Amatör Fotoğrafçının “Yassah Hemşerim” Çilesi

//

Hasan Pulur’un Milliyet Gazetesi’nde 3 Şubat 2013 yılında yayımlanan “Yassah Hemşerim!” başlıklı köşe yazısından alıntıdır:

“Türkçenin en yaygın kullanılan deyimi “Yassah, hemşerimdir!”
Nöbetçi askerlerden gelen bu deyim günlük yaşantımıza girmiştir.
“Yassah hemşerim!” günlük hayatımızın hemen her bölümünde vardır, Osmanlı’dan beri...
...
Bugünlerde Osmanlı modası var ya, bakalım ceddimiz Osmanlı da neleri yasaklamış?
Osmanlı’da Müslümanların fotoğrafla uğraşmaları “yasak” olduğu için fotoğrafçılık gayrimüslimlere kalmıştır.
Kimlere mi?
Yazarsak “ırkçı” derler.
Kahvelere ayakkabı boyacılarının girmeleri yasaktır.
Padişahın belirttiği fermana aykırı elbise dikmek terzilere yasaktır.
Bekârların İstanbul’a girmesi yasaktır.
Kadınlarla erkeklerin toplu taşıma araçlarına bir arada binmeleri yasaktır.

Osmanlı’dan sonra Cumhuriyet döneminde de yasaklar sürer, hatta yenileri eklenerek.
Ankara’da hamallık yapmak yasaktır. (1936)
Üsküdar’da keçi gezdirmek ve satmak yasaktır. (1933)
Memurların öğrencilik yapmaları yasaktır. (1941)
Resmi araçlara kadın ve çocukların binmesi yasaktır. (1945)
Üniversite profesörlerinin siyaset yapmaları yasaktır. (1953) 
...
Diyeceksiniz, dinleyen kim?
“Belediye yasağı üç gün sürer!” lafı boşuna mı söylenmiştir.
Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın “Yasaklar” oyunu unutulur mu?”

27 Mart 2021’de İFSAK’ın 54. Olağan Genel Kurulu’nda seçilen yeni yönetim kuruluna başarılar diledikten sonra temenniler bölümünde söz alarak, yeni yönetimden amatör fotoğrafçılara özgürce fotoğraf çekmelerini sağlayacak iklimi oluşturmaları konusunda bir çağrıda bulundum. Çünkü eğer slogan “Birlikte üretelim, birlikte paylaşalım, birlikte yönetelim”se ve bu önermede üretmenin yolu tıkanıyorsa, paylaşmak ve yönetmeye çok fazla yer kalmadığı kanaatindeyim.

Özgürce üretmek amatör fotoğrafçının hakkı… Ve bu özgürlüğü sağlamak konusunda da Türkiye’de amatör fotoğrafçıyı destekleyen en kadim kurum olan İFSAK’a önemli görevler düşüyor.

Sokak Fotoğrafçılığı, fotoğrafa yeni başlayan birçok amatör fotoğrafçı tarafından tercih edilen, uygulamada pratik gibi görünse de, çalışma koşulları göz önünde bulundurulduğunda pek de kolay olmayan bir tarz olarak öne çıkıyor. Her ne kadar sokak fotoğrafçılığı, zaman zaman belgesel fotoğrafçılık ya da fotojurnalizm tarzlarının alanına da girerek, çok tartışılıyor olsa da, amatör fotoğrafçılar boyunlarında fotoğraf makineleriyle Karaköy’de, Eminönü’nde, Süleymaniye’de, Tarlabaşı’nda, Üsküdar’da, Kadıköy’de veya Fikirtepe’de bir kare yakalayabilmek için sokakları arşınlıyorlar. Söz konusu İstanbul olunca, dünyanın birçok ülkesinden sokak fotoğrafçıları da bu sokaklara “cennet” gözüyle bakıyor. Ancak, son zamanlarda amatör fotoğrafçıların sokaklarda yaşadıklarını göz önünde bulunduracak olursak, artık bir “cennet”ten söz edebilmemiz pek mümkün değil…

