Sorun Yaratan Adam

/

Son yıllarda yayınlanan dünya mutluluk raporlarına göre ilk beş sırayı alan İskandinav ülkeleri değişmiyor. Bunlardan biri de Norveç. Raporda bir ülkenin mutluluğunu açıklamada kullanılan altı faktör: Kişi başı milli gelir, sağlıklı ömür beklentisi, kişisel kararların özgürce alınabilmesi, devlette güven ortamı, sosyal destek ve yardımseverlik.

Norveç doğumlu yönetmen Jens Lien 2006 yılında yayınladığı Sorun Yaratan Adam filminin kahramanı Andreas’ı ölümsüzlüğe mahkum edip, varoluşun anlamını sorgulatıyor.

Filmin açılış sahnesinde, metro istasyonunda bir adam ve bir kadın öpüşmektedirler ama öpüşmeleri tamamen mekanik işlemektedir, en ufak bir arzu ya da duygu kırıntısı taşımadan sanki bir işlevi yerine getirmek için oradadırlar. Otomatik portakallar gibidirler.

Sonradan adının Andreas olduğunu öğrendiğimiz bir adam bu anlamsızlığı ifadesiz bir tavırla izlemektedir. Tren gelir, Andreas boşluğa, trenin önüne atlar. Zaman durur, ya da dönüşür. Yönetmen şimdiden acaba hangi döngü hikayesinin içine bizi de fırlattı diye düşünürüz.

Fırlattığı yer, etrafında hiç bir canlı belirtisi olmayan,  çöl benzeri bir yerde terk edilmiş bir benzin istasyonudur. Hani eski batı kasabalarına girişte sallanan bir tabela olur ya, orada da bir tabela sallanmaktadır ve tabelada STANDARD yazmaktadır. Standard bir şeyin başladığı yoksa bittiği nokta mıdır? Yoksa başlangıcın ve bitişin kesiştiği ara istasyon mudur?

Bir araba gelir, bir adam iner. İstasyon binasının üstündeki boş tabela karkasının üzerine bezden bir hoş geldiniz yazısı asar ve bekler. Bezden yapılmış tabela bu ritüelin sıradanlığını taşır ve bundan sonra olacaklarında Standard ve sıradan olacağının göstergesidir. Her şeyi standardize edip sıradanlaştırırsak her şey yolunda diyebiliriz! Uzak plandan yakına uzanan elektrik hattının kenarından bir yol geçmektedir ve o yolda bir otobüs belirir. Tek bir yolcu taşıyan bir otobüs. Yolcuyu istasyonda indirir ve geri döner gider.

Tek bir yolcu Andreas’tır. İner, etrafında döner ve bizle buluşur.

Bu ikinci açılış sahnesinde kahramanımız üzerinde tozlu bir takım elbise, ayaklarında spor ayakkabılar ve başında beyzbol şapkasıyla Wim Wenders’in Paris Texas’ından fırlamış Travis gibidir. Tabii ki Wim Wenders’te Sergio Leone’nin filmlerindeki Batı (Western) tanımından yola çıkarak bu sahneyi oluşturmuştur. Zira sinemada spagetti western adı verilen Batı; nereden geldiği bilinmeyen bir yabancının kasabaya girmesiyle gelişen olaylar için iyi bir tür oluşturur. İzleyici de o yabancıyla rahatlıkla özdeşleşir. İşte gelinen bu kasabanın adı Standard’dır.

Hoşgeldiniz tabelası indirilir ve adamla birlikte Andreas bir otomobile binip yola koyulurlar.

Çöl biter, sağı solu yeşillikli asfaltta yol alırlarken,  birden bir çimenlikte badminton oynayan iki adam görürüz. Bu sahne tamda David Lynch sinemasındaki kasabaların atmosferini andırır. Lynchville’e giriş vardır ama çıkış yoktur. Her şey son derece sakin gerçekleşmektedir ama atmosferi saran da bir tekinsizlik hali vardır. Yemyeşil çimenler üzerinde iki adam ama arkada kapkara bulutlar. Ayrıca geçtikleri yollardaki sürülmüş tarlalar, ya da çimenlik alanlar hep bir yapaylık hissi uyandırırlar. Sanki her şey olması gerektiği şekilde sterildir.

