Fotoğraf: Oğuz Nusret Bilik

Ne Oldu Eski Doğamıza?

/

I

Bir süredir -dışarı çıkarsak eğer- maskelerimiz aracılığıyla en iyi şartlarda ve uygun bir biçimde süzüyoruz havayı. Kendi nefesimizle kutsuyoruz kendimizi. Oksijen ile karbondioksiti kardeş yapıyoruz birbirine. Dünyanın tıpkı buğulu bir David Hamilton fotoğrafı gibi erotik ve şiirsel olduğunu bir kez daha hatırlıyoruz, buğulanan gözlüğümüzün ardından gelip geçeni izlerken. Ömrümüzün geri kalan kısmına maskeyle devam edeceksek eğer, yeni gözlüğümüze buğulanmama özelliğini de ekletmemiz gerekiyor, modelimizi seçtikten hemen sonra.

Maskelerimizi tamamlayan eldivenlerimizi de unutmuyoruz: Mavi, beyaz ya da siyah. Biraz duruldu her şey, üç maske bir maske fiyatına, elli eldiven de beşinin fiyatına. Almayanı yadırgıyorlar. Vuran vurdu parayı arada zaten. Neyse, bu konu bizi aşıyor. Pazarda, satıcıların ellerinde paramparça olmuştu eldivenler. Pazarcı meyvemizi verdikten sonra, bize eşinin korona olduğunu ama geçtiğini söylüyordu. Potansiyel hastaydı ve elinden torbayı almıştık. Nasıl olsa evde bekletecektik. Hayırlısı dedik, devam ettik. Arabada 80 derece limon kolonyamız geleneksel vefası ile bizi bekliyor olacaktı. Güneş altında ısınan arabanın içinde bir güvenlik duygusu kapladı içimizi, adeta ana rahmine yeniden dönmüş gibiydik. Bize artık hiçbir şey olmazdı.

Fotoğraf : İhya Bozkurt

Yeni normal

Şimdi cerrahların gerçekleştirdikleri, saatler süren ameliyatlarda neler çektikleri daha iyi anlıyoruz.  Maskenin altında rahat alınamayan nefes, eldiven içinde terleyen eller ve buğulanan gözlüklerle hekimlerin hayatı ne kadar zormuş. Konfordan çok uzakta, hijyen adına kuşandıkları bu kostümün altında, önlerinde açılan yeni yıldız kapılarından, başka dünyalara geçecekler sanki. Sağlıkla geçerler inşallah. Yaşamlarını hiçe sayarak bu görünmez düşmana karşı savaşan tüm sağlık kahramanlarını bir kez daha yürekten kutluyoruz. Ardından da konunun biz ölümlüleri aşan kısımlarını bir yana bırakıyor ve fotoğrafın güvenli sularına doğru rotamızı çeviriyoruz.

Eskisi normal miydi de biz “yeni normal”e dönüyoruz. “Nedir bu normal?”. Ortaçgil’in şarkısında mı kaldı tümü. Biz yerimizde sayıyorduk; aslında dünya dönüyordu. Dünyanın tuhaf bir eksen üzerinde -eğik kaderi bu diyerek- bir döngüyü izlemesine rağmen anormal olduğunun, yani bir şeylerin ters gittiğinin başından beri farkındayız hepimiz. Okuduğumuz her ilginç kitap ve seyrettiğimiz her tuhaf film düşüncelerimizi haklı çıkarıyor. Ve en sonunda da şu kısacık sürede tanığı olduğumuz dünyanın yaşadığı felaketler, yıkım ve savaşlar, doğaya ve hayvanlara yaptığımız kötülükler de yitirmekte olduğumuz dünyaya karşı son -haince- figürlerimiz oldu. Bakalım can simidimiz fotoğraf bu dönemde bu tür bir varoluşa nasıl bir katkıda bulunacaktı.

