Seyir Defteri: Güney Amerika (Merida)

/

Bölüm 4 – Meksika, Merida

Seyir Defteri’nin Güney Amerika’ya Doğru serisini okumak için ; Bölüm IBölüm IIBölüm III

Cuma, 30 Haziran 2017 (Devam)

(Önceki bölümden devam.) Otobüsümüz terminale geliyor. Bu bölge Merida ’nın başkent olduğu “Yucatan” eyaleti. Yüzde altmış Maya kökenli insanların yaşadığı bir bölge. Sırt çantalarımızı alıp, Terminalin bekleme salonundaki büfeden reçelli krep, sandviç ve kahve ile kahvaltımızı yapıp, yürüyerek bir kilometre mesafedeki otelimize gidiyoruz. En çok otellerle anlaşma problemi yaşıyoruz. Sıfır İngilizce onların, sıfır İspanyolca da bizim olunca, tarzanca giriyor devreye ister istemez. Neyse, öyle böyle anlaşıp giriyoruz odalarımıza. Duş ve biraz dinlendikten sonra şehri turlayacağız. Bir saat sonra buluşup şehre doğru yürüyoruz. Bugün planladığımız bir şey yok. Sokakları, meydanları gezip fotoğraf çekerek geçireceğiz günü. Öğleden sonra acıkınca bir pizzacıya giriyoruz.

Pizza değil ama çok güzel birer büyük sandviç yiyoruz. Yanında Meksika birası İndigo çok iyi gidiyor. Bu kadar yedikten sonra artık akşam dışarda yememeye karar veriyoruz. Dolaşa dolaşa akşamı ediyoruz. Otele dönerken bir marketten 2 şişe şarap, peynir, salam, cips. Bir fırından ekmek. Bir sokak satıcısından da meyve alıyoruz. Hamitlerin odasında çilingir sofrasını kuruyoruz. Cep telefonundan özlediğimiz şarkılarımızı çalarak iki şişe şarabın dibini buluyoruz. Tabi kesmiyor. Hamit daha önce aldığı kahve likörü şişesini çıkarıyor. Onu da hallediyoruz. (Not: peynir yenmeyecek kadar kötü, direk çöpe gidiyor.) Ertesi gün otobüsümüz 9:15’ de ve baya bir yolumuz var. Yatmaya gidiyoruz

Bugün 19.700 adım atmışız.

Cumartesi, 1 Temmuz 2017

Sabah 8:15 de kalkıp, buluşup, otelden ayrılarak Terminale doğru yürümeye başlıyoruz. Biraz erken gidip yine aynı büfede kahvaltı etmek niyetimiz. Varıyoruz, krep ve kahvelerimizi söylüyoruz. Biraz yavaş çalışıyor kızlar. Birazdan minibüs olduğunu anlayacağımız otobüsün gelmesine az kala hallediyoruz kahvaltı işini

Gelen minibüs küçük ama konforlu ve yeni.  Zaten yolumuz da 2 saat kadar. Ön koltuklara yerleşip çıkıyoruz yola. Hedefimiz bir başka piramit bölgesi “Chichen Itza”. On bir küsurda varıyoruz. Önce yine sırt çantalarımızı emanete vererek başlıyoruz işe. Sonra biletlerimizi alarak piramitlere giriyoruz. İçeride çok sayıda tezgâh ve satıcı var. Çok ta kalabalık. İnsansız fotoğraf çekmek çok zor. Burası Maya ve Tolteklerin astronomi ve dini merkezleri. Kukulkan piramidi dev bir takvim gibi. Dört yüzündeki basamakların toplamı 364, üst düzlüğü de eklerseniz 365. Piramidin yanında alkışlama yaparsan yankısı kuş sesi gibi duyuluyor. Oldukça tuhaf. Gelen her turist grubu bunu denediği için bol bol kuş sesi duyduk. Mayalar bu sesin Tanrı Kukulkan ’ın sesi olduğuna inanırlarmış. Ayrıca yerleşkede gözlemevi, Cenote denilen kurbanların atıldığı obruklar, tapınaklar ve kutsal top oyun sahası da bulunuyor. Bu oyuna Pelotte diyorlar ve genelde kurban edilecek insanları oynatıyorlarmış

Burada Mayalara bir paragraf açalım;