Araba şehirde bir apartmanın önünde durur: 

- Burası 42 numara. Eviniz F blok 1. katta. Bunlar da dairenizin anahtarları. Burada yeni işinizin adresi var.  
- Ne işi?
- Şehirdeki bir inşaat şirketinde muhasebecisiniz. İyi bir şirkettir. Sorun var mı?
- Hayır. 
- Yakında alışırsınız.

Evet sihirli kelime gelmiştir: Yakında alışırsınız.

Her şey ön belirlenmişlikler çerçevesinde ve alışkanlıklar içeriğinde gerçekleşmek üzere kurgulanmıştır. Şehirde ve işyerlerinde  tüm insanların kıyafetleri gri-yeşil, gri-kahve, gri-mavi gibi donuk tonlardadır. Tüm atmosferi Roy Andersson’un filmlerindeki kifayetsiz ışık dediğimiz ölü ışık kaplamıştır.

Şehirde hiç hayvan görmeyiz, çocuklar da yoktur, böcek hiç yoktur, her şey ve her yer sterildir. Buna rağmen sürekli temizlik arabaları yollardadır ve merak ederiz acaba ne temizliyorlar diye.

Ve bir gün Andreas’ı şok edecek sahne gelir. Adamın biri bulunduğu kattan atlayarak intihar etmiş, korkuluk demirlerine saplanmıştır. Yanından pek çok kişi geçmesine rağmen hiçbir şey olmamış gibi insanlar görmezden gelirler. İki temizlik işçisi adamı oradan çıkarır, yerler yıkanır, ortalık yine steril hale getirilir. Hiçbir şey olmamış gibi insanların olayı görmezden gelip, mevcut trajedinin yanından geçip gitmelerinin farklı okumalarını yapmak mümkün. Yönetmen,  bu zemini,  izleyen için açık bırakmış gibi görünüyor.

İlk düşünce Haneke filmlerindeki ‘duygusal buzlaşma’nın tüm toplumu kaplayarak kolektif davranış biçimi haline gelmesi. Bu ruhsuz şehirde yaşayanlar da amaçları varmış gibi yaşarlarken aslında birer Wanton’a (amaçsızlığa) dönüşmüş olabilirler.

İkinci düşünce ise öldükten sonra getirilen öte dünyada (varoluşçuların haklı olarak asla kabul etmedikleri öte dünya) zaten ölmek mümkün olmadığından; intihar eden adamın tekrar dirileceğini bilip, mevcut durumu umursamamak. Ben yine de bu filmi varoluşçuluk üzerinden değerlendirirken, ‘saçma öte dünya’ fikriyle nasıl hem iç içe geçip hem de ayrıştığını ortaya koymaya çalışacağım.

Biz yaşayanlar, ölümün kaçınılmaz olduğunu bildiğimiz için varoluşumuz bir anlam kazanır. Sonlu olmak yaşamı anlamlı kılar. Ölümsüz olsaydık şayet her şey yavanlaşır, anlamsızlaşır ve amaçsızlaşırdık.

Film iki kavram üzerinde duruyor. Birincisi Spinoza’nın çok sevdiği bir kavram olan Conatus. Sihirli kelimeyi Spinoza en güzel şekilde açıklamıştır; Conatus, kendi arzusunu arzulayan öznenin yalnızca arzulamakla kalmayıp aynı zamanda eyleme geçebilme gücüdür. Her birey Conatus’uyla varlığını sürdürebilirse, ötekinin arzusunu arzulamaktan vazgeçerse yeni anlamlar ve duygular dünyasına kavuşacağından, yaşam dönüşecektir. İkinci kavram bu kavramın tam tersi Wanton yani amaçsızlık. Wanton, öznenin,  arzusunu arzulamayı bilmediğinden ve eyleme geçemediğinden değil, tüm bunları bilmesine rağmen bunlarla ilgili hiç bir kaygı duymadığı ve amaçsızlaştığı anlamına geliyor. Camus’unun Mersault’sı gibi.

