“En Alttakiler” İstanbul’un Midye Dalgıçları

/

Dolması, tavası, pilakisi… Gündüz gözüyle ayık kafayla ya da gece çakır keyifken… Midye sevmeyen var mı?

Peki nereden, nasıl çıkıyor bu midye? İstanbullular için söylüyorum; yediğiniz yerin en fazla bir iki kilometre uzağından, dalarak ve elle toplanarak.

Midye dalgıçları İstanbul’un her yerinde, bazen en ummayacağınız noktalarında. Vapurla yanlarından geçmiş, Boğaz’a nazır bir kafede kahvaltı yaparken görüp balıkçı sanmış, ayaklarında avlandıkları köprüden arabayla geçmiş olabilirsiniz. Ama çok da sık olmaz bu. Avlanmak için genelde sabahın erken saatlerini ya da geceyi seçerler. Sahil güvenlik, deniz polisi ya da zabıtaya yakalanmamak için.

İstanbul kıyıları ve Boğaz’da midye çıkarmak yasak. Nedeni tabii ki kirlilik. Midye, beslenmek için deniz suyunu süzer. Bu sırada cıva, kurşun gibi ağır metallerin yanı sıra kimyasal maddeleri, endüstriyel atıkları da emer. Boğaz’ın kirlilik sicili malum.

Ama terazinin diğer kefesi ağır basıyor tabii. O kefede talep ve yoksulluk var. Midye çok tüketiliyor, hemen her yerden bol çıkıyor, birileri de ekmek parası için tüm riski göze alarak dalıyor. Dalmak deyince profesyonel bir çerçeve gelmesin akla. Son derece iptidai aletlerle yapılan, tehlikeli bir iş bu. Eğitim, usta çırak ilişkisiyle…

Tekneden dalan da var, kıyıdan da. “Midye yapan” kaya ya da beton zemin olsun yeter. Dalış için tasarlanmamış, sıradan bir kompresöre bağlanan yine sıradan, uzun bir hortum ve ucunda dalgıcın nefes alıp vermesini sağlayan en ucuzundan bir regülatör. En büyük sağlık riskini de “Nargile” denen bu sistem oluşturuyor. Sonuçta kompresörün yaptığı, ortamdaki havayı su altına basmaktan ibaret. Yani dalgıçlar uzun süre, teknenin egzoz dumanının da karıştığı bu kirli havayı soluyor.

Denizin kirine, topladıkları midye gibi onlar da maruz kalıyor. Soğuk da cabası. Yazı kışı yok bu işin. Fırtına olmadığı sürece her gün denizdeler. Boğaz’ın on derecenin altındaki buz gibi sularına, ısıtıcı özelliği çok az olan, en ucuzundan “ıslak elbise”lerle dalıyorlar. Fotoğraflarını çektiğim kışın o en soğuk günlerinde suda bir saatten az kalana rastlamadım. Elleri, dudakları şişmiş, morarmış halde çıkıyorlardı sudan, ama titreyen yoktu.

Bir de hep vurgun riski merak edilir. Geçmişte yiyen çok olmuş. Ancak artık daha sığ sular tercih edildiğinden bu risk az.

Tek başına yapan da var. Ama genellikle 3-4 kişi çalışıyorlar. Dalgıç elindeki küçük tırmıkla taradığı midyeleri büyük bir fileye dolduruyor, diğerleri de fileyi yukarı çekiyor. Karadakiler bir yandan da hortumumun kırılmamasına, dolanmamasına dikkat ediyor. Çıkarılan midye karada kabaca ayıklandıktan sonra çuvallanıyor.

Bir günde kaç çuval çıkacağı şartlara bağlı. Yani nerede, kaç kişi avlanıldığı, teknenin boyutu ve nereye satıldığına. Aracısız çalışıp doğrudan restoran ya da tezgahlara satanlar 30-40 çuvalla yetinebiliyor. Daha organize çalışıp aracılara veren, hatta İstanbul’dan başka şehirlere gönderenler ise günde 150-200 çuval çıkarıyor. Bir çuvalın fiyatı 20-30 lira arası değişiyor.

En büyük kabusları, sekiz saati bulabilen bu mesainin bir yerinde sahil güvenlik ya da deniz polisinin gelmesi. Topladıkları midyenin tamamını denize dökmeleri isteniyor. Para cezası, kompresör ve diğer ekipmana el konması da cabası. Dolayısıyla tekne ya da karadakiler sürekli tetikte. Polis ya da sahil güvenlik uzakta belirdiğinde dalgıç hemen yukarı çağırılıyor ve orayı terk ediyorlar.

Gelelim Mardin meselesine… Evet, İstanbul’da midye, daha çok da dolma piyasası hala Mardinlilerin elinde (Rumeli Kavağı dışında). Ama dalgıçlar farklı. Türkiye’nin dört bir yanından hatta Özbekistan’dan gelip bu işe başlayan var. Hikaye ortak. Önce inşaat, tekstil vesaire deneniyor, patron paranın üzerine yatınca bu işe giriliyor. Ama hep bu işi yapmış, 20-30 yıldır “midyeye dalan” da az değil.

Kelle koltukta yapılan bir iş midye dalgıçlığı. Topladığı midyeyi yiyen açısından sağlık riskleri de hep tartışma konusu. Ancak bir belgesel fotoğrafçı olarak, bu tartışmaya katılıp söz söylemek, yapılan işi yüceltmek ya da ayıplamak benim işim değil. Ben sadece dünyalarına kısa süreliğine konuk oldum, tekne arızalanınca Boğaz’ın ortasında birlikte bekledik, deniz polisinden birlikte kaçtık. Bu tanıklığa izin verdikleri için onlara sadece teşekkür edebilirim. Fileyi doldurup yüzeye çıktıklarında…

Fotoğrafla ortaokul yıllarında babası sayesinde tanıştı. Ancak vakit ayırmadı, TV haberciliğini meslek olarak seçti. TRT, Star TV, ATV, BBC, Al Jazeera ve İMC TV'de muhabirlik, editörlük ve sunuculuk yaptı. Haberciliği serbest olarak sürdürmeye karar verince fotoğrafa yer açıldı ve hobi kısa sürede tutkuya dönüştü. Belgesel fotoğraf alanında çalışan Murat Baykara, İFSAK Belgesel Lab üyesidir.

Yorum Sayıları: 2

  1. Dibimizdeki bilmediğim hayata dair çok hoş bilgilendirici yazınız ve ayrıca güzel fotoğraflar için çok teşekkürler… Her mideyi yediğimde hatırlayacağım…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Foto Röportaj

Harem’in Yükü

Bu yazı Belgesel LAB üyelerinden İsmail VATANSEVER tarafından hazırlanmıştır. Harem Otogarı Harem