  • Orta Amerika’nın en üst uygarlığı.
  • Yıldızları, ekinoksu, Venüs’ü incelemişler ve Hiyeroglife benzeyen alfabeleri ile bu bilgileri yazıya dökmüşler. Tabi İspanyol rahipleri bunları yok etmiş maalesef.
  • Tekerleği biliyor fakat çekecek hayvanları olmadığı için kullanamıyorlarmış. Oyuncaklarda kullanmışlar.
  • “Sıfır” sayısını bulmuşlar. 13 uğursuz, 9 ise kutsal sayıları.
  • Para yerine kakao çekirdeği kullanmışlar.
  • Esir edinen Maya onur olarak burnuna halka takarmış.
  • Kısa boylular.
  • Mayalar, kafatasında ağrı duyulmayan bölgeleri keşfederek, uyuşturmadan kafatası ameliyatı yapmışlar.
  • Oval kafa akıllılık işareti sayılmış ve doğan çocukların kafatasları sıkıştırılarak deforme edilmiş.
  • Seçkinler mezarlara, sıradan insanlar ise evinin altına gömülürmüş.
  • Evlerinin kapısı doğuya bakarmış.

Piramitleri, obruğu, oyun alanını gezip fotoğraflarımızı çekiyoruz. Tabi o kadar satıcının olduğu yerden bir şey almadan olmaz. Gülten bir bileklik ve bir masa örtüsü alıyor.

Ik Kil

Acele ediyoruz. Akşam 16:30’da Cancun’a otobüsümüz kalkacak ve daha gezeceğimiz buraların meşhur büyük Cenote ’si (Obruğu) “Ik Kil” var. Çıkıp bir taksiye atlıyoruz, yaklaşık 10 dakika süren bir yolculukla ulaştırıyor bizi, ederi $80. Cenote ’ye biletlerimizi alıp giriyoruz. Bu da adam başı $80. Burası da çok kalabalık. Merdivenlerden obruğun içine iniyoruz. Bir yer bulup soyunup atıyoruz kendimizi obruğun soğuk sularına. İkişer kişi suya giriyoruz, 3. Fotoğraf çekiyor, 4. Elbiseleri bekliyor. Birkaç kere girip çıkıyoruz. Oldukça etkileyici bir yer. Kalabalık olmazsa eğer, eminim çok egzotik görünecek.

Çıkıp duşlarımızı alıyoruz. Zaman azaldı. Çıkıp taksi sorduk, yokmuş. Chichen-Itza ’dan çağırdılar. Otobüsten bir saat önce Chichen-Itza arkeolojik bölgesine ulaşıyoruz. Burada otobüs firmasının “ADO” ofisi yok. Otobüs gelip yolcuları alıp gidecek diye yorumluyoruz. Bekleme uzun sürüyor. Kalkışına beş dakika kala geliyor. Sırt çantalarını teslim edip biniyoruz. 16:40’da hareket edip rahat bir yolculukla saat 20:00 gibi bizi Cancun ’a ulaştırıyor. Otobüs terminale girmeden önce yağmur yağmaya başlıyor. Korkuyoruz. Zira otele yürüyerek gideceğiz. Neyse ki yağmur fazla uzun sürmüyor, bavullarımızı alana kadar kesiliyor. Otobüs yolculuklarından dolayı terminal büfelerine alıştık iyice. Bu sefer de Cancun terminalinde bir büfeden, içinde değişik şeyler olan ikişer börek alarak akşam yemek işini hallediyoruz.

Otel yine yaklaşık bir kilometre mesafede. Hava yağmurdan dolayı biraz serinledi. Yoksa süper bir sıcak var. Otele varıp, kaydımızı yapıp, paramızı ödeyip odamıza çıkıyoruz. Yorgunuz. Sabah erken kalkacağız. Cancun transfer noktamız o nedenle şöyle sahilde yürüme hayalimiz vardı. Vazgeçip, yatıp uyumayı tercih ediyoruz. Cancun gördüğümüz kadarı ile Antalya gibi bir yer. Atlantik kıyısında, turistik büyük oteller görünüyor yollarda. Belki denize girilebilirdi ama zamanımız yok. Yaklaşık 10 yıl önce Küba’ya geldiğimizde bu bölgede, Atlantik’te, denize girmiştik. Olmasaydı, bir ilk olacağından zorlardık şartları. Bu arada otele kahvaltısız rezervasyon yaptırmıştık. Kahvaltı fişi verdiler. İyi oldu, sabahın köründe tırmalamayacağız.

