Fotoğraf: Hatice Şenay Balioğlu

Sulukule İstanbul’dur

/

                                                                          Artık olmayan Sulukule’nin anısına,

Yuh olsun be! Ruhum hâlâ acı çekiyor be! Nasıl bir ruh bu anlamadım yahu! Terk-i dünya ettim güya, hâlâ Sulukule’de roman inadıyla dolaşmakta ruhum! Ah be mezarda da başıma bela be! 

Gırnatacı Sami’nin ruhu bir vakitler yaşadığı evin önüne dek geldi. Bahçede yalnız bir incir ağacı, incirin dibinde Sami’nin oğluna miras bıraktığı, kırk yıllık yayları pırtlamış koltuk, ayağı kırık ceviz sehpa, sehpanın üstünde üç şarap şişesi, yeşermemiş, kalık toprağın üstüne bırakılmış birkaç bira kutusu, kediler hafiften kafayı bulmuş olmalı, şişelerle sevişmekte… Yani Sulukule’de her şey Sami’nin bıraktığı gibi.

Ah bu tuhaf, sancılı ruh, ah!

Sokaklarda iplere asılmış çamaşır manzarası, ahşapların ve kâgirlerin, yani numaralanmış evlerin üzgün hafızası ve çocukları bekleyen asırlık çınar ağacı, hani bir dokunsan bin ah işiteceksin, az ötede terk edilmiş bir at arabası, kapı önlerinde sigara tüttüren, vaktinden önce kocamış, saçları oksijen sarısı gacılar, küfür kıyamet çocuklarına bağıranlar, öte yanda çocukların yaygarasını umursamayan gamsız analar, dövülüp de cami duvarına serilmiş yıprak halılar, salına salına dolanan badem gözlü, taş gibi kızlar, odalardan sokaklara taşan arabesk şarkılar, arada bir uyuntu bir tef sesi, hevesi kaçmış bir zil, ağlamaklı bir *pandele, bakma bu dokuz sekizlik gezintiye, o eski cümbüşler şimdi hayal, neşe-i muhabbet desen aynen öyle, yağmur hafiften, pabuçlara sarı bir çamur sırnaşmakta, romanlar aslında yıkıma mıkıma pabuç bırakmamaktan yana. Belediyeye de, başbakana da ateş püskürmeler gırla. Seçim yakın, baksınlar bakalım onlardan oy alabilecekler mi bu defa? Yok öyle köfte abicim, hem bizi Sulukule’den et, hem de oy iste, o ne âlâ!  

Nurgül Pembegül, kimseye çaktırmadan gözyaşlarıyla çıktı evden. Bugün günlerden ne? Mayısın ikinci pazarı, yani anneler günü! Şıpıdık terliklerini sürüye sürüye yürüdü, gelip geçen kimseye bakmadı, yüz vermedi birine bile, omuzlarını çökertmiş yüküyle birlikte bitişik evin bahçe duvarına çöktü. Anam öleli üç yıl oldu mu? Oldu. Ona Topraktepe’de bir mezar yaptırdık mı? Yaptırdık. Adasını paftasını parselini aldık mı? Aldık. Tapusunu? Onu da. Sonra mezarı başkasına sattılar mı? Sattılar. Anamın üstüne başkası gömüldü mü? Gömüldü. Anamın mezarı kayıp mı? Kayıp. 

Fotoğraf: Aynur Özgül Solak (2007)