Şimdi tam da bu noktada, yazının burasına kadar gelmiş olanlara, “Ama şu… Ama bu… vs.” tartışmalarına başlamadan önce işin etik, hukuki vs. birçok noktasının bilincinde olduğumu belirtmek isterim. Kişisel olarak sokak fotoğrafının hammaddesinin insan olduğuna inanıyorum ve elbette ki, bu insanların haklarına sonuna kadar saygı duyuyorum. Bugün ülkemiz de dahil olmak üzere birçok ülkede kamusal alan olarak nitelendirilen sokakta kişilerin rızası olmadan fotoğraflarının çekilmesi gerek KVKK, gerekse özel hayatın mahremiyetini ihlal açısından kanun önünde suç teşkil etmektedir. Ayrıca, “Fotoğrafını çekerken bana baktı, güldü, onay verdi…” gibi iddialar da hukuk önünde bir anlam ifade etmiyor. Bugün içtihatlara baktığımızda fotoğrafı çekilen kişinin yazılı bir onay vermesi gerektiği gayet açıktır.

Etik açıdan değerlendirecek olursak, sokak fotoğrafçısının, insanı utandıracak, küçük düşürecek, aşağılayacak bir kareyi çekmemek konusunda bir hassasiyet geliştirmesi gerekir diye düşünüyorum. Fotoğrafının silinmesini talep eden bireyin bu rızasının, hiçbir tartışmaya mahal vermeden yerine getirilmesi ve kendisinden özür dilenmesi gerektiğine inanıyorum.

Kaldı ki bu konuda hukuki açıdan çok fazla kaynak mevcut. Hatta sizlere Aristo Yayınevi’nden çıkan Doç.Dr. Armağan Ebru Bozkurt-Yüksel’in Sokak Fotoğrafçılığı ve Kişisel Verilerin Korunması adlı kitabı önerebilirim. Kitabın sadece bu bölümü bile sokak fotoğrafçısının aslında ne kadar da ince buz üstünde yürüdüğünü gösteriyor: 


... Amaç sanatsal, bilimsel olsa da fotoğrafı çekilen kişinin kendi görüntüsü üzerinde kişilik hakkı olduğundan eğer ilgili kişinin yüzü gözükecekse açık rıza alınması gerekmektedir. Kişinin fotoğrafının çekilmesini istememe hakkı vardır. Dolayısıyla sanatsal veya bilimsel amaçlı fotoğraf çekimlerini fotoğrafın kişilik haklarıyla olan ilgisi nedeniyle istisna kapsamına sokmak mümkün değildir. Pratikte söz konusu olabilecek çeşitli durumlar bakımından örneklerden faydalanılabilir. Örneğin sokakta dolaşan bir fotoğrafçının herhangi bir kişiye odaklanmadan bir başka deyişle ön plana çıkarmadan örneğin kalabalık bir meydanda tesadüfen oradan geçenlerin yüzleri görünse de sanatsal amaçla fotoğrafını çekmesi durumu istisna kapsamında değerlendirilebilir [63]. Bununla birlikte her somut olaya göre durumu değerlendirmek gerekir. Ayrıca her durumda fotoğraf, fotoğrafı çekilen kişinin onur veya haysiyetini zedeleyici şekilde olmamalıdır [64]. 