Fotoğraf : İhya Bozkurt

Maskeli-maskesiz

Fotoğrafçı bu dönemde eve mi kapanmalıydı, yoksa sokaklara mı atmalıydı kendini? Kimileri dışarı çıktı boş sokakları, caddeleri fotoğrafladı. Maskeli-maskesiz insanları aynı karenin içine yerleştirerek tarihe kalma çabalarını gösterdiler. Bunu -bu kez tüm dünyada- yüz binlerce kişi ile aynı dönemde yapıp birbirine benzeyen milyonlarca kareyle fotoğrafın anonim tarihine dahil oldular. Koca dünya tarihine baktığımızda küçük bir olay gibi görünse de zengin-fakir, genç-yaşlı herkese ortak bir pay çıkmıştı sonunda. İstediğimiz eşitlik salgınla gelmişti kapımıza. Takmadan önce “kapıp” maskeyi, dışarı atacaktık kendimizi. Niyetliydik, elimizde makinelerimizle cevval fotoğrafçılar olarak tarih yazacaktık. Ya da evimizde oturacak, önümüzde ne varsa fotoğrafa dönüştürecek, 40 yıl önce pas geçtiğimiz ya da yaş sınırına takılıp tanığı olamadığımız postmodernizmi son bir güçle yeniden analiz etme fırsatı bulacaktık.

Evde kal!

Slogan iyi. Hem kurala uyarsın hem fotoğrafını çekersin. Dijital devrim olmuştu, film kaybın da yok, salla gitsin; çektiklerinden biri tutar nasıl olsa. Bak, hem bu sürede, olmayanı gören, seni yukarılara taşıyacak şakşakçı bir kitle de oluştu. Biraz mutlu et, onları kebapçıya götür, yeni dalga bir kahvecinin gürültülü ortamında Guatemala kahveleri eşliğinde Mac’inden fotoğraflarını göster. Çekerken yaşadığın duygularını anlat, ideallerinden söz et, bir yandan ekranı okşarken, diğer yandan bir gün sergi açarsan eğer nasıl bir kağıda hangi boyutta basacağını betimle. Sen herkese benze, “Hep Böyle Kal”.

Fotoğraf : Oğuz Nusret Bilik

II

Fotoğraf bitti. Süreç sanılandan uzun sürecek ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Çıkarları doğrultusunda ürettikleri virüsü yeni bir dünya düzeni için kullanacak kendini süper zanneden güçler. Hakim güçler bu aşamada aklımızın almayacağı akıl oyunlarıyla üzerine düz bir fon çektikleri tuvale yeni resimlerini yapacaklar. Ne sanatçısı, ne akımı, ne de ekolü belli olmayan bu resim yeni düzenin temsili resmi olacak. İzlediğimiz felaket filmlerine de sıkça gönderme yapılıyor yeni dönemde. Sanat, zamanın önünde gider, doğrudur bu önerme. Kimse doğru bir işi döneminde takdir etmez, edemez. Popüler, mevsimlik şarkılar çoğunluğun malıdır. Daha çok insanı eteğinden çeker. Sonra yazlık aşkları gibi çekip gider. Ama sen iyi bir müzisyeni 40 yıl dinlersin. Gerçek sanat, zamana doğru biçimde yayılmayı ve orada bir evrensel değer olarak kalmayı bilir.

Eve kapandığımızda, daha az fiziksel eylemin kesin sonucu olan düşünme pratiğimizdeki artış hemen fark edilir. Zamanın göreceliliği, bu kez de varlığını bildiğimiz ve etkilerini gördüğümüz, ana temasını asla hissedemediğimiz bir virüsün rotasıyla kendini göstermektedir. Tıbbi bir durum ve aynı zamanda da sosyolojik bir mesele olduğu için, asla felsefi bir yönteme sahip olamayacaktır. Virüsün bir yapı olarak varoluşu, insanlığın geleceğini tehdit eden ve şüphe içinde yaşamasına neden olan bir ortam yaratmıştır. Sanat, farkında olanların soluklandığı tampon bölgedir. Buradaki en önemli nokta, fantezi ile gerçekliğin birbirine karıştırılmamasıdır. Gerçeklerden yola çıksa bile sanat daima kurmacadır.