Kıytırık bir yağmurun altında Sulukule vallahi ve billahi de hüzün deryası. Tırnak Memet, “ekmek yok, para yok, iş yok, sokakta kalıyorum” diyerek yoldan geçen yabancılara sarkmakta, hüznü yırtsa yırtsa plastik bidonda ritm tutan küçük kız yırtar, amma velakin o da ritmin içinde kaybolup kaybolmamakta henüz kararsız. Saksılardaki sardunyalar, begonyalar, camgüzelleri  kararsız. Şarapcı meyhanesinin sarmaşığı… Belkisi yok o da öyle. Bu yıl ilkyaz enikonu hayırsız. Kemancı Ali, yedi göbek Sulukuleli ve gözleri dumanlı gri, aynı zamanda şimdiki dernek başkanının babası, çok uğraştı kurtarsın diye mahallesini, hani nerdeyse çalmadık kapı bırakmadı, dil dökmedik muhterem zat, lâkin nafile. Sulukule yıkılacak ya da kaldırılacak, ikisi de aynı kapıya çıkıyor zaten, eski Sulukule yok olacak, romanlar Taşoluk denilen cehennemin bir bucağına alenen sürülecek.

Sulukule yağmurun altında bir kuş kafesi.

Kemancı Ali havayı koklayarak derneğin bahçesine girdi.         

Tuhaf ruh Sami, hayattayken olduğu gibi aksayan sol bacağını sürüye sürüye üst sokağa doğru seğirtti. 3645… 3643… 3562… Pandeleci kıllı Sami’nin evi değil mi bu? 3557… 3558… Bu da tepsi kıçlı Zarife’ninki. Yuh ulan, hepsini numaralamışlar evlerin. Yollayacaklar bizimkileri buradan. Ne yapar be bu çileli millet oralarda? Zati dokuzyüz doksaniki’de teşkilat bastı buraları, kırdılar evlerin kapılarını, sazları kırdılar, eğlenceyi engellediler, ekmek parasını. Güya fuhuş yaparmışız evlerde be. Ne fuhuşu be! Amirim, biz müzisyeniz be, canavar değiliz. Hem de yedi sülaleden be. Dedem ud çalardı, halam cümbüş, amcam namlı klarnetçi, babam has darbukacı… Ben amcama benzemişim, na şunacık çocuğum, klarnete yazıldım. İstanbul bizi bilir be. Bizden sorulurdu gazinolar. Adnan Pekak’a, Adnan Şenses’e çok çaldık be, çok! Sonracığıma Sibel Can’da buralardan çıkmıştır. Karagümrük iki adım, Karagümrük dedin mi Türkan Şoray bir, Sibel Can iki. Fuhuş bunun neresinde?  

Kuruçınar, Çalı çıkmazı, Neslişah, Zuhuri, surdipleri… Yıkılmaya hazır, tapulu, tapusuz evler, kirli sokaklar, kapkaç, tokar, diğer adıyla esrar, yoksunluğun katlanılmaz kokusu, parya muamelesi görmekten yorgun Sulukule ahalisi, usanık, ezgin ve olup bitenlerin sonucunda kindar. Aralarında yıkım olacak diye ruh halleri bozulup hastaneye düşenler, mal paylaşımı yüzünden birbirine girenler, cinayet işlemeye yeltenenler var. Anlayacağınız bizi birbirimize kırdıracaklar.

Fotoğraf: Aynur Özgül Solak (2007)

Hüzün birdenbire dağılıveriyor. Beyaz gelinliğiyle incecik, esmer güzeli bir kız evinden çıkıyor. Damat alesta, kapıda süslü mü süslü, fiyakalı bir araba, gelinin anası, kardeşleri camda, çocuklar bahçeye üşüşmüş, akrabalar sokağa dizilmiş, zurna yaman mı yaman, oynak, kıvrak bir hava serpiliyor üstlerine. Kız babası biraz alarga, belki yüzünü saklıyor, kaygılarını belki… Büyüdü de kızanı gelin oluverdi ne çabuk! Ne çabuk karışıverdi ele! Vay başıma!

Gelin arabasının kornası sabırsız, şöför abi, yani damadın kardeşi mutluluktan esri, sıkıyor havaya üç eli, şakası yok tabanca sahici, para zarfları atılıyor çocuklara, bir sevinç bir neşe, pembe ibikli horozun teki böbürlenerek dolaşıyor, biri çift kâğıtlı sarıyor, küçük bir kız çalmadan oynuyor, sen dur da namın yürüsün be Sultan mahallesi, ayrı gayrı yok herkes düğüne davetli.

