Yusuf Razi Bel (1870-1947)

/

Vakti zamanında satın almış olduğum 20 Eylül 1913 tarihli L’Illustration dergisinde ilginç bir fotoğraf karşıma çıkmıştı. Fotoğrafın klişelerden basıldığı döneme ait, Edirne’de bayram yerini gösteren bir fotoğraf. Altında “Kötü günlerin hızlı unutkanlığı” yazıyordu, tabii Fransızca… Savaştan çıkıp bayram kutlayan bir millet, demeye getiriyordu herhalde…

Fotoğrafı bayram yeri yazımda kullanmayı düşünürken, sağ alt köşesinde küçük puntolarla yazılmış bir bilgi gözüme çarptı: “Phot. Youssouf Razi bey.” Hiç duymamışım, böyle bir fotoğrafçı mı varmış? Başladık “Yusuf Razi’ bey de kimmiş acaba sorusuna cevap aramaya.

Yusuf Razi kardeşleriyle. Soldan Vedat (Tek), Yusuf Razı (bel), Nezihe ve Feride.

O kadar da bilinmeyen bir kişi değilmiş Yusuf bey… İnternette ve Seyit Ali Ak’ın kitabında bulduğum bilgilere baktım önce. Şöyle bir portre çıktı ortaya. Yusuf Razi Bel 1870 doğumlu. Soyadı olarak Bel’i almış, ama Arkitekt dergisinde yer alan bir yazısında nedense Demirbel soyadını kullanıyor. Kendileri Trabzon, Diyarbakır, Adana ve Bağdat valiliklerini yapmış Giritli Sırrı Paşa (1844-1895) ile bir dönemin ünlü kadın şairi ve bestecisi Leyla Saz hanımın oğlu, mimar Vedat Tek’in ağabeyi oluyorlar. Amcazadeleri “İleri” soyadını alacak olan bir dönemin entellektüelleri: Celal Nuri, Suphi Nuri ve Sedat Nuri. Yusuf Razi Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra Paris’te mühendislik eğitimi görüyor. 1908 yılında Rumeli vilayeti müfettişi oluyor. İkinci Meşrutiyet’ten sonra çıkan Resimli Kitap ve Şehbal dergilerinde yazıyor. Bu arada Paris’te yayınlanan Illustration ve Berlin’de yayınlanan Illustrirte Zeitung dergilerinin Türkiye muhabirliğini üstleniyor. Yusuf Razi, annesi Leyla Hanım’ın anılarını da Fransızca’ya tercüme ederek Paris’te Le Harem Impérial adıyla yayınlıyor.

Yusuf Razi annesi ve kardeşleriyle.

İşgal Dönemi

Yusuf Razi, 6 Temmuz 1915’de Enver paşa’nın da isteği ile Ömer Seyfettin, Ahmet Yekta (Mardan), Hamdullah Suphi (Tanrıöver), Nazmi Ziya, İbrahim Çallı, Orhan Seyfi (Orhon), Mehmet Emin (Yurdakul) gibi aydınların aralarında bulunduğu bir heyet ile Çanakkale cephesine gidiyor. Geziden döndükten üç ay kadar sonra, Tanin gazetesinin 2 Kasım 1915 tarihli sayısında yayımlanan “Arıburnu Cephesinde” başlıklı yazısında, bu gezi sırasında tanıklardan dinlediği kahramanlık öykülerini aktarıyor.

İşgal döneminde ise kısa bir dönem İstanbul’un Belediye Başkanlığı’nı üstleniyor (5 Aralık 1920- 23 Şubat 1921). 1921 yılında bütün görevlerini bırakarak yazarlığını sürdürüyor, çeviriler yapıyor. 1923 yılında Türk Seyyahin Cemiyeti’nin (şimdi Turing Kulüp) kurucuları arasında yer alıyor. 1930 yılında Son Posta gazetesi Yusuf Razi beyin o günlerde neler yaptığını şöyle özetliyor: “Yusuf Razi Bey şimdi ticaret ile meşgul olmakta ve imkan buldukça da bazı Avrupa mecmualarına İstanbul mektupları yazmaktadır.”[1] 1947 yılında İstanbul’da yaşama veda eden Yusuf Razi bey hakkında yazdığı yazıyı Seyit Ali Ak şöyle noktalamış: “Yusuf Razi Bel, Fransa’ya yolladığı yazı ve fotoğraflarla Türkiye’nin tanıtımına katkıda bulunmuştur. Fransa’da yayınlanan L’Illustration mecmuasının Türkiye muhabirliğini yapan bir fotoğraf gönüllüsüdür. İşgal altındaki sokak olaylarının yanı sıra İstanbul’u ve İstanbul’da meydana gelen biçimsel değişimleri belgeleyen bir fotoğraf arşivi kurmuştur.”[2]