Fotoğraf : Oğuz Nusret Bilik

Sistem

Aslında eylem alanımız ne olursa olsun, hangi disiplinlerin odağında yer alırsak alalım, yaşadıklarımız sonucunda sahip olduğumuz kanılar, bizi daha önce bu kadar eşgüdümlü düşünemediğimiz için ulaşamadığımız noktalara getiriyor. Evet, inanmadığın ve parçası olmak istemediğin sistemden kurtulmak istiyorsan öncelikle dijital teknolojinin nimetlerinden vazgeçeceksin. Kendin üretip kendin tüketeceksin. Kredi kartını asla, parayı ise mümkünse hiç kullanmayacaksın. Bir para biriminin kağıt olarak diğerinden ne farkı var ve neden uluslararası piyasada bir ülkenin “1” para birimi diğerinin “1.000.000” birimine karşılık geliyor. Kim neyi, nasıl belirliyor. Ne iktisat tarihi, ne sanayi devrimi, ne de finans teoremleri bunu tam olarak açıklayamıyor. Olanla gösterilen arasında büyük uçurum var. Sen erken kalkar, gider, şezlonga havlumu koyarım diyorsun. Uyanıklar geceden oraya bırakmış havlusunu. Güneş senin kaderin olacak, eğer gölgede kalmaktan vazgeçersen.

Eskinin takas sistemine yeniden döneceksin. Değiş tokuş yapacaksın. Alabilmek için üretmek zorunda kalacaksın. Üretmezsen açlık seni terbiye edecek. Ekonomini kendi elinde bulunduracaksın. Durmayacaksın. Çalışacaksın. Hiçbir yerde kaydın olmayacak. Beynin sinyal almayacak. Sen de bir şair kadar şiirden anlayacaksın. Dinlediğin müziği içinde hissederken, kendini o bestecinin yerine koyacaksın. Baktığın resimler cennetin kapılarını açacak önünde. Çünkü yeniden insanlığını hatırlayacaksın. Büyük hissedebilen, örnek insandır aslında. Yediğinde-içtiğinde kötü kimya, eksik fizik, yanlış matematik, yersiz edebiyat ve reklamcıların alçakça yaptığı sözcük oyunları da olmayacak. Sağlığına tüplerin/kutuların/şişelerin/konserve kutularının içinde kapitalizmin karşılıksız desteği “e”lerin girmesine de izin vermeyeceksin. Seni izleyemeyecekler. Almaya gelseler, boşlukla kucaklaşacaklar. Olmadığın için bulamayacaklar.

Fotoğraf : İhya Bozkurt

Aracı olmayacak. Ne domatesin elinde patlayacak, ne karpuzunu denize atacak, ne de biberini asfaltın kenarına bırakacaksın. Fazlan, stokun da olmayacak. Yaşamak için üretiyor olacaksın. Suyunu kendin çıkaracak, ateşini kendin yakacaksın, tuvaletini sen tahliye edeceksin. Zaten seni çamura buladılar, pislikle sınadılar. Öldüğünde sıfır olacaksın, kimse ardından mirasın için kavgaya tutuşmayacak. Defteri böyle, iyi bir muhasebeci gibi sıfırlayarak kapatacaksın. Yaşadığın gibi sessizce gideceksin başka bir var oluşa. Fotoğrafçıydın değil mi? Maskeli-maskesiz biraz fotoğraf da bırakacaksın arkanda.

III

Dünyayı ele geçiren cehalet kendi altını oymaya çoktan başladı. Bir yandan kaynakların hızla tükeniyor olması, diğer yandan insanların giderek artan iştahı, büyük bir çıkar ve rant savaşını yanında getiriyor. Ülkeler önce kendi topraklarında yaptıkları kavganın savaşa dönmesiyle zayıflayacak, sonra da yok oluşa doğru hızla yol alacaklar. Öyle birinin diğerine füze atmasına gerek kalmayacak. Bir virüs ya da dinmek bilmeyen ihtiras ve açgözlülük bunların hepsinden daha etkili bir silah olacak. Evrensel ilerleyiş “akıl/bilgi/kültür/bilim” silsilesini takip edeceğine, tutuculuğun kalelerine doğru rotasını çeviriyor. Sistemler bunu çok iyi destekliyor. Herkesin de hoşuna gidiyor. Beyin yıkamayla, baş okşamayla, mevki vermekle, rüşvet ya da şantajla büyüyor sistem. “Dinle Küçük Adam” Wilhelm Reich, neredeyse 75 yıl önce seni uyarmıştı. Şimdi öyle küçüldün ki, görünmüyorsun artık.