Bir kadın eli uzanıyor usulca…

Sulukule yağmurdan kaçırılan bir kuş kafesi.

Kemancı Ali dumanlı gözleriyle kahveyi şöyle bir taradı. Allah verede bir gazeteci ya da bir televizyoncu düşmüş olsun… Yok, yabancı yok aralarında, oğlan bizim kız bizim, hem dernek hem kahve burası, pişpirikciler, tavlacılar azınlıkta, okeye sardırmış delikanlılar, çayların biri geliyor biri gidiyor, iki orta kahve, köpüklü olsun, bir de sade, Kemancı Ali gibi çoğu işsiz artık, çaresizlikten bir rivayete kanıp define bile aradılar su kuyularında, ne ki bir şey çıkmadı. Şimdi umut derme çatma evleri satıp buradan bir an önce fıymakta. Elli metrakare yeri ikiyüzbin liraya satıyorlar, tapuların nereye, kime gittiği belirsiz. Ola ki yakında milyarlık apartmanları dikecekler buralara. Bıçkın bir kadın dalıyor içeriye, dernek başkanına hesap sormaya gelmiş. Kahvenin bitişiğindeki top sahası kıraç, sol bekler, forvetler, kaleciler keşfedilme derdinde. Ali çok istemişti oraya okul yapılsın, çocuklar okusun, okusun da Sulukule’nin yazgısı değişsin, yoksulluk, cehalet bitsin. Kemancı Ali’yle Gırnatacı Sami’nin ağzı neredeyse bir: Tamam bilinçli değiliz, ama kabadayı da değiliz be cancağazım,  müzisyeniz biz, müzisyen!   

Bir gazeteci gelmiş olsaydı, Ali ilkin bir türlü kapanmayan yarasını gösterecekti elbette.

Nurgül Pembegül bir sigara yakıp kahırla soluklandı. Annem Neziha Erdem’in mezar yeri Tokmaktepe /4907. Cilt 33, sayfa 3. Sıra nosu 264 olarak kayıt düşüldü. Mezarın eni 1,20, boyu 2 metre. İsmail bey, yani mezarlıklar müdürü, onu her defasında kapısından çevirdi. Ah keltroş İsmail bey, romanım diye, di mi? Romanım, on çocukluyum, okuma yazmam yok, mangırım yok, kocamdan dayak yerim diye, di mi? İyi de ben de senin gibi insan değil miyim? Ha? Anamın başında dua edip içimi dökemez miyim? Dalgın bakışları köşede çalmadan oynayan kız çocuklarına takıldı, efelenmeye hazır civanım delikanlılar, işsizlikten sararıp solmuş herifler… Yarın diye bir şey var mı bizim için? Yeşile boyanmış tarihi çeşmenin tatlı mı tatlı suyunu da kestiler. Kahrol emi mezarlıklar müdürü!

Bak sur duvarları da ağıt dokumakta be ablam, binlerce yıldır neler gördüler, kimler geldi kimler geçti, kimler kovuldu bu şehirden, kimler hırstan, hınçtan delirdi, kimler ayaklar altında ezildi kimbilir? Biz ne ilkiz ne de sonuncuyuz be ablacım. Yaz bak, sen bunu aynen böyle yaz. Ah bir gazeteci düşecekti ki bu gün, Ali iyice bir döktürsün.

Sulukule ıssızlığın kucağında bugün.

Doğu Roma surları, Zuhuri sokak, Kuru Çınar, Çalı çıkmazı, Neslişah…

Ne arayan ne soran. İnsan hayatı **pilaçka, üstüne üstlük ***sipali nakka.