Tekrar filme dönecek olursak, Andreas için iş yerindeki işi çoktan hazırdır. Ön ödeme bile yapılmıştır. Herhangi bir ihtiyacı olduğunda söylemesi yeterlidir.

Andreas bir akşam barda tek başına içer ve tuvalete gider. Tuvalette yerde oturan bir adam üstündeki kusmuğu temizlemektedir.  Andreas içtiği şeyin tadının olmadığından bahseder. Yerde oturan adam her şeyin normal olduğunu söyler ama kusmak ağızdan çıkan cümlenin metaforu olarak adamın üzerine yapışmıştır. Oysa o sırada kapısı kapalı bir tuvaletten Andreas’ı destekleyen bir ses gelir. O adam da hiç bir şeyden hoşnut değildir. Kamera tuvaletin kapısının altından adamın ayakkabılarını gösterir. Şehirde yaşayan erkeklerin hiçbirinin ayakkabısına benzemeyen iki parçalı ve iki renkli, oldukça dikkat çekici bir ayakkabı giymektedir.  Şöyle der adam:

Sıcak çikolata, vajina, hamburger… hiçbir şeyin ne tadı ne kokusu var.

Andreas bar çıkışında adamı takip eder. Adam bir apartmandan içeri girer ve bodrum katta bir ışık yanar. Atmosferi saran kifayetsiz ışıkların tersine sıcak bir ışıktır bu. Andreas tam eğilip bodrum penceresinden bakacağı sırada ışık kapanır ama içeriden gelen müzik sesi bir anafor, bir çekim gücü yaratır adeta.

Andreas kendisi gibi mevcut şeylerden şikayet eden bir ‘gölge figür’ bulmuştur.

Böyle bir ortamda, böyle bir yaşamda mış ve miş gibi yaşayanlar, içe isyan edip anlamsızlığın içinde intihar edenler ile bodrum katlarındaki küçük dünyalarına anlam katanlar ve anlam arayışı içindeki Andreas vardır. Şayet hiçbir şeyin değişmeyeceği, değişmesinin imkansız ve lüzumsuz oluşu topluma enjekte edilmiş ve çoğunlukta bunu kabullenmiş ise Öğretilmiş ya da Öğrenilmiş Çaresizlik içinde yaşayan bir topluma ulaşırız. Böyle bir kültürde bireylere, neleri yapamayacakları o kadar güçlü bir biçimde aktarılır ki, bireyler içlerindeki başarma güçlerine, fırsatlara ve koşullara bakmaksızın, hiçbir denemede bulunmadan peşinen kaybetmeyi kabul ederler.

Bu durum kaçınılmaz olarak insanları depresyona yakın bir ruh hali içine sokar. Bundan kurtulmanın yolu ise gerçeklik evreninden kopmayan kendi arzusunu arzulayan bir özne olmaktan geçer.

Andreas ertesi gün iş yerinde kağıt giyotinine işaret parmağını sokar ve kopartır. İşaret parmağı, fallik bir imge, aynı zamanda işaret eden, gösteren parmak. Parmağın kopartılması küçük sünnet gibi. Gösterenin yok edilmesi, kesilmesi, gösterilenin içeriksizleşmesini taşır. Ya da tersinden okursak; gösterilen içeriksizleşmişse gösterene gerek kalmaz. Başına toplanan insanlar ise duygusuz tepkilerle:

- Ne oldu, Andreas? Öylece oturamazsın.
- Bana dokunmayın.
- Harald? Buraya gelir misin?
- Ne oldu, Andreas?
- Bana dokunmayın.