Sırrı Paşa, oğlu Yusuf Razi, damadı Mehmet Ali Ayni (1911)

Kızıltoprak Anıları

Hepsi bu kadar mı, diye düşünürken, Leyla Saz’ın ailesinin kitaplarına başvurmak aklıma geldi. Ali H. Neyzi ve Nezih H. Neyzinin büyük dayıları oluyor Yusuf Razi. Önce Nezih H. Neyzi’nin kitabından başlayalım. Kızıltoprak Anıları adlı kitabında Nezih bey aile tarihini yazmaya soyunuyor. Bunun için de sık sık Yusuf Razi Bel’in notlarına, anılarına, evraklarına başvuruyor. Ben burada aile tarihini bir yana bırakıp, sadece Yusuf Razi Bel ile ilgili bölümlerden alıntılar yapacağım. Şöyle anlatmaya başlıyor Nezih H. Neyzi: “Yusuf Razi bey çok ufak tefek bir kimse idi. Her halde annesine çekmiş, çünkü Leyla hanım da ufak tefekti. Yusuf dayı her zaman devrine göre şık giyinir ve hep ütülü ve tertipli idi.” Yusuf Razi’nin eğitimi ve sonrasıyla ilgili olarak da şunları yazıyor: “Yusuf dayının babası Sırrı Paşa onu Paris’e mühendislik okumak için lalası ile göndermiş. Taharet ibriğini ve takunyalarını lalası taşırmış. Sonraları lalasını geri göndermiş ve bir Fransız ile evlenmiş. Marie Belle isminde olan bu hanım kendisinden çok daha uzun boylu ve iri bir kadındı.”

Yusuf Razi bey ile ailecek sık görüşüldüğünü belirten Nezih Neyzi, Leyla hanımın kışları genellikle oğlu Yusuf Razi’nin Nuruosmaniye’deki köşkünde, kendisi için ayrılmış odasında oturduğunu söylüyor. Ardından Yusuf Razi ile ilgili bilgiler vermeye devam ediyor:

Yusuf dayı resim çekmeye meraklı idi ve Illustration diye bir Fransız dergisi için resim çeker, yollarmış. Bir resim çekmesi gayet uzun sürerdi.

Şişhaneye tramvay hattı döşeniyor (Foto: Yusuf Razi)

İstanbul Şehremini Yusuf Razi bey

Kitapta Yusuf Razi beyin İstanbul şehremini oluşuyla ilgili de ayrıntılı bilgi var:

“Yusuf Razi bey, İstanbul işgali süresince bir ara Şehremini olmuş. Yani Padişah onu belediye başkanı tayin etmiş. Babıâli ve eski İstahbul tarafı Fransız işgal bölgesi imiş. Eşi de Fransız olduğu için her halde onlarla daha iyi görüşebilir diye ve aynı zamanda Leyla hanımın oğlu ve İsmail Paşa’nın torunu olduğu için padişaha yakın görüldü her halde. Yukarıda da yazdığım gibi Yusuf dayı çok kılı kırk yaran bir insan. Belediye başkanı olunca babamı davet etmiş ve gayet önemli bir tavırla: ‘Muzaffer, oğlum. Bu kapıcılara ne kadar bahşiş vermek lâzımdır acaba?’ diye sormuş. Fransızlar, Babıâli’yi işgal edeceklermiş ve Yusuf Razi bey bunun ne kadar yanlış olacağını Fransız komutanına izah eden mektubun kopyası bende duruyor.”[3]

Galata Köprüsü ve eski Kadıköy iskelesi. Önde Nilüfer vapuru. 1920. (Foto: Yusuf Razi)

Nezih H. Neyzi, kitabında, Ervüment Ekrem Talu’nun, Yusuf Razi’nin ölümünden sonra TTOK Belleten dergisine yazdığı bir makaleyi de almış. Bu makalenin ilgi çekici bölümlerini aktarıyorum: “[Yusuf Razi bey] Fransızcayı ana dili gibi bilirdi,  (…) Eski mühendis mektebindeki talebesi de onun iyi bir hoca olduğunu söylerdi. Güzel sanatlardan ve bilhassa musikiden pek iyi anlardı. Frenklerin dilettante tabir ettikleri sanat aşıklarından biri idi. Bu aşkiyle kendini yabancılara da tanıtmış ve sevdirmişti. Garbin en lüksek ilim, fikir, ebebiyat ve sanat adamları ile mektuplaşırdı. Harpten evvel senelerce, Fransa’da çıkan Illustration mecmuasının Türkiye muhabirliğini etti. Oraya muntazaman gönderdiği yazı ve fotoğraflarla yurdunun ve milletinin en güzel propagandasını yaptı.”