Yüzleri görünmeyecek şekilde, arkalarından veya flu/belirsiz bir şekilde insan topluluklarının fotoğraflanmasında genellikle fotoğrafın kişisel veri niteliği ya da kişinin kimliğini belirleyici özelliği zaten yoktur. Ancak elbette kişinin yüzü gözükmese de örneğin vücudunda bulunan bir dövmenin görülmesi o kişiyi belirli kılabilir. Bu durumda açık rızaya ihtiyaç vardır. Küçük bir insan topluluğunun, bir grup halinde toplanmış insanların yüzleri görünür şekilde fotoğraflarının çekilmesinde örneğin kaldırımda gitar çalan ve şarkı söyleyen bir grubun fotoğrafının çekilmesinde ya da sokakta bulunan pek çok kişinin önünde belirli bir kişiye odaklanarak yüzü görünür şekilde çekilmesinde ise durum farklıdır. Burada fotoğraf çekimi için izin/rıza alınması gerekir. Böylelikle grubun içinde fotoğrafının çekilmesini istemeyen varsa çekim için izin istenmesinden sonra kameranın açısından çıkmak için kenara geçebilir. Açık rızanın yazılı olmasına gerek yoktur. Pratikte uygulanması zor olsa da fotoğrafçının yanında kısa, yazılı bir fotoğrafın çekilmesine ilişkin rıza formu taşıması daha sonra ispat sorunu yaşamaması açısından önerilir [65]."

Ancak bu yazının konusu sokak fotoğrafçının kadrajına giren bireylerin haklarıyla ilgili değil. Konumuz “kamusal alan” dediğimiz bölgelerde, fotoğraf çekerken ilgili ilgisiz güvenlik görevlisi, zabıta, vs. kişilerin kerameti kendinden menkul bir biçimde “Yassah hemşerim” mottosuyla araya girmeleri… Üstelik bu müdahalede bulunurken fotoğrafçıya herhangi bir neden, kanun, yönetmelik, tüzük vs. sunma bilgisi olmadan yalnız ve yalnızca “Biz emir kuluyuz, amirlerimizden böyle talimat aldık.” bahanesine sığınmaları.

Bu yazıyı yazmaya karar verdiğimde birçok sokak fotoğrafçısı ile konuştum ve yaşadıkları “Yassah hemşerim” vakalarını bana anlatmalarını istedim.

İstanbul sokaklarında…

Kimi zaman güvenlik görevlisi, kimi zaman belediye zabıtası, kimi zaman da polisin müdahale ettiği bu örnekleri burada paylaşmadan önce sizlere Karaköy ve Eminönü arasında bulunan Haliç Metrosu’nda 2017 yılında yaşadığım bir olayı anlatmak istiyorum. 

Köprünün Eminönü’ne ve Karaköy’e bakan iki seyir terası bulunuyor. Eminönü yakasından baktığınızda bir tarafında Yeni Cami ve Galata Köprüsü, Süleymaniye Cami manzarası, diğer tarafında ise Unkapanı Köprüsü ve uzaklarda Yavuz Selim Cami’ne uzanan bir İstanbul perspektifiyle karşılaşıyorsunuz. Öteki yakada ise Galata Kulesi ve Perşembe Pazarı ile, diğer tarafta Sokollu Mehmet Camii ve Kasımpaşa’ya kadar olan güzellik sizi bekliyor. Doğal olarak İstanbul’un bu güzelliğini fotoğraflamak ve bu görkemli manzarayı sosyal medyada vs. paylaşarak ne kadar güzel bir şehirde yaşadığınızı göstermek istiyorsunuz. Fotoğraf makinenizi kaldırdığınızda yanınızda bir güvenlik görevlisi bitiyor ve “yassah” diyor. Ama neden? Yanıt klasik, “Bize verilen talimat böyle!..” Etraftaki uyarı ve yasak işaretlerini gösteriyorsunuz. Bunların arasında fotoğraf çekmenin yasak olduğuna dair bir uyarı vs. yok diyorsunuz. Yanıt, “İzin almanız gerekiyor. Biz emir kuluyuz.” Bazı durumlarda bu müdahaleler daha “kabaca” da olsa en azından bu nezaketin yüzü suyu hürmetine makinenizi çantanıza koyuyorsunuz ve manzaraya son bir kere daha bakarak evin yolunu tutuyorsunuz.