Andreas eli dikişli eve geldiğinde sargıyı açar bakar ki eli iyileşmiştir. Yatağa yattığında bize yine yatağın bir tarafının boş olduğu gösterilir. Bir şeyler eksiktir. Ama burada eksikler hep sistemin istediği şekilde de tamamlanmaktadır. Dikilen parmağın hemen iyileşmesi gibi, peki ya duygular ve merak yoğun olarak bir öznede hala işlemekteyse ne olacak? O özne arzulayan bir özne olmaya devam ediyorsa ve yalnızca arzulayan da değil aynı zamanda eylemde bulunmak isteyen bir özneyse ne olacak? Her şeyin ön belirlenmişliği içinde arzularımız ve eylemlerimizde ön belirlenmişlik koşulları içindeyse yani öğretilmiş çaresizlik içindeysek bunu kabullenmek mutluluğu temin eder mi?

Ertesi gün kalkar ve ilk geldiği yöne gerisin geriye gider ve ilk sahneyi izler. Yine otobüs gelir, aynı ritüel gerçekleşir. Arabasıyla otobüsün peşinden gider ama bir anda otobüs yok olur. Vardığı yer tekerlek izlerinin bittiği nokta, yolun sonudur. Burası hem son, hem de başlangıçtır, yani hiçlik ve anlamsızlığın başladığı ve bittiği nokta.

Andreas işe döndüğünde herkes merhaba der kendisine. Patronu bir şeye ihtiyacı olduğunda söylemesinin yeterli olduğunu söyler. Öğlenleri de istediğin kadar mola verebilirsin der.

Şirket ya da sistem politikaları bize mutluluğun neleri içerip içeremeyeceğinin göstergelerini de sunmaktadır. Mindfullnes (farkındalık esaslı stres azaltma) programları da bunun için var. Bir şeye sahip olmak o nesneye değil o nesnenin nesne nedenine sahip olmaktır ya.

Öğle yemeğinde sosyalleşmek adına şirket çalışanlarıyla  aynı masaya oturur.  O sırada bir kataloğa bakmaktadırlar. Baktıkları şey, koltuk ve kanepelerin olduğu bilindik kataloglardandır. Konuşmalar yalnızca nesneler üzerinden gerçekleşir ve son derece sıkıcıdır.  Yine de patronu, Andreas’ı akşam yemeğine davet eder.

Andreas alışveriş için dışarıdadır, aklında hep bodrum katı vardır. Oraya gider eğilir, bakar ama iki temizlik işçisi yine başında belirir. Conatus’un bir başka belirgin özelliği de bireyin tutkusudur. Bu tutku hastalıklı bir tutku değil, eyleme geçmeyi tetikleyen tutkudur.

Andreas akşam yemeğinde dekoratör Anne ile tanışır. Anne’in üzerinde bitki motifli yeşil bir elbise vardır ve elindeki tabakta bulunan yeşil sebzeleri Andreas’a uzatır. Tadı, tuzu, kokusu olmayan sebzeler metaforik olarak Anne’i temsil ederler. Ancak Andreas bu tecrübeyi yaşamalıdır.  Hemen ertesi gün birlikte yaşamaya başlarlar. Anne sürekli evde tadilat yapmaktadır ve Andreas’ı da çalıştırmaktadır. Sevişirler, Andreas ruhu ve bedeniyle oradadır ama Anne yoktur, kayıptır, yalnızca bir vazifeyi yerine getiriyordur.

Ertesi gün Andreas masasına bir saksı bitki yerleştirir. O bitkinin çiçek açma ihtimali Andreas’ı yaşama sevincinin kaynağına götürür, varlık sebebine götürür, Conatus’a götürür, arzulayan ve eyleyen özneye. Ancak kısa süre sonra Anne ile olan ilişkisinde o bitkinin hiç çiçeklenmeyeceği anlaşılır.

Bir gece Andreas uyuyamaz, bulaşık makinasını boşaltırken Anne yanına gelir ve şöyle bir diyalog gerçekleşir:

- Andreas?
- Efendim.
- Salonu beyaza boyayalım diyorum. Uykun mu kaçtı?
- Hayır, uyandım. Çok garip bir rüya gördüm. Rüyamda biz vardık, bir de marketteki adam.
- Astar atmak uzun sürer. Yorulmuşsundur tabii.
- Sonra koca bir geyik vardı. Caddede koşuyordu...
- Bunlardan bahsetmek istemiyorum. 
- Hoşuma gitmiyor.
- Neden uyuyamadığımı anlatıyorum.
- Ne yapmaya çalıştığını anlamıyorum ama lütfen buna bir son ver. Daha yapacak çok iş var.