Fotoğraf : İhya Bozkurt

Evet karanlıktan uzak durmalı. Bunun en güzel yolu da kimilerinin hâlâ ilkel bulduğu ve zaman kaybı olarak gördüğü kitap okumak, bilimden, felsefeden ve sanattan nasibini almaktır. Ancak bu şekilde, bireysel bazda kültürel bir formasyonun sağlanması ile bir sistemin varlığı içinde sağlıklı toplumlar oluşabilir. Dünya bir virüsün kurbanı olarak hazırlıksız yakalandı ve kaygan balığı heyecanından dolayı elinden kaçırdı. Bu kez tüm dünyada durum aynı. Empati kurmaya çalışmanın anlamı yok, zira sorun herkesin başında. Evet bazı ülkeler üretim-tüketim ilişkilerini kullanarak bu işten güçlenmiş olarak çıkacaklar. Ama onlar da – her eski geminin kaderi gibi- su aldıklarına göre batacaklar.

Satranç tahtası

Genç nüfus bilgisayarın mobil cihazların, orta ve yaşlı kuşak da televizyonlarının başında. Beyinler oyunlarla, dizilerle pelteleşmiş. Düşünce kalmamış. Olur olmaz her yerden beliren reklamlar da cilası. Birileri bizlerin yerine karar veriyor. Bize de robot gibi bunları uygulamak kalıyor. İnsanların algılarını biçimlendiriyor, amaçları doğrultusunda kullanıyor, o eski uzay filmlerinde olduğu gibi geriye boş kozalarını bırakıyorlar. Yeryüzünde 2. Dünya Savaşı’ndan sonra sular bir türlü durulmuyor. Ülkelerin beyin takımları bu dinamikleri vatandaşlarına bir tehdit, sonuçlarını da bir hakmış gibi göstererek toplumları yönetiyorlar. Beyinleri yıkanmış, ellerinde hiçbir şey olmayan, sistemin en küçük hatalarından doğacak sonuçları göğüslemekten aciz ve çaresiz bırakılmış insanlar da bu mekanikleşmiş sisteme soru/n/suz baş eğiyorlar. Herkesin, üzerinde yalnızca ön sırada piyon olarak göründüğü ve birbirine kırdırıldığı görünmez bir satranç tahtası. Tüm olay bundan ibaret. Bir fotoğrafçı salgın öncesi ne yapıyordu ki, salgın sonrasında ne yapabilir. Biri sokaktan eve girmedi, diğeri stüdyosundan kapitalizmin yalanlarına ortak olmaktan vazgeçmedi.

Fotoğraf : Oğuz Nusret Bilik

IV

Kahraman olmadan öleceğiz. Asrın gerçeği bu. Başkasının savaşında vaat edilmiş toprakları hiçbir zaman göremeyeceğiz. Bu savaş bizden önce başladı, ne yazık ki bizden sonra da devam edecek. Düşünce gücümüz tamamen elimizden alınacak ve yaptırımlar devreye girecek. Savaş bitse de bize söylemeyecekler. Hiçbir şey bize yetmeyecek. Ne toprak, ne oksijen, ne su, ne de yiyeceğimiz. Bütün insani değerler toprağa gömülecek. İnanç oyuncağa dönüştürülecek. Başrolü kötüler oynayacak. Maskelerin ardında ifade yok olacak. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. İnsan, salgınla birlikte sosyal bir varlık olarak sokağa çıktığında sadece gözlerinden tanınabilecek. Zaten başlamışlardı gözlerinizden geleceğinizi çekip almaya, kapılarının kulu yapmaya.

Oysa eskiden dudaklarına, oradan çıkacak sözlerine bakardık insanların. Burunlarında, yanaklarında, çenesinde gezdirip bakışlarımızı anlamaya çalışırdık. Fizyonomiden, frenelojiden dem vururduk. Sonra tüm duyu organlarını unutur, yüzü bir bütün olarak görürdük. Şimdi gözler dışında açıkta sadece alın ve maskenin kepçeleştirdiği kulaklar var. İfadenin tarihi sona ermiştir ve insanlarıyla anlam kazanan sokak ve an fotoğrafçılığı bitmiştir. Maskeli yüzbinlerce insan sokaklarda. Takmayanlar da hiçbir şeyi takmayan, “Bana bir şey olmaz”cılar, “Beni melekler koruyor”cular. Hiçbiri bir şey ifade etmiyor artık. Bundan sonra Amsterdam’a gidilse ne olacak, Tokyo’ya gidilse ne değişecek. Yani oturalım evimizde. Etrafta kötülük var. Herkes görünmez bir tasarımcının tek tip kreasyonlarını taşıyor adeta.