Başıma bu olay geldikten sonra bu durumu sosyal medyada paylaştım. İşin ilginç yanı, bu tavırla karşılaşan birçok “sokak fotoğrafçısı” dostum, belki de bu durumdan o kadar yılmışlar ki, mücadeleme destek olmadılar. Sosyal medyada dönemin İstanbul Belediye Başkanı Mevlüt Yüksel’i de etiketleyerek yapmış olduğum paylaşımlar, dikkat çekmiş olacak ki, Beyaz Masa’dan şikayetimle ilgili burada da görmüş olduğunuz resmi yazıyı aldım. Şimdi metnin şu bölümüne dikkatinizi çekiyorum: 

… Raylı sistem hatlarındaki istasyon ve araçlarda ticari/eğitim amaçlı çekimler izne tabii olup bunun dışında yapılan çekimlerle ilgili bir yasak söz konusu değildir…

Açık ve seçik olarak ticari/eğitim amaçlı çekim yapmıyorsanız, güvenlik görevlilerinin size müdahale etme hakları yok. Hatta kendileri de müdahale etmemeleri konusunda uyarılmışlar. Tam da bu noktada soru şu: Peki, güvenlik görevlileri sizin ticari/eğitim amaçlı çekim yapıp yapmadığınızı nasıl ayırt edecek? İşte karmaşa da tam bu noktada başlıyor. Çünkü elinizdeki fotoğraf makinesi, güvenlik görevlisi tarafından “profesyonel” olarak algılanıyor. Hele bir de tripod varsa işin içinde maazallah vay halinize. Dolayısıyla, güvenlik görevlisinin baştan “yassah” demesi meseleyi en kestirmeden çözüyor.

Yine hukuki açıdan “Kamusal Alanda Sokak Fotoğrafçılığı” konusuna Doç.Dr. Armağan Ebru Bozkurt-Yüksel’in kitabından örnek verecek olursak;

... Sokak fotoğrafçılığında fotoğrafın çekildiği alan önem taşımaktadır. Kamuya açık ve kamusal bir alanda fotoğraf çekilmesi mümkündür. Bir alan kamuya açık olsa da kamusal alan değil özel alan olabilir [92]. Kamusal bir alanda binaların, insanların fotoğrafları çekilebilir. Örneğin mimari bir eserin fotoğrafı çekilirken tesadüfen oradan geçen ancak fotoğrafın esaslı unsuru olmayan insanların da fotoğrafta yer alması söz konusu olabilir. Ticari amaçlı olmayan bu fotoğraflarda arka planda görünen kişiler bakımından Kişisel Verilerin Korunması Kanunu’nun 28(1)(c) maddesindeki istisna kapsamından yararlanılabilir [93]. Yine de her somut olayın özelliğine göre durumu değerlendirmek gerekir. Elbette kamusal alanda fotoğraf çekiminde rahatsız etme, kişilerin sürekli olarak izlendiği hissinin uyandırılması hukuka uygun değildir [94]. 

Yargıtay’ın yukarıda bahsedilen kararında geçen başka bir kısmında şu ifade yer almaktadır: “Bir kişinin bir rastlantı sonucu, ayrıntı olarak içinde bulunduğu bir fotoğrafın bir sergide veya sanatla ilgili yayınlarda umuma arz edilmesi halinde izin alınmadığının öne sürülmesi “hakkın kötüye kullanılması” olarak nitelendirilebilir (M.K. m.2/2). Ancak, kişinin dış görünüşünün ayrıntı olarak da olsa içinde bulunduğu fotoğrafın “ticari amaçlarla, reklam yoluyla kamuya sunulmasında izin alınmaması hukuka aykırılığı oluşturmalıdır; iznin alınmadığını ileri sürme hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirilemez. Çünkü bu nitelikteki bir olayda “kişinin korunmaya değer bir çıkarı olmadığını” söylemek olanağı yoktur [95].” 