Mahalleli topyekûn düğüne hazırlanmaktaydı ki, Sami’nin ruhu incir ağacının dibine, yayları pırtlamış koltuğa bir güzel kuruldu, 3558…3681… 3713… onüç uğursuzdur malum… 3721, 3722… bir süre evlerin, sofaların, kırık camların çığlıklarını dinledi, şişenin dibinde birkaç damla şarap kalmıştı, şişeyi başına dikti, anılar ayaklandığında ruhların içip ağlayacağına kimse inanmazdı, sonra masada uyuklayan klarneti dudaklarına dayadı, şu bahçede ne cümbüşler, ne muhabbetler yaşanmış, yürekler nasıl da yıkanmıştı nağmelerle. Kediler kuyruklarını havaya dikip dikkat kesildi, çınar ağacı ürperdi, güvercinler takla üstüne takla, sibemoller uzayıp sokaklara dağıldı, Nurgül Pembegül bir an duraksadı, kemancı Ali yerinden sıçradı… Bu ses, bu klarnet, bu hovarda üfleyiş Sami ağabeyin üfleyişi değil mi?

Bu coşturan ve yürek yakan hava! 

Ali besmele çekti, oynatıyor muyum ne?

Evvel zamanda Sulukule sokaklarında, annem Neziha Erdem’in bu üfleyişe âşık olduğu rivayeti dolaşırdı. Klarnet turlamaya çıktığında babam öfkeden kudururdu da, imansız klarnet gene de bizim kapının önünde nöbete dururdu. Aşk mıydı? Rivayete göre aşktı. Aşk, ayrılıktı. Öyle de olsa annem Neziha Erdem hiçbir vakit sevdaya kıydı mı? Kıymadı? Kocam beni alsın diye kapılarda yattığında, ona acımadı mı? Acıdı. “Ben mesut olamadım, bari kızım olsun” diye güçbela razı etmedi mi babamı? Etti. Eee annem Neziha Erdem’e nasıl kıydılar peki? 

Taşlar silkindi, yıkıldı yıkılacak ahşaplar gidip geldi, rakamlar ayaklandı, 3721 güney batıya kanat açtı, 3722 kuzey doğuya, 3546 kıbleye indi, 3548 avazı çıktığı kadar bağırdı, ardına dek açık kapılar, pencereler çarpıp çarpıp kapandı, saksılar devrildi, sakız çamaşırlar iplere dolandı… yalnızca sokak soluğunu tutup dinledi. Nurgül Pembegül apacı inledi, ”Sami amca hortladı mı ne?”

Fotoğraf: Aynur Özgül Solak (2007)

Düğüne gidiyoruz, düğüne! Kimi evlerde bir telaş, kravat bağlamayı beceremeyenler, dudağına ruj beğenmeyenler, gözlerine sürme çekenler, yeşil, mavi, mor, allı güllü giysiler, erkenden kafayı tütsüleyenler…Umurunda mı? 

Oturamaz, yerinde duramaz oldu kemancı Ali. Baktı, kahvede kimsede tık yok. Her şey olağan, yani her zamanki höpürtüler, pul şakırtıları, acaba bizim iki göz haneyi kaça okuturuz hülyaları… Öyleyse bu sesi ondan başka duyan da yok. Öyleyse keçileri kaçırıyor usuldan usuldan. Bir ölü klarnet çalsın… Yok, daha neler! Ondan başka biri çıkıp da klarneti böyle çalsın… Onun da mümkünü yok. Ne ki aldanması da imkansız, kulağının pası ilk bu sesle silindiydi çünkü.

Esmer güzeli gelinle, mahcup damat salona girdiler, düğün Trakya karşılaması ile açıldı. Sami, kıvırta kıvırta, göbeceğini ata ata yürüyen Nurgül Pembegül’ün ardından hüzünle baktı. Ahh ah, anasının tıpkısının aynısı! Ne de güzel döktürüyor imansız! 