Andreas’ın dünyası varoluşun izlerini taşır ve Anne bunları dinlemek istememektedir. Diyalog bir yere varmaz, herkes kendi dünyasından konuşmaktadır. Andreas’ın anlattığı sahne Roy Andersson’ın Biz Yaşayanlar üçlemesini hatırlatır. Varoluşa dair izlere ulaşmak isteriz, rüyalarımız bize yol gösterir. Rüyalar fantezi evrenin kapılarını aralar ve düşünce dünyamızı  zenginleştirir. Anne’de ise böyle bir fantezi evreni yoktur. İhtimalen rüya da görmüyordur.

Andreas Anne ile beraberliğin bir yere varamayacağını anlayıp mutsuzluğu yaşarken, yeni anlam arayışına girmek ister sanki. İş yerinde yemek yerken karşı masada başka bir kadın dikkatini çeker. Tanışırlar, ertesi gün Andreas sinemaya gitmeyi teklif eder. Film romantik bir filmdir ve Andreas’ı gözyaşları içinde görürüz, yeni arkadaşı İngeborg ise tepkisizdir.

Andreas tek başına romantiktir.

Andreas Anne’e ayrılacağını söyler. Anne ise cumartesiye kadar kalırsa iyi olacağını, o akşam misafir ağırlayacağını söyler. Diyalog şöyle gelişir:

- Başka biriyle görüşüyorum.
- Nasıl yani?
- Başka bir kadınla.
- Neden?
- Başkasına aşık oldum. Birden oluverdi işte.
- Mutlu olduğumuzu sanıyordum.
- Öyleydik. 
- Ama başkasına aşık oldum.
- Neden?
- Senden ayrılıyorum.
- Cumartesi misafirimiz var. Böyle ters bir zamanda olsun istemezdim ama bilmeni istedim. Cumartesiden önce mi ayrılacaksın?
- Cumartesiye kadar kalabilirim.
- İyi olur.

Anne tarafından bir türlü anlamlandırılamayan Neden? soruları, saçmadır. Camus’a göre; “Saçma, insani ihtiyaçla dünyadaki mantık dışı sessizlik arasındaki çatışmadan doğar.”

Andreas Cumartesi akşamına kadar kalır ama gece yarısı Ingeborg’a sürpriz yapar. Onu yalnızca onlar için özel hazırlanmış bir restorana götürür. Garsonlar Yunan korosu gibi dizilmişlerdir. Andreas birlikte yaşamak istediğini söyler ama Ingeborg ilişki boyutunu yine faydacılık esasına indirir. Pek çok kişiyi sevdiğini ama Andreas’ı da sevebileceğini, daha da gerçeği geniş ve küveti olan bir daireye taşınmanın daha iyi olacağını söyler. Ingeborg için tüm eril varlıklar birdir, hepsi iyidir, hepsini eşit derecede sever, sevebilir ama duş alabileceği geniş bir daire hepsinden daha iyidir.

Tüm bu sözler üzerine Andreas kadehinde kalan son yudum şarapla adeta konuştuklarını çalkalar, yutar ve ağzını siler, hiçbir şey söylemeden mekanı terk eder. Koskoca bir boşluk ve hüsran filizleri.

