Fotoğraf: Çağdaş Kul

Sokak Fotoğrafının Doğası

/

I

Her şey, dibi görünmeyen bir göl gibi. Üstü pürüzsüz ilk bakışta. Güneşi ışık demeti halinde evlerin camlarına maharetle yansıtıyor. Dibinde belki hazine var, belki de kötücül efsanelerin yıpranmış nesneleri yazgılarıyla baş başa. Deneyimlenmemiş şeyler ne yazık ki tanımlanamıyor da… Belirsizlik, felsefi bir teorem gibi yaşamımızı boydan boya kuşatıyor.

Var oluşumuzu daha çok düşünüyoruz son günlerde; esaret ile özgürlük arasındaki -giderek kalınlaşan- o ince çizgiyi gözlemliyoruz. Psikolojik zaman aleyhimize işliyor. Sıkılmıyor gibi yapıyor, üstelik bir de dışarıyı sanal yollardan eve taşıyoruz. Ellerimizde cep telefonları, bütün dünyanın iletişim ve bilgi ağının elimizde olmasının tadını sonuna dek çıkarıyoruz.

Yalnızca bir iletişim aracı olarak cep telefonlarımızı kullanmıyor, fotoğraf makinesini yanımıza almaya üşendiğimiz zamanlarda da cep telefonlarımızı bir makine gibi kullanıyoruz. Salgının avucuna aldığı insanlar için, mobil cihazların kullanımında yeni bir dönem daha başlıyor. İlk dönemde cep telefonları kamunun kullanımına sunulmuş, ikinci dönemde fotoğraf çekimi ve iletimi özellikleri sağlanmış, üçüncü dönemde de gönüllü kölesi olunmuştu. Şimdi ise her şey onunla yapılıyor, cep telefonu olmayan yok sayılıyor.

Fotoğraf: Çağdaş Kul

Kalabalıklar içinde yalnızlık

Artık insan, insana değil, bir cep telefonu ve/veya bilgisayara muhtaçtı. 20. yüzyılda kalabalıklar içinde yalnızdık; 21. yüzyılda ise durum çok farklı: Yalnızlığımız -mobil cihazların ekranlarından yansıyan- evrensel bir kalabalıkla kuşatılmış durumda. Şimdi sanal âlemdeki sınırlı deneyimlerimizi bütüne taşımanın tam zamanı. O, varlık nedenimiz, bankamız, marketimiz, maskemiz, cüzdanımız, kredi kartımız, her şeyimiz artık. Bugün ilk sıraya sanal alışveriş yerleşmiş durumda. Ortalığı karıştırmaya adeta ant içmiş teşhirci trollerin olduğu, sistemlerin her türlü iletişim ağını kullanarak eğilimlerimizi saptadığı, bilgilerimize ulaşıp bizi analiz ettiği bir hayvanat bahçesinde görünmez bir kafesin içindeyiz sanki.

II

İçinde bulunduğumuz günler, sokağının doğasının bozulduğu, yaşamın farklı bir biçimde işleyişine tanık olduğumuz çok farklı bir dönem. Sokağın nasıl bir doğası vardı da bozuldu. Önce buna bir açıklık getirmemiz gerekiyor: Dinamiklerini karmaşa üzerinden kazanan sokak fotoğrafı, giderek daha küçük boyutlu makinelerle üzerine atıldığımız bir serüvenin adı oldu. Acımasızca akmakta olan yaşam, mahir fotoğrafçıları küçük zaman dilimlerinde harika fotoğraflar sunarak ödüllendirir. Biz izleyiciler de böyle fotoğrafları ruhumuzdan kopup gelen beğeniler eşliğinde gıpta ile izleriz.