Fotoğraf :
Fotoğraf : Oğuz Nusret Bilik

Bize bir şey olmaz

Buğulanan gözlüğümü çıkarıyorum. Her şey birbirine karışıyor. İlk kez detayları göremediğime, maskesiz hoyrat “Bize bir şey olmaz” savsözüyle yola çıkan insanlarla göz göze gelmediğime seviniyorum. İçimi tuhaf bir coşku kaplıyor ve “Ne haliniz varsa görün” diyorum. Evet, gözlükle buğulu gözüküyor dünya; çıkarınca da her şey birbirine eşit oluyor. Eli kuruş ile bir liranın kardeşliği çıkıyor ortaya. Cahille selamı kestik ama yine aynı ortamlarda, markette pazarda karşılaşıyoruz. Ahmaklık sirkinin müşteri çekmek için yapılan kapı gösterileri gibi her şey. İşte bu bıçkın çocuklar, kendi hatalarından yakınlarını hasta edip hastaneye getirdiklerinde bizle ilgilenmiyorlar diye camı çerçeveyi indirecek, yetmeyince de doktorlara girişecek yine onlar. Yani sorumsuzluklarına sorumlu arayacaklar.

Bin kişi temkinle evde oturacak, on bin kişi dışarıya önlem almadan çıkarak tüm çabayı yerle bir edecekler. Bize bir şey olmaz sözünü, sizden bir şey olmaz sözcüğüyle yeniden anlatmayı deniyorum. Sanki tam yerine oturuyor. Hayatı mahvolan, evlerine gidemeyen, çocuklarını kucaklayamayan, ölen ve yakınlarına hastalık taşıyan sağlık çalışanlarını düşünün. Sizle aynı çağda bir salgının sosyalliğini yaşadığım için çok kadersiz buluyorum kendimi. Mitolojik ama nedensiz bir lanet üzerimize çullanıp bir yılan gibi çörekleniyor içimize.

Fotoğraf : İhya Bozkurt

Evet sevgili fotoğrafçı arkadaşım, yukarıdaki sözünü ettiğim nedenlerden dolayı bu dönemin “tipik” fotoğraflarını çekme. Zaten ağabeylerinin sümüklü çocuk fotoğrafları çekerek tarih yazmaktan büyük günahları var. Sen de bu genetik kodu taşıyorsun. Bir tavsiye; her şeyin birbirine benzediği ortamları ve de cehaletin ayaklı aktörlerini tarihe kaydetme. Milyonlarcası çekildi zaten, gelecek günlere bir iki selfie yap, hatıra olarak sakla, yeter sana. Ama benim önerim, fotoğrafçılığını her şeyin üzerinde tut. Okuduğun kitapların, dinlediğin müziklerin, gördüğün resimlerin ışığıyla çevrene bak. Gönül gözünle çek fotoğrafını. İşte o zaman “gelecek” de seni görecektir.

Sözlerim, evrenin ışığını özgün ve özgürce yansıtan, yaşadığı ortamı ya da sokağı özenle aktaran fotoğrafçıları asla bağlamamaktadır. Onlara, fotoğraf üzerinden sundukları güzellikler için ayrıca teşekkür ediyorum. Salgın günlerinde fotoğraflarınızla bize iyi geldiniz. İyi ki varsınız.

Haziran 2020

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Yorum Sayıları: 6

  1. merhaba,
    çok teşekkürler bu mükemmel, sarsıcı, düşündürücü, sakin sesli ama vurucu yazınız için.
    ve aynı lezzetteki fotoğraflar(ınız) için.
    evet, katılıyorum: bu salgın travması, insanlık halleri olarak neyin içindeysek onların üstüne abandı; var olan tüm eşitsizlikleri, acımasızlıkları, vahşilikleri abartarak da hükmünü sürüyor; daha da süreceğe benziyor.
    evet, katılıyorum: sanat, kültür, bilim nefes aldırabilir bize ancak, bizi soluksuz bırakan maskelerimizin ardından; hümanizmaya yeni bir soluk verebiliriz belki de… kimbilir…