Nurgül ayırdına varmadan adımlarını ve bedeninin her yanını, Sulukule göğünü tutan ezgiye uydurmuştu. Öylece de yürüyüp ağlaya oynaya kahveye yollandı. Onun bu halini gören kemancı Ali, şaşkınlıkla uzun bir destur çekti, bu da mı oynattı ne? “Kız dur!” dedi, “sıyırdın mı balataları?” Anlamadan baktı ona Nurgül Pembegül, “Şey… şu şey var ya Ali abi, şu…”

Gözyaşı sağanağı, durmak bilmeyen, durmadan kıvrılan kalçalar, üzüntüsünü öfkeye dönüştürdü, sigarasını hırsla atıp Ali, pabucunun ucuyla ezdi, “Bak mezar lafı falan etme, çekemem bu gün, zırnık çekemem! Zaten kafayı yiyecem be bacım! Soluğu alan burada!”

“Yok be” dedi Nurgül, “onun için gelmedim. Sesi duyuyor musun, sesi?” 

Şimdi yerinde yeller esen Sulukule’de, Gırnatacı Sami, üflemenin en hasında almış başını gidiyordu o gün meçhule.

*pandele: Bir müzik aleti ; **pilaçka: Bedava, beleş; ***sipali: Para

*******************

Jale Sancak hakkında;

Yazmaya şiirle başladı. Şiirleri 80li yıllarda edebiyat dergilerinde,  radyofonik oyunları ise TRT radyolarında yayımlandı. İstanbul Televizyonunda yayımlanan süreli yayın ‘Ömrüm Ömrüm’ programında danışman ve metin yazarı olarak görev aldı. Dizi film senaryo çalışmalarında yer aldı. ‘Mırıl Mırıl Münevver’ adlı öyküsü TV Filmi olarak çekildi. Açık Radyo’da kültür sanat ve söyleşi programları hazırlayıp sundu. 

İlk  üç kitabı ise 1989 yılından itibaren Can Yayınları tarafından yayımlandı. Daha sonraki öyküleri Sel Yayıncılık, Doğan Kitap ve Kırmızı Kedi yayınevleri tarafından kitaplaştırıldı. 

2001 yılında Haldun Taner öykü ödülü ikinciliğine, 2014 yılında ‘Fırtına Takvimi’ adlı romanıyla ‘Duygu Asena Roman Ödülü’ne değer bulundu. ‘Belki Yarın’la Hep Kitap Yayınevine dahil oldu. Son kitabı ‘Uyanan Güzel’ gene Hep Kitap tarafından 2017 yayımlandı ve 2018 Attila İlhan roman ödülüne değer bulundu. 

Yapıtları Fince, Almanca ve Bulgarca dillerine çevrildi ve bu ülkelerde kitap olarak yayımlandı. Konuk yazar olarak Almanya’nın çeşitli kentlerinde edebiyat günlerine ve okumalarına katıldı. Selçuk Baran öykü ödüllerini düzenledi. Galapera Sanatevi’nin kurucusudur. Turkcell Akademi, Gergedan Kitapevi, Cadde Kültür Sanat, Galapera Sanat, Akademi Jurnal ve Yengeç Sanatevinde yazarlık ve edebiyat dersleri vermektedir. Halen Varlık dergisinde düzenli olarak öykü türü üzerine yazılar yazmakta, ‘Yeni Öyküler Arasında’ başlığı altında öykü değerlendirmeleri yapmakta ve yeni öykücülerin öykülerini yayımlamaktadır.

Tiyatro oyunları da yazan Jale Sancak, 2015 yılında Tiyatro Kara Kutu’da yazdığı tek kişilik oyunu yönetti ve oynadı. Sait Faik’in öykülerinden oyunlaştırdığı ‘Bir İnsanı Sevmekle Başlar Her Şey’ oyunu ise, 2018-2019 tiyatro sezonunda Tiyatro Kara Kutu tarafından sahnelenmiştir.


İFSAK Blog sayfalarına konuk olan ve yazısını dijital ortamda paylaşan yazar.

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Edebiyat

Çımacı ve 52 Hertz

İskelenin vapura açılan kapısını kapatmış, arkasına bakmadan gitmiş, halatı çözüyordu. ardında birini

Demiryolu Ağrısı

adam bir eliyle demiryolu köprüsünün korkuluğuna tutunmuş aşağı bakıyor. adam, benim çocukluk