Pazar, 2 Temmuz 2017

Sabah erken 6:30 ‘da kalkıp, duşumuzu alıp, bavulları toparlayıp 7:15 ‘de kahvaltıya iniyoruz. Görevli kadınla zar zor anlaşıp siparişlerimizi veriyoruz. Taze sıkılmış portakal suyu ve kahve ile kahvaltıyı tamamlıyoruz. Check-Out’ u yapıp, resepsiyondan bir taksi rica edip, hava alanına doğru yola çıkıyoruz. Bu Meksika ‘da ki son anlarımız. Veda edip Kolombiya ‘ya geçeceğiz artık. Gerçek Güney Amerika ‘ya. Taksi $350 alarak bindiğimiz taksiler arasındaki rekoru kırıyor ve sağ olsun bizi de kalan parayı dolara çevirmek derdinden kurtarıyor. Hava alanında ikinci terminalden kalkacak uçak. Pasaport kontrolünü Check-In bankosundaki çocuk yapıyor, uluslararası uçuş olduğu halde başka kontrol yapılmıyor. Bavul kontrol de yok. Bir X-Ray ile her şey bitiyor. Uçağı beklemeye başlıyoruz. Uçuşumuz Bogota aktarmalı. Bogota ‘da Bavulları alıp tekrar Check-In yaptıracağız, aktarma için iki saatimiz var, umarım yeter.

Meksika Genel;

  • Kendilerini Azteklerin torunu sayan Meksikalıların bayraklarında üç renk var; Yeşil – Bağımsızlık, Kırmızı – ulusal bütünlük, Beyaz – dinin saflığını temsil ediyor. İtalyanlar aynı renkleri kullanmak için izin istemişler.
  • Turistlere karşı hırsızlık, soygun fazla deniyor ama biz tedirgin edici bir durumla hiç karşılaşmadık.
  • 1 USD, 16 ile 17.30 Peso arası bozdurulabiliyordu. En uygun yer havaalanıydı.
  • Türkiye ile saat farkı 8. Elektrik 110 Volt.
  • Her meydana Zocalo deniyor.
  • Geleneklere göre üç yaşını bitirenlere çocukluk, on beş yaşını bitiren kızlara ise gençlik töreni yapılıyor. Bu törenden sonra aile genç kızın özel hayatına karışmıyor.
  • Yerlilere karışmış İspanyollara “Kreol” deniyor.

1964 yılında memur bir babanın çocuğu olarak Urfa’da doğdum. 1968 yılında hayatımın geri kalanını geçireceğim İstanbul’a tanıştım. 1986 yılında Yıldız Üniversitesi Kocaeli Mühendislik Fakültesinden Elektronik Mühendisi olarak mezun oldum. Sırasıyla askerlik, iş hayatına başlama, evlilik, iki tane dünya güzeli kız dünyaya getirme, kendi işini kurma ve sonra “Yeter daha ne kadar çalışacaksın?” diyerek iş hayatını komple bırakma çizgisinde bir yaşam geçirdikten sonra, hobilerime yöneldim. Yurt içi, yurt dışı geziler, teknecilik ve karavancılık ile görme, keşfetme ihtiyacımı karşılarken, bunları belgelemek için çocukluktan beri sevdalısı olduğum fotoğrafa tekrar başladım. Aslında çocukluktan beri sevdalı olduğum söylenemez; çocukluğumun tatil günleri, ilkokuldan başlayarak dayımın Maltepe’deki fotoğraf stüdyosunda çalışarak geçti. O zamanlar dışarıda oynamak yerine o daracık karanlık odada, fotoğrafçılığın mutfağında çalışmak nefret edilesi bir durumdu. Ama her aşk nefretten doğmaz mı? Doğar; dolayısıyla fotoğraf makinesini hiç bir zaman yanımdan ayırmadım. Askerlik sırasında, 1988 yılında, AFSAD'da temel eğitim aldım. 2014 yılında, emekli olur olmaz İFSAK’a üye oldum. Çeşitli karma sergilerde, dernek içerisindeki fotoğraf gruplarında, sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Bir dönem Yönetim Kurulu'nda görev yaptım. 2018 yılında İstanbul Fotoğraf Günleri Koordinasyonunu üstlendim. Ve bu sevdiğim ortamda bulunmaya devam ediyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Gezi Kültürü

Karavan ile Dolomitler

Corona günlerinde evde kalmaktan en çok ‘daralanlar’ arasında gezginler ve fotoğrafçılar geliyor.

İnanılmaz Hindistan

Kendini dünyaya tanıtmak için “Incredible India” sloganını kullanmasını doğrusu yadırgamıştım broşürleri ilk gördüğüm