  2. Sevgili Merih Akoğul,
    Son paragrafa kadar bir yandan içim karalar bağladı, bir yandan “Merih, o entelektüel sakinliğinin ardında, hayatın çoğunun adı konmamış ama insanı çileden çıkaran detaylarını dahi nasıl da görüyor, nasıl da bulup ana resimle bağlantılarını kuruveriyor” diyerek bir kez daha hayran oluyorum sanatçı bakışına ve farkındalığına, diğer yandan içimde biriken siteme ve isyana tercüman olduğun için bir rahatlama hissi de yaşadım. Sona geldiğimde ise yine o sana has zarafetinle tatlıya bağlayıvermişsin her şeyi, “insan” olmanın o basit gereklerinin altını kalın çizgilerle çizerek. O kadar basit ama yapılmıyor işte… Senin gibi bir avuç insan da olmasa, zaten “insan” sözcüğünü iyi şeylerle anmaktan tümden vazgeçmek üzereyim ben de. Seni dinlemek ve okumak iyi geliyor her zaman. Yüreğine sağlık… Saygı ve sevgimle…

    • Sevgili Şule,
      Tanrı çok az sayıda insana olanı biteni anlama kudreti, bir kısmına empati kurabilme yeteneği, daha da küçük gruba bunları dile getirebilme özelliğini bahşediyor. İşte, sen de insanlığı, duyarlılığı, dünyaya bakışı ve üretkenliği ile o müstesna insanlardan birisin. Ama en güzeli benim arkadaşımsın. Yorumların için çok teşekkür ederim. Benim her yazım, bu tuhaflık okyanusa insanlarımı bulabilmem için attığım bir oltadır. Ne güzel ki sizler gibi güzel balıklar geliyor; bilerek ortaya yakalanıyor ve dışarı çıkıp dünyanın haline bakıyorlar. Benim hiç bir balığı sepete atmayıp, şöyle bir dokunup suya atacağımı bilenlerdir dostlarım. İyi ki varsınız. Sevgi ve özlemle kucaklıyorum.

  3. Levent Bey, bu güzey yorumunuz için teşekkür ederim. Lafta olan empati, dünyada -ama önce kendi ülkemizde- başarıyla uygulanabilseydi, ne savaş olurdu, ne de açlık. Ama insanın doğasında olan çıkarcılık ve vahşilik ne yazık ki onu rahat bırakmıyor. Her meslek kutsal -din adamlığı dahil- hiç biri diğerinden daha kutsal değil. Herkes birbirine yardım etmeli ama ne yazık ki bugünkü hiyerarşiyi belirleyen -bürokrasi de bunun içinde- her sistem, insanı ve insanlığı geriye kaldırıyor. Küçük bir ihtimalle konusunda iyi önderlerle ancak bir aydınlanma yaşanabilir. Bu da dünyanın 2000 yıllık akışına bakıldığında imkansız gözüküyor. Senaryoyu yazmış, filmi çekiyor; kötü yönetmenler, kötü senaristlerle dolu ortalık. Biz ise oradan geçen figüranlarız. Onlara söyleyecek bir cümlem var: “Çabalamayın, asla kal(a)mayacaksınız.” Sevgiler, saygılar.

  4. Merhaba,

    “Cahille selamı kesmek” mümkün mü?
    Yazınız düşündüren, hissettiren bir fikir yolculuğu benim için; pandemi süresince yaptığınız canlı yayınlarda olduğu gibi. Ve doktorların yaşadığını ancak bir doktor yakını bu kadar iyi anlayabilir sanırım ancak hepsi bu kadar iyi anlatamaz elbette!
    Sevgilerimle

  5. Gültürk Hanım, çok teşekkür ederim yorumlarınız için. Salgını ve fotoğrafı bahane ettik ama duyarsızlık tüm katmanlarımıza nüksetmiş. “Bana bir şey olmaz” ile “Benden sonra tufan” arasına sıkıştırılan bu traji-komik bakış ile hiçbir yere varılamayacağı aşikâr. Artık demokrasi bile kurtarmaz bu insanlığı. Hak gaspedicilerin demokrasi ile ne işi olabilir ki? Üretim ve emek değersizleştirilince, çapulcuların önü açıldıkça ortalığı sadece saç traşına önem veren apaçiler, kendini bilmez lümpenler saracaktır. Sokak fotoğrafı bu yüzden de bitiyor biraz. Maskelerimizin arkasına sığınıp doğa ve manzara fotoğrafları çekmenin vakti geldi artık.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Garip Bir Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz,Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi …Anlaşılan sonbaharKimimiz paltolu,

Yeni Dönem Fotoğraf

Son dönem yaşadığımız salgın ile birlikte fotoğrafın geleceğini düşünmek ve nasıl şekilleneceğini