Fotoğraf: Çağdaş Kul

İnsan çekmek istediği fotoğrafı başkasında görünce sever. Çekemediği için ya da kendisinden daha iyi çeken biri olduğu için sever. İyi fotoğrafçı, sevdiği fotoğrafın daha mükemmel örneğini görürse, evrenin fotoğraf için belirlediği sınırların da farkına varır. Gıpta edeceğine, o fotoğrafı çeken kişiye bunun için teşekkür etmelidir. Başka birisi, onun yerine mesai yaparak sonuca ulaşmış, anlar ile sonuç fotoğrafın arasındaki yolu insanlık adına kısaltmıştır. Çoğu anlamaz olup biteni. Doğal akışın yanında yapay bir dünya yaratmaya çalışır kendine. Sonra da tek ekimlik tohum gibi sentetik yeteneği yok olup gider. Varlığı ürettiği işlerle değil, ancak “Ben varım” demesiyle sürer.

Sokağın doğası, kaosumuzun elimizden alınmasıyla yani karmaşanın yerini uyuma bırakması ile ansızın bozuluverdi. Hazırlıksız yakalanmıştık. Freud’un Gestalt ile yüzyıllık nöbet değişimi, gözümüzle göremediğimiz bu çiftlik virüsünün diktasına denk gelmişti. Meğer ne severmişiz o bozuk düzeni. Aslında orada harika melodisi olan ama henüz orkestrasyonu yapılmamış sihirli bir müzik varmış. Şimdi şefin bir türlü sahneye çıkamadığı uzun bir ara var. Bundan böyle parçadan bütüne doğru gidecektik. Dışarısı yerine içerisi, tüm nesneleriyle birlikte ömrümüzü geçirecektik.

Fotoğraf: Çağdaş Kul

III

Stepnesi olmayan hayat, freni patlamış bir otomobil gibi hızla gidiyordu ve korkulan oldu; lastik patladı. Üstelik tüm dünyada. Bir imparatorluk yıkılmadı, tek bir şehir düşmedi, sayısal olarak değerlerini kavrayamayacağımız birimlerden oluşmuş bir bomba atılmadı; evren alacakları için tahsildar gönderdi. Hem de herkese, eşit bir şekilde. Onca yoksulluk varken ve her şeye rağmen, yine neyi nasıl üretiriz diye düşünmeyi sürdürüyoruz. Belki de bu, insanlığın veda aryasından bir önceki selamı; bilmiyoruz. Ama üretme -ve dolayısıyla da geleceğe kalma- isteği genetik kodumuzun bir parçası sanki. Belki de son kostümlü prova. İzleyici kalırsa ya da izleyicide hal kalırsa elbet.

Kendimizi fotoğraflama faaliyetlerimiz de biraz sekteye uğradı sanki. Salgın varken ve mahalle yanarken buna artık eskisi kadar hoşgörüyle bakılmıyor Artık yüzümüzden daha çok, sınırlı açılardan görünen manzaraya odakladık objektifimizi. Her şeye rağmen bir mahallemizin, kendine ait özel tarihi olan semtlerimizin, yaşamı cesaretle göğüsleyen insanlarımızın, aynı insanlık ailesine ait çocukların ve yaşlıların, bir de aynı depremle sallanmış, kaderi bize benzeyen komşularımızın farkına vardık. Sınırların tek geçişlik de olsa kalktığını anlamıştık. Ters özgürlüktü bu kavramın adı.

Fotoğraf: Çağdaş Kul

Kış uykusu

Şimdi kovuklarımıza çekilmenin ve mevsimsiz bir kış uykusunu ajandalarımıza not etmenin tam zamanı. Ne güzel bahanelerimiz varmış eskiden; şehrin gürültüsünden telefonlarımızı duymazdık, yoğun olurduk doğuştan hep, başka randevularımız çıkardı görüşelim dediğiniz o saatlerde. Şimdi elimizde mavi eldivenler, yüzümüzde maskeler, buğulanan gözlüklerimizin arkasında geçiyor o kıymetli saatler. Hatırlarım, en son yeni nesil bol kepçe bir hamburgercide elimde eldivenlerle hamburgere odaklanışımı, sanki eski bir gazetede okuduğum asparagas bir magazin haberinin yakalanmış gibi davranan objesi gibi.

