Kim Ki-duk’un Ardından

//

Güney Kore sinemasının önemli ismi Kim Ki-duk geçtiğimiz günlerde COVID-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Kim Ki-duk hakkında çok şey yazılabilir. Elli dokuz yaşında yaşama veda eden yönetmenin filmografisinde otuz üç film var. Çoğunun senaryosu kendisine ait. Sinema eğitimi almayan, tam bir alaylı olan ünlü yönetmenin Cannes, Venedik, Berlin, Locarno, Karlovy Vary, San Sebastian gibi bir çok festivalden ödülleri bulunuyor.

2004 yılında Samaria filmi ile Berlin Uluslararası Film Festivali’nden En İyi Yönetmen ödülünü almıştı. 2007’de Soom filmi ile Altın Palmiye’ye aday olmuştu. 2011 yılında ise Arrigang filmiyle Cannes Film Festivali’nde Belirli Bir Bakış ödülünü kazanmıştı. Edebiyat dünyamız cinsel taciz haberleriyle sarsılırken ünlü yönetmenin de bu konuyla adının çokça anıldığından bahsedebiliriz, bu konudaki haberleri bir kez daha hatırlamak adına tekrar yazabiliriz, en iyi Kim Ki-duk filmlerinden bahsedebiliriz, sinemaya nasıl başladığından bahsedebiliriz…

Bir yönetmeni anmak için bana göre en iyi yol onun yaptığı iş üzerine konuşmak. Bu yüzden Kim Ki-duk anması için ilk aklıma gelen filmi Boş Ev’den (3-Iron/Bin –Jip) bahsetmek istiyorum. Diğer tüm konular onunla birlikte geçmişte kaldı. Filmleri hep izlenecek, hep bizimle olacak. Belki her izlediğimizde o günkü ruh halimize göre farklı düşüncelere kapılacağız, yorumlarımız farklı olacak.

Boş Ev‘lerde görülen düşler

Boş Ev filmi izleyiciye bir film izlerken düş kurmak konusunda izin veren bir film. Tıpkı yönetmeninin de bir söyleşide söylediği gibi;

Karakterlerin ilişki kurmak için konuşması gerekli değildir ama gerçekten izleyiciyi boşlukları doldurması için zorlamak bir stratejidir. Böylece film boyunca izleyiciler, ben ne derdim hayaliyle kendi diyaloglarını, sessizlik olduğunda filme katarlar.

Yönetmenin bu tercihi, hayal kurmayı, filmi izlerken düşünmeyi seven izleyiciler için iyi bir yöntem. Kim Ki-duk hikâye anlatmayı, hikâye kurmayı sevdiğini ama okuluna gitmediği için yazar ya da yönetmen olabileceğini düşünmediğini söylüyor. Paris’teyken formel eğitimden geçmemiş birçok insanla tanışıp ülkesine döndükten sonra belki yapabilirim diyerek senaryo yazmaya başlamış. Bunlar bana Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak ve birçok kısa filmiyle tanıdığımız Ahmet Uluçay’ı hatırlatıyor.

İnsanları izlemeyi, incelemeyi seven ve kendi hikâyelerini yarattığını söyleyen yönetmeni Boş Ev filmini çekmeye iten düşünce neydi acaba? Bu soruyu bir söyleşide şöyle açıklıyor:

Bu filmle ilgili ilk fikrin doğuşu çok basitti. Anahtar deliğini kapatan bir ilan gördüm. Anahtarımı sokmak için onu oradan almalıydım ve düşündüm ki bu bir hırsız için hangi evin uzun zaman boş kaldığıyla ilgili bir işaret olabilir. Böyle basit bir fikirle başladım. Filmi yapmaya başlayınca hayalet, varlık ya da yokluk arasında bir yerlerde olanı- sınırda olanı-  keşfetmek istedim yani görünmezlik üzerine bir deneme yapmak istedim. Gerçekten yüz seksen derecede olduğu gibi,  görünenin insani çizgisini keşfetmek istedim ve bir insan görünmez olabilmek için o görünenin dışında kalabilir mi? 

Boş Ev filmini izlerken ev üzerine düşüncelere dalıyorum. Yönetmen Boş Ev filmini yaparken varoluşsal sorularla ilgilenmiş, yaşam nedir, insan nedir ve bütün bunların anlamı nedir gibi. Yaşadığımız dünya gerçek mi değil mi, burada ne yaptığımızı nasıl anlayabiliriz gibi. İzleyicinin tartışmaya açık sorularla gelmesi ise istediği bir durum. Öyleyse kafamdaki sorulara geçebilirim.

Boş Ev filmini izlediğimden bu yana ev üzerine düşünüyorum.

Evin tanımı nedir? Bir evi ev yapan nelerdir? Yaşadığımız evlerde bulunan eşyaların hepsine gerçekten ihtiyacımız var mı? Ya da sahip olduğumuz tüm giysilere… Bu kadar çeşitli olması gerekir mi? Daha azla yaşamak mümkün değil mi?