Andreas yine istasyondadır ve yine o mekanik öpüşenler oradadırlar. Döngü hikayesi devam etmektedir. Arka planda yine bir adam gazetesine bakmaktadır. Filmin en başındaki zamana tekrar dönmüşüzdür. Kendini trenin altına bırakır, pek çok tren üstünden geçer, ölmez, ölemez. Her yeri kırık vaziyette şehirde yürürken görürüz. Bir türlü ölemeyen bir zombiye dönüşmüştür. Temizlik işçileri tarafından bulunur ve  Anne’nin yanına götürülür. İşte tüm bunlar olurken fonda bir müzik çalmaktadır. Norveçli besteci Edvard Grieg’in Solveig’s Song parçası. Bu parça Norveçli yazar Henrik İbsen’in beş perdelik oyunu Peer Gynt için bestelenmiştir. Güfte; bir gün geleceksin ve tüm mevsimler senin gelmeni bekleyeceğim, söz veriyorum. Ola ki gelemezsen, öte dünyada buluşuruz, gibi sözler içermektedir. Ancak bu parçadan ziyade bu parçanın Peer Gynt oyunu için bestelenmiş olması daha anlamlıdır. Zira oyunun içeriği, bireyin kendisinin varlık nedenini sorgulaması üzerinedir. Boş vermişlik gibi özelliklerin panzehiri olarak dürüstlük, samimiyet ve güvenilirlik ön plandadır.  

Yanına geri dönen Andreas’ı karşılayan Anne için hiç bir şey değişmemiştir. Nasılsın diye bile sormaz.

- Merhaba?
- Merhaba?
- Nordby aradı ve cumartesi günü için bizi Go Cart'a davet etti.
- Go Cart mı?
- Cumartesi. Gitmek ister misin?
- Evet, iyi fikir.

Andreas Cumartesi iyileşmiş ve gokart kullanmaktadır. Tehlikesiz, kısıtlanmış, hız sınırları belirlenmiş, standardize edilmiş bir alandan alınan haz.

Andreas bir gün sonra dayanamaz yine bodrum katına gider, arkadan avluya atlar,  sesin anaforunu takip ederek daireyi bulur, girer ve tavandan asılı yüzlerce ampulle karşılaşır. Ampulleri ışığın mekanı olarak düşünürsek, yüzlerce ampul yüzlerce hapsedilmiş ruhun mekanını temsil ediyor olabilir. Her birine farklı renk, koku, tat ya da eski dünyanın varlıkları gözüyle bakmak mümkün. Her biri sallandıkça yalnızca kendi ışıklarını değil, seslerini de atmosfere yayarlar. Andreas anafor sesin geldiği yeri bulmak için duvardaki bir tabloyu kaldırdığında bir delikle karşılaşır. Delik bir vajinayı andırmaktadır. O mekanda yaşayan gölge figür:

- Bundan kimseye bahsetme. Birkaç ay önce buldum.
- Ses nereden geliyor?
- Delikten.
- İçeride bir ışık var.
- Sakın dokunma. Yıkılabilir. Sakın kimseye söyleme.
- Tabii ki söylemem.

Andreas ertesi gün yorgun vaziyette iş yerindedir  ve Havard’la aralarında şöyle bir konuşma geçer.

- Her şey yolunda mı? Yorgun görünüyorsun. İşler mi çok geldi?
- O kadar çok şeyi özledim ki, Havard.
- Yeni lambalar geldi. (tavandan sarkan ampullerin içi boş sahteleri)
- Çocukları görmeyi özledim. Sıcak çikolata mesela. Şöyle sıcak sıcak. Çocukları düşünüyordum. Bebeklerin neye benzediğini hatırlıyor musun?

Sözcükler yine havada asılı kalır, Havard’a ulaşmaz. Havard’ın dünyasında ne sıcak çikolatanın kokusu ve tadı, ne çocuklar, ne bebekler vardır. Bu dünyada yalnızca sistemin belirlediği nesnelerle kurulan ilişkiler vardır.

Andreas yine vajina deliğin önündedir. Elinde kazı aletleri, orayı kazmaya karar vermiştir. Vajinamsı deliği genişletir ve dairede kalan gölge figürle birlikte deliğin dibindeki ışığa bakarlar. Deliğin öte tarafında bir delik daha vardır, ses ve koku o delikten gelmektedir.

Ertesi gün Andreas işe gittiğinde merhaba demesine rağmen kimseden merhabanın karşılığını alamaz. Odasında da kendisine çok benzeyen başka biri oturmaktadır. Havard’la aralarında kısa bir konuşma geçer.