IV

Ve fotoğrafçı dostlar, huzuru kaçan ve dirliği bozulan sokağa bundan sonra çıkmasak ne olur ki? Kaldı mı eski tadı dışarısının… Mahalle aralarında uygun adım ve birbirine mesafeli, yeni icat ettikleri tuhaf oyunlar oynuyor çocuklar. Artık her çocuğun kendine ait bir topu var ama sevinemiyor buna hiçbiri. Anne ve babalar site havuzunun kenarında ellerinde cep telefonları ile belki yüzüncü kez aynı turu yapıyorlar. İşte hepimizin dolap beygirine döndüğü, elimizden kaçıp giden ve dijital platformlar üzerinde yeniden değerlenen zamanla tedavülden kalkmaya hazırlanan şen günlerimiz.

Fotoğraf: Çağdaş Kul

Artık sokağın dinamikleri değişti ve cevval fotoğrafçının medeni cesaretini sergileme çabaları sona erdi. Hayatla aramızda mesafeler var. Uzun odaklı objektifler, tıpkı 70’li yıllarda olduğu gibi çılgın gibi kullanılan geniş açıların yerini alacak. Zaman 50 yıl geriye saracak. Sahneyi baştan alacağız. Ön net-arka flu, istemesek de artık nesneler karmaşa içinde olmayacak, özgürce öne çıkacak. Gözün görmediği gibi, bambaşka bir biçimde göreceğiz dünyayı. Doğaya yeniden bakacak, yaşamı katmanlar halinde ele alacağız. Zaten maskeler gizleyecekti niyetimizi. Aydınlık günlere, aydınlık objektiflerle çıkacağız. Ekran görüntüsü yeter insanlara, istemeyecekler hayatlarında daha fazla megapiksel.

“İyi ki gitmişiz oralara”

Çoğumuz otomobilleri garaja çektik. Önemli olan bundan sonra nereye/nasıl gideceğimiz. Hep özen gösteriyorduk, saniyeler koşarak yakalanıyor sanıyorduk şehrin telâşı içinde. Artık yaşam bile iki numara büyük geliyor bize. Takınaklı nevrozumuz gemi azıya alıyor. Uzak olduğumuz yaz günlerinden hatıra, soluk bir mayo iziyle avunuyoruz. Ve son sözlerimiz: “İyi ki varız. İyi ki yaşamışız o günleri. İyi ki gitmişiz oralara.” Eski ve yarım kalmış tüm aşkların borcunu siliyor ve zamana sesleniyoruz: Ömrümüzden ödünç verdiğimiz ayları, elimizde fotoğraf makineleriyle saniye saniye senden geri alacağız. Tüm kırılıp dökülenler, hep eşyaların tozunu alırken olmuyor muydu zaten?

Fotoğraf: Çağdaş Kul

Çoğumuz, evde duran ve bize bakmakta olan nesnelerle yeniden helalleşiyoruz. Umutsuz bornozumuz, küflenen oklavamız, beş yağmuru arka arkaya yemiş bize puslu manzaralar sunan camlar, yıllardır temizliğe gelen kadınların pas geçtiği yatak altları, en çok da bize yoldaşlık eden fotoğraf makinemiz. Yüreğimizde haksızlığa uğradığımız duygusu… İçimizde umutla köşe kapmaca oynayan ve tarihi yeniden yazarken yararlanabileceğimiz binlerce değerli fotoğraf var. Sokağın doğası değişebilir, ama biz aynıyız. Sadece hayatımızdan bir “sıfır” atıyoruz.

İyisi mi şimdi her şeyi unutalım, biz de herkesin yaptığı gibi, inmekte olan birbirine benzeyen akşam saatlerinde çekmiş olduğumuz fotoğraflara bakarak avunalım.

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Yorum Sayıları: 4

  1. Değişim sokağın özünde var. Bu bakımdan sokağın doğası aynı, değişen insan. Değiştiren de hatta. Bu sürecin güzelliği; sahip olduğumuz sıfırların hangisinin içi dolu, onu sorgulatması oldu. Birkaç sıfır atmak değer kaybettirmez bize. Güzel günler göreceğiz.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

John Berger

Fotoğrafa yeni başladığım, yani seksenli yıllarda duydum ilk kez John Berger adını.