz kendisini. Elimiz ayağımız bağlandı. Kalan günlerimizi yüzümüzde maskemiz, soyguncular gibi geri almaya çalışıyoruz. Belki de dünyaya yaptıklarımızla bunu hak ettik. Gerçeklik, kurgu ile ne de güzel birleşti; yaşama uğraşı her şeyden önce geliyor artık.

Dünyayı anlamak için referans noktalarına ihtiyacımız var. İnsan durmaz, ilerler; uygarlık da öyle. Artık ters evrim teorileri, negatif bir uzayı hesaplamada oldukça iddialıdır. Boşluk, giderek nesnenin kendisinden daha fazla önem kazanıyor. Özellikle teknolojinin ihtiyaçlarının üzerinde talepsiz bir arzda bulunması dengeleri alt üst ediyor. İnsanlar, merak, gözlem ve deney istasyonlarından geçmeyi reddediyor, hazır olanı anında istiyorlar.

Her şey öncülü ve ardılı ile boyut kazanır. Verdiğimiz el, aldığımızdan daha fazla olmalıdır ki, genişleyen evrene yakışır bir hareket ile var oluşumuzu tescilleyelim. Ölmeyecekmiş gibi yaşamamıza rağmen sınırlı ömrümüz ve diğer yaratıkların aksine bunu biliyor oluşumuz, tekâmülümüzün de önemli bir parçası olarak var oluşumuzu etkiliyor. Böylece, fani sözcüğü de elimizdeki fotoğraflarla birlikte gerçek değerini kazanıyor.

Fotoğraf: Nurten Kurt

Direnmenin estetiği

Estetiğin üç ana unsurundan biridir “doğru”. Diğerleri de “iyi” ve “güzel”dir. Sanatın rotası daha çok “güzel”den geçer. Bu arada, fotoğrafın çıkışına kaynaklık eden “gerçek” de tümünü içeren bir kavram olarak üst sıralarda yerini alır. Fotoğraf her ne kadar, fotoğraf makinesinin konumlandığı noktanın -her türlü yanılsamaya açık- gerçekliğini sunuyor da olsa, dünya zamanından koparılmış bir an olarak reddedilemez bir yere sahiptir.

Fotoğraf gerçek ile olan bağını, daha çok var olanı saptamak üzerinden kurar. Yeryüzünde bir alan kaplayan ve bir hacme sahip olan her nesne ve o nesneyi görünür kılan ışığın varlığıyla görüntü oluşur. Bunu fotoğraf üzerinden kalıcı kılmak için de fizik, optik, kimya ve şimdilerde de dijital teknolojilerden alınacak desteğe gereksinim vardır. Fotoğrafı yaşamımızın bu kadar değerli parçası yapan şey, sanıldığı gibi ne onun bir sanat dalı olması, ne de belgeleme işlevini başarılıyla yerine getirmesidir. Fotoğrafın bir seçme ve ayıklama işleminden sonra kalmasını sağlayan bu iki alan da olsa, fotoğraf gerçek şöhretini anları durdurabilmesi ve hafızanın yerini alması üzerinden üzerine kazanmıştır.

Bir mekanik ve elektronik sürecin ötesinde, sosyal yapılanmanın içinde insan psikolojisine ait değerleri bünyesinde barındırması ile de fotoğraf, her zaman kıymetini korumuştur. İşte bu yüzden bizi geleceğe taşıyan hatıra fotoğraflarımız ve kimliklerimizde yer alıp tüm varlığımızın tek karelik görsel özeti olan vesikalıklarımız en önemli fotoğraf alanlarını oluştururlar. Ama hepsinden önemlisi, bizim çektiğimiz ve içinde yer aldığımız her fotoğraf, hafızanın tarihinde gerçek birer kilometre taşıdır.

Başlangıçtan günümüze fotoğraf, kendilerini, yaptıkları işlerin gerisine koyan fotoğrafçıların tarihi olmuştur. Onların bu denli bilinmelerinin nedeni, çektikleri fotoğrafların zaman içinde bu fotoğrafçıları doğal olarak bir fizik kuralı dahilinde yukarıya doğru itmesidir. Çoğu, sadece fotoğraflarını üretmeyi ve insanlık ile paylaşmayı yeğlemişlerdir. Ün ve paraya -geldiyse eğer- çok sonradan kavuşmuşlardır. Birçok dergiye röportaj olarak yapılan bu çalışmalardaki fotoğraflar, aradan uzun zaman geçtikten ve bağlamlarından koparıldıktan sonra fotoğraf tarihi içindeki gerçek yerlerini bulmuşlardır.