- Konuşmalıyız.
- Bazı değişiklikler yaptık.
- O kim?
- Tırnağın bile olamaz.
- Kovuldum mu?
- Biz pek öyle bakmıyoruz. Herkesin kariyerinde bazı değişiklikler olur. Kafede çalışan bir mimar tanıyorum mesela, halinden çok memnun. Seninle çalışmak güzeldi, Andreas.
- İyi şanslar.
- Teşekkürler.

Andreas kovulduktan sonra duvarı delmeye devam eder. O sırada apartmanda oturan yaşlılarda kokuyu  almışlardır, yalnızca onlar değil, yoldan geçenlerde.

Filmde üzerinde durulması gereken konulardan biride bu ses ve kokunun bulunduğu bodrum katının üzerinde ki tüm dairelerde yaşlılar oturmaktadır. Onları asla sokakta dolaşırken görmeyiz. Apartmanın avlusundan dışarı çıkmamaktadırlar. Belki de bulundukları evrenden dışarı çıkma izinleri yoktur.

Andreas ve arkadaşı deliğin ortasına geldiklerinde ses daha net duyulur. Bir müzik parçası çalmaktadır. Parçaya aynı zamanda bir bebeğin gülücük sesleri eşlik eder. Çalan parça Gerhard Trede’nin Feeling Good parçasıdır. Parçanın sözlerinde yeni bir gün, yeni bir hayat, yeni bir şafak, gökyüzü, kuşlar, kelebekler, yüksekten uçan kuşlar, çiçekler ve tüm bunların nasıl hissedildiğine dair sözcükler vardır. Deliğin ortasında oturan iki kafadar sanki ana rahminin en güvenilir yerine ulaşmışlardır ve o ana rahminin onları saran ve koruyan tüm güçlülük yanılsaması yaşamaktadırlar. Ama koku Andreas’ı çıldırtır ve dipteki deliğe doğru ilerler, delikten içeriye kolunu sokar. İşte o anda filmin tüm atmosferinin dışında, ışığıyla, çocuk sesleriyle, rüzgarıyla, sıcak renkleriyle ve henüz fırından yeni çıkmış pastasıyla bir mutfak görürüz. Andreas’ın kolu mutfak masasının üzerindeki pastayı bulur, avuçlar.

Tüm bunlar olurken koku o kadar atmosferi doldurmuştur ki, temizlik işçilerinin de dikkatini çekmiştir. Gelip Andreas’ı o delikten (ana rahminden) sökercesine çıkarırlar. Andreas’ın elinde ağzına tıkıştırdığı pasta vardır. Bir kez pastanın kokusunu ve tadını almıştır, artık iflah olması mümkün değildir. Andreas fantazi evrenine geçiş deliğine ulaşmış ve kendince başarmıştır. Tabi özellikle önce yaşlıların sonra diğer insanların hafıza merkezlerini en çok etkileyen şey koku olmuştur. Andreas için sesin yarattığı anafor, koku kadar önemlidir ama şunu biliyoruz ki tüm duyu organlarımız içinde hafızayı ilk tetikleyen şey insanın kokuyla olan ilişkisi, koku hafızasıdır. Fantazi evrenine açılan delik bu kokunun taşıyıcısı olarak hafızaları çelmiştir bir kere.

Andreas ve arkadaşı gölge figür tutuklanır ama arkadaşını itiraflarından sonra bırakırlar. Gölge figür şöyle der:

Hepsi rastlantı. Benim hiçbir ilgim yok. Ben bırak dokunma dedim, o kırmak istedi. Benim fikrim değildi. Burayı seviyorum. Beni almanıza gerek yok.

Nitekim bu sözlerden sonra salınır.

Andreas Karar merkezine götürülür. Bir grup karar verici dışarıdadır. Oradaki kadın kendisine şöyle der:

İnsanların çoğu burada mutlu, Anderas.Güzel bir şehir olduğunu düşünüyorlar. İstedikleri her şeye sahipler. İnsanlar mutlu. İnsanların çoğu mutlu. Biz de bununla gurur duyuyoruz.

Pek çok şeye sahip olmak, istediğine ulaşabilmek ama tüm bunların içeriksizleşmesi kişiyi amaçsızlığa sürükler, mutluluk endeksini yapanların bilerek ıskaladıkları yer burasıdır.