Bu sorularla birlikte bir başka film aklıma geliyor. 2015 yapımı, Nicholas Hytner’in The Lady In The Van isimli filmi. Filmde karavanda yaşayan yaşlı bir kadını izleriz. Maggie Smith’in muhteşem oyunculuğunu anmadan geçemeyeceğim. Mary Shepherd bahçeli evlerden oluşan, evlerinden anladığımız kadarıyla zenginlerin yaşadığı bir semtte tüm çeri çöpüyle bir karavanda yaşamaktadır. Onun evi orasıdır. Evi ev yapanlar nelerdir? Boş Ev filminin kadın karakteri için şık mobilyalarla donatılmış ev gerçekten ev midir ?  Benim evim, benim bahçem… Sahip olmak… Eşyalara sahip olmak, insanlara sahip olmak… Sahiplik… Sahiplikle gelen ötekileştirme. Tıpkı mahalle halkının Bayan Shepherd’a yaptığı gibi.

Ev kendini güvende hissettiğin yerse sokakta yaşayan bir insan için güvenilir yer neresidir? Onun evi bedeni midir? Filmdeki kahramanımız tanımadığı insanların  evlerinde yaşayabilen birisi. Sürekli ev değiştiriyor. Onun varlığı mülksüzlüğü, sahip olmamayı hatırlatıyor. Her girdiği evde kendi eviymiş gibi yaşayabiliyor. Bir gün gene kendi taktiği ile girdiği evde bir kadına rastlıyor. Bundan sonrası yönetmenin hayalle gerçek arasında gidip gelme meselesiyle devam ediyor.

Kadının hayatı hakkında ipuçlarını yönetmen bize evdeki fotoğraflarla veriyor. Kadının hikâyesini oluşturmak tamamen izleyiciye kalmış. Bu kadın değişmek isteyen bir kadın olarak okunabilir. Zira bunun ipuçları filmde var. Eski varlığını yok etmek, yeni bir hayata geçmek istiyor izlenimini uyandırıyor. Eve giren genç adam bunun için bir motivasyon kaynağı ya da araç olabilir. Kadının maddi olarak her şeyi var ama mutlu değil.

Burada başka bir soru akla geliyor; mutlu olmak için neler gerekir?

Her bireyin mutluluk tanımı farklı. Kocası olduğunu düşündüğümüz adamdan şiddet gören bir kadının bu hayata devam etmek istememesi gerekir ama dünyada bu şekilde yaşayan binlerce kadın var. Tekrar sahiplik konusunda dönersem güzel bir eve, arabaya sahip olan adam karısına da sahip olduğunu ve ona her istediğini yapabileceğini hatta şiddet de uygulayabileceğini düşünüyor.

Her ne kadar görsel estetik açısından farklı olsalar da Boş Ev’in hayalle gerçek arasında gidip gelen âşıkları Wong Kar Wai’nin In The Mood For Love filmindeki âşıkları hatırlatıyor. Her iki filmde de iki insanın birbiriyle anlaşması için kelimelerin gücünden çok duygulara yer var.

Yönetmen bu filmin ülkesi için toplumsal bir eleştiri olmadığını söylüyor. Daha çok dünyanın herhangi bir ülkesinde yaşanabilecek insani durumlara ilişkin bir film Boş Ev.          

Filmin son sahnesi ve perdede beliren yazı yönetmenin hayalle gerçek arasında gidip gelen yaklaşımına vurgu yapıyor. Sıfırı gösteren bir tartı üzerinde iki kişi:

Yaşadığımız dünyanın gerçek mi hayal mi olduğunu söylemek zor.

1966 yılında İstanbul’da doğdum. Liseyi Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okudum. Üniversite eğitimimi İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde tamamladım. Fotoğraf eğitimimi İFSAK’da aldım. 1998 yılında İFSAK Fotoğraf Ve Sinema Amatörleri Derneği’ne üye oldum. 1999-2003 yılları arasında İFSAK yönetim kurullarında etkinlik ve sinema birimi sorumlusu olarak görev aldım. 2008-2009 yılında İFSAK yönetim kurulunda başkan yardımcısı olarak yer aldım. İFSAK Fotoğraf ve Sinema dergisi yayın kurulu üyesi olarak dergide sinema ile ilgili yazılar yazdım. Sinema ve fotoğraf ile ilgili yazılarım Geniş Açı, Altyazı, Sinema Dergisi, Radikal, Dünya ve Birgün gazeteleri gibi çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlandı. Karma fotoğraf sergilerine katıldım. Bir Şehre Dokunmak ve İstanbul Gece Olunca Seni Affettim isimli iki dia gösterisi hazırladım. 2020 yılında Aşk Ağustosta Güzeldi isimli ilk romanım yayınlandı. İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’ni düzenleyen ekibin üyesiyim.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Filmlere Dair

Sevmek Zamanı

“Karşılıksız sevenlere ve aşkları fotoğraflarda kalanlara…” Resim, fotoğraf, heykel gibi sanat eserlerinde

The Bang Bang Club

The Bang Bang Club, yani Türkçe çevirisi ile “Savaşın Fotoğrafçıları“ Savaş ve

Sorun Yaratan Adam

Son yıllarda yayınlanan dünya mutluluk raporlarına göre ilk beş sırayı alan İskandinav

Netflix Etkisi

Baştan söyleyeyim ben burada Netflix üzerine bir yazı yazma derdinde değilim. Zaten

İşe Yarar Bir Şey

Keçi çobanının evinin köşesinden sapıp aşağıya doğru yollandım. Yol kıvrıla kıvrıla kısa