Sadece bir fotoğrafçı olduğunu bil

Acaba “Sadece bir insan olduğunu bil” savsözünün yanına “Sadece bir fotoğrafçı olduğunu bil!”i de ekleyebilir miyiz? Bir şey yaratmıyor, hele sokaktaysak şansımızı atikliğimizle birleştirip fotoğraflara dönüştürüyoruz. Biz fotoğrafçıların yanında, bir berber ya da terzinin üretimleri daha somut kalıyor. Saç tasarımcıları ya da modacıların konumu ise çok daha ileri düzeyde. Fotoğrafın içinde hiçbir dal ya da tür, birbirinden daha üstün değildir. Her alanın kendine göre değer ve özellikleri vardır. Bunu yapanlardaki sorunun, genelde cesaret, bilgi ve donanım eksikliğinden kaynaklandığı biliniyor.

Fotoğraf: Nurten Kurt

Evde tek başına

Cam var aramızda. Güneş giriyor. Rüzgâr dışarıda kalıyor. Tatlı bir sıcaklık bedenimizi sarıyor. Çok temizse alnımızın izi çıkıyor camda. Kirliyse, bir sis perdesinin gizemli pusu ardında oldukça romantik görünüyor dünya. Varsa tülü, perdeyi çekiyoruz kenara. Görüyoruz ama dokunamıyoruz. Şeffaf bir engel var karşımızda. En önemlisi de bizi görüyorlar. Çıkmak istiyoruz. Başaramıyoruz. Ölçüsü tanımsız bir organizmanın bizi esir almasını yediremiyoruz kendimize. Sokaklar çağırıyor ama biz evde kalmalıyız.

Ve silahımız, bir fotoğraf makinesi. Işığın gittiği her yere bizimle birlikte geliyor

Bir başınayız. Var oluşumuzu ve yok olmaya karşı direncimizi fotoğraflamalıyız.

Daha yavaş delirmek için tüm çabamız; daha geç ölmek için. Şu makus talihe bakın ki yaşasın diye anlar, durdurmak, öldürmek zorundayız onları. Bir kadavra gibi üzerine konuşmak için, saniyeleri parçalamak durumundayız. Kesit almamız gerekiyor, hücrelerine bakmamız. Evrenle anlaşmak için boşlukla dost olmalıyız.

Artık evin bir cezaevi olmadığını biliyoruz. Hele zorla kapatıldığımız bir yer hiç değil. Ev kendi konforumuzu yaşayacağımız en önemli bir mekân. Deplasmanda değil kendi sahamızdayız ve bütün avantaj bizde. Sokaklarda dolaşıp, yedi topu bir jonglör gibi aynı anda çeviriyormuş hissi veren sentetik fotoğraflardan da kurtulmak için büyük bir şans. Tıpkı Antik Çağ filozofları gibi, yaşama doğa üzerinden düşünsel düzlemde yeniden bakmak için önemli bir fırsat var elimizde.

Evin kıymetini bilmenin tam zamanı. Dış mekânların varlığını, sokakların büyüsünü, caddelerin renkli yaşamını ve tesadüfi olarak önümüze çıkacak fotoğrafları şimdilik unutalım. Elimizde fotoğraf makinesiyle yaşadığımız o özel alanlarda kendimize bir kez daha bakalım. Kendi öz varlığımızı fotoğrafa nasıl dönüştürebileceğimizi yeniden düşünelim. Film mi dijital mi, renkli mi siyah beyaz mı, dik mi yatay kadraj mı, geniş açı mı bir portre objektifi mi, doğal ışık mı yapay aydınlatma mı, camdan mı aynadan mı, bizden bir iz mi portre fotoğrafı mı? Önce neyi, nasıl yapacağımızı kararlaştıralım, kalanı arkadan gelecektir.

Haydi fotoğrafçılar

Haydi oto-portreciler, iç mekân fotoğrafçıları, üretimlerinde daha fazla yaratıcı paya sahibi olmak isteyenler; boş duvarlara, gizemli yüzlere, camdaki yansımalara yeniden dikkatinizi verin, bambaşka fotoğraflar sizleri bekliyor. Sanatınıza duygularınızdan, düşüncelerinizden, yaşadıklarınızdan, dürüstlüğünüzden ne kadar çok parça ekleyebilirseniz, fotoğrafın tarihine geçebilme olasılığınız da o kadar artıyor. Gelecek nesilleri “sıkı” fotoğraflarınızın vereceği hazdan yoksun bırakmayın. Bugün klostrofobimiz, dünyanın yaşadığı şartlar nedeniyle agorafobimizden daha katlanılabilir durumda. Ruhumuzu dinlendirmenin tam zamanı. Dışarıda kötülük var.

Hepinize mutlu yıllar. Evde kalalım.

Fotoğraflar: Nurten Kurt

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

İyi ki Doğdun İFSAK!

İFSAK kısaltmasındaki “A”, “amatörleri” kelimesinin A’sıdır. Günlük hayatta acemice yapılan işleri, çıkan

Portfolyo: Çizebilseydim

Fotoğrafa ilk başladığım yıllarda, bütün amatörler gibi kendimi, ‘mükemmel fotoğrafın’ peşinde koşarken

Post Belgesel Fotoğraf

Belgesel Fotoğrafın Değişen Sınırları Geleneksel belgesel fotoğrafın ardılı olan post belgesel fotoğraf,