Andreas’tan hiç ses çıkmaz, tepkisizdir. Onu geldiği yere postalamak üzere yine terk edilmiş benzin istasyonuna götürürler. Otobüs gelir, yeni bir müşteri getirmiştir. O müşteriye hissettirmeden otobüsün bagajına Andreas’ı tıkarlar. Otobüs yola çıkar ama yol çok sarsıntılıdır. Bagajın tavanından bir sürü hortum ve benzeri şeyler sarkmaktadır. Adeta bir canlının boşaltım organları gibidir de, o boşaltım organlarından Andreas’ı bir dışkı olarak dışarı çıkartacaktır sanki. Nihayetinde otobüs durur. Dışarıda rüzgarın uğultusu ve kar, atmosferi oluşturmaktadır. Andreas kapağı tekmeleyerek dışarı çıkar ve film biter. Hemen bu sahnelerin öncesinde ise Anne’yi yeni katılımcısıyla, Ingeborg’u yeni dondurma ısmarlayıcısıyla, bodrum katta yaşayan adam – gölge figürü yine o ilginç ayakkabısının içinde yerleri süpürürken görürüz. Her şey yolundadır, düzen sağlanmıştır. Düzensizliği yaratan birey ise dışarıya fırlatılmıştır. Ama arkada bir gölge figür bırakarak.

Bir anlamda Andreas, Standard kasabasını yalnız ve tek başına, Western formu korunarak terk etmiş (terk ettirilmiş) ve bilinmezliğe doğru yeni bir yola çıkmıştır.

1961 İstanbul doğumlu.
M.Ü İdari Bilimler mezunu.
İFSAK’la tanışması 1995.
2000 yılından itibaren temel ve ileri düzey fotoğraf eğitiminin yanı sıra çeşitli eğitim kurumları ve üniversitelerde ‘Fotoğraf Tarihi ve Kültürü’, ‘Kent Kültürü’, ‘Sinema’ üzerine dersler verdi.
Şu ana kadar gerçekleşen 5 kişisel sergisiyle beraber fotoğrafa eğitmenlik ve danışmanlıkla devam etmekte.
Çeşitli kurumlarda “Sinemada Görme Biçimleri” başlığıyla atölyeler yürütmekte.
İTÜ (İstanbul Teknik Üniversitesi) Güzel Sanatlar Bölümü’nde fotoğraf ve sinema dallarında öğretim görevlisi olarak çalıştı.
Şu anda da Fethiye’nin bir dağ köyünde bostanıyla uğraşırken; görüntüler üzerine düşünüp, okumaya, yazmaya ve anlatmaya devam ediyor.

Yorum Sayıları: 2

  1. Elinize sağlık, oldukça detaylı ve etkileyici bir anlatım olmuş filmi en kısa sürede izlemek istedim. Mutlu olma, sahip olma ve tüm bunların içeriksizleştirilmesi. Yazınızı okurken Etgar Keret’in “Kneller’in Mutlu Kampı” hikayesini anımsadım. İntihar edenlerin gittiği “öteki dünyada” geçen bir hikaye. Sanki farklı bir yer gibi görünmeyen ama herkesin bildiği farklılıkları olan bir yer. Sevgiler diliyorum.

    • Teşekkür ederim Alper Bey. Etgar Keret kitabı henüz okumadım ama merak ettim, alacağım. Sevgiler, kolaylıklar.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Filmlere Dair

Netflix Etkisi

Baştan söyleyeyim ben burada Netflix üzerine bir yazı yazma derdinde değilim. Zaten

İşe Yarar Bir Şey

Keçi çobanının evinin köşesinden sapıp aşağıya doğru yollandım. Yol kıvrıla kıvrıla kısa

Kuyu

Kendimi zaman zaman Claude Berri’nin “Jean de Florette” filmindeki kambur Jean’a benzetiyorum.

Yeniden Doğmak

İnsan dünyaya bir kez gelir de, kaç kez kendisinin yeniden doğumuna izin