Illustration dergisinde “31 Mart Vakası” fotosu. (Yusuf Razi (8 Mayıs 1909)

Lara Feneri

Nezih beyin kardeşi Ali H. Neyzi ise Lara Feneri adlı anı kitabın da ilk yazıyı “Madam Yusuf Razi Bel”e ayırıyor. Yusuf Razi beyin Fransız eşi evlenince sözde Müslüman olmuş, ama herkes onun Katolik kilisesine devam ettiğini bilirmiş. Madam Razi’ye ait çok hoş anılar var ama biz onları geçip eşine dair bildiklerimize ne katabiliyoruz diye bakalım. Örneğin, Yusuf Razi beyin soyadının neden Bel olduğunun cevabı da var: “Yusuf Razi  Bey eşine öylesine aşık olmuş ki, Cumhuriyet döneminde soyadı almak zorunlu kılındığında Yusuf Razi Bey hep ‘Ma belle’ (yani güzelim] diye çağırdığı karısından ilham alarak soyadını ‘Bel’ diye almış. O dönemde yabancı deyimlere, hele Arapça kökenli ‘beyzade’ türünden isimlere izin verilmezmiş. Ama toprağı bellemeğe yarayan bir aleti kendine soyadı alan bir kişiye kimse karşı gelememiş.”[4]

Sultanahmet Mitingi. Foto. Yusuf Razi. Illustration 12 Ekim 1912

Yazımıza eşlik eden fotoğrafların büyük çoğunluğunu Cengiz Kahraman Arşivi’nden aldık. Bazılarını ise Nezih H. Neyzi’nin kitabından taradık. Bu fotoğraflardan da anlaşılabileceği gibi, Yusuf Razi bey hiç de yabana atılacak bir fotoğrafçı değil. Çektiklerini koruduğu bir arşivi varsa, bugüne kalmış mıdır, kalmışsa nerededir? Yoksa, şu vakte kadar niye bir tanrının kulu çıkıp eski dergileri tarayarak onun fotoğraflarını toplamamıştır ki? Ya da topladı da ben mi bilmiyorum acaba?

1934-35 yıllarında Yusuf Razi bey, Nuruosmaniye’deki konağın çalışma odasında. Nezih H. Neyzi kitabında bu fotoğrafın çekiliş öyküsünü de anlatıyor: “Yusuf dayı resme çok meraklı ve titizdi. Bu resmin çekilişini hatırlıyorum. Dayım Sırrı ile Leyla hanımı ziyaretine gitmiytik. Leyla hanımın resmini çektikten sonra dayım Yusuf beyin de resmini çemqkmek istemişti. Çalışma masasını çok karışık bulan Yusuf dayı daktilosunu dosyasını yerleytirip masanın başına geçmiş ve düşünür bir poz almıştı. “

Kaynakça

  1. Son Posta, 30 Temmuz 1930.
  2. Seyit Ali Ak, (Erken Cumhuriyet dönemi) Türk Fotoğrafı, Remzi Kitabevi, İstanbul 2001, s.35.
  3. Nezih H. Neyzi, Kızıltoprak Anıları, Peva Yayınları, İstanbul 1985.
  4. Ali H. Neyzi, “Madam Yusuf Razi Bel,” Lara Feneri (Çakıp Sönen Anılar) içinde, İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul 2003.

DTCF Tiyatro Kürsüsü’nü bitirdikten sonra, aynı alanda öğretim üyesi olarak görev yaptı. Üniversiteden ayrıldıktan sonra reklam ve senaryo yazarlığı, yayıncılık, editörlük, radyo programcılığı gibi işlerde çalıştı. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nun dramaturg kadrosunda yer aldı. Halen serbest araştırmacı ve yazar olarak çalışmalarını sürdürüyor. 1990 yılından bu yana tiyatro, sinema, günlük yaşam tarihi gibi konularda otuzu aşkın kitabı yayımlandı. Akçura, birçok projede danışman olarak yer alması yanı sıra çeşitli sergilerin de kuratörlüğünü üstlendi. Halen yazılarını dergiler ve internet siteleri üzerinden sürdürmektedir.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Garip Bir Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz,Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi …Anlaşılan sonbaharKimimiz paltolu,

Yeni Dönem Fotoğraf

Son dönem yaşadığımız salgın ile birlikte fotoğrafın geleceğini düşünmek ve nasıl şekilleneceğini