Sokak fotoğrafı çeken iki arkadaşım Kadıköy, Fikirtepe civarında çekimdeler… Önde yıkık bir gecekondu enkazı, aşağı yukarı 50 metre kadar arkasında da gökyüzüne yükselen gökdelenler… Fotoğraf makinelerini doğrultup bir iki kare çekiyorlar ki, arkadaki gökdelen rezidanslardan birinin güvenlik görevlisi yaldır yaldır koşarak geliyor. Koşarken de elini, kolunu sallayarak evrensel “yasak” işaretini yapıyor. Kan ter içinde fotoğrafçıların yanına geldiğinde fotoğrafların silinmesini ve çekim yapılmamasını istiyor. Neden? Bina yönetimi izin vermiyormuş. Arkadaşlar, öndeki yıkıntıyı çektiklerini ifade etseler de güvenlik görevlisi nuh diyor, peygamber demiyor. Sonuç tatsızlık…

Bir başka örnek ise İFSAK Genel Kurulu sırasında yaşadığı durumu benimle paylaşan bir ağabeyimiz. Küçükçekmece’de, sahildeki o meşhur rüzgarda eğrilmiş ağaçların orada objektifini denize doğrultmuş çekim yaparken iki güvenlik görevlisi geliyor ve Medya A.Ş.’den izni olup olmadığını soruyorlar. Neden? Sahilde çekim için Medya AŞ’den yazılı izin gerekiyormuş. Düşünün, ortada bir özne, model vs. yok. Sadece ağaçlar ve Marmara Denizi. Ama bu fotoğraf için dahi izin almanız gerekiyor. Ne hoş değil mi?

Gelelim tripod konusuna…

İşin içine tripod girdi mi çileniz katmerleniyor. Öyle ki, boyu bir karış olan mini tripodlar bile zaman zaman füze rampası muamelesi görüyor. Düşük ışık koşulları, uzun pozlama, optik yanılsama ile mimari nesnelerle ay fotoğrafı, ya da timelapse çalışması yapacaksanız tripod kullanmanız teknik olarak şart…

İlk örnek Sarayburnu’ndan… Tripodla ay çekimi yapılıyor. Hemen karşıda Çamlıca Camii. 3-4 fotoğrafçı sabırla ayın doğmasını beklerken güvenlik görevlileri geliyor. Çekim yasak… Tripodla çekim yapamazsınız, elde yapın. Anlaşılan tripod olunca kurallar biraz gevşiyor ve en azından elde çekime müsaade geliyor. Ama teknik olarak mümkün değil ki… Güvenlik görevlileri, aynı tirada başlıyorlar, “Ağabey biz emir kuluyuz ne yapalım?”. Fotoğrafçılar arasında bulunan bir arkadaşımız basın kartını çıkartarak, “Ben gazeteciyim.” diyor. Görevliler: “O zaman bu ağabey çekebilir… Diğerleri çekemez.” Güler misin, ağlar mısın?

Dolmabahçe sahili… Saraydan epey uzakta tripod kurulmuş, Boğaz’ın karşısında doğru kadraj, doğru ışık bekleniyor. Sarayın polisleri koşarak geliyorlar, “Burada çekim yasak!”… Neden? “Sarayı çekemezsiniz!” Fotoğrafçı dostumuz, “Ben sarayı çekmiyorum ki, siz de görüyorsunuz hem saraydan çok uzaktayım, hem de objektifim denize doğru…” Polisler, “Amirimizin talimatı, çekim yapamazsınız.” Fotoğrafçı, “O zaman amirinize tekrar sorun, ben çekim yapacağım. Hangi yasa, hangi mevzuatla yasakmış?” diye üsteleyince telsiz trafiği başlıyor ve amir izin veriyor. Polisler, “Hadi yine iyisiniz, amirimiz izin verdi.” diyorlar. Keyfiyete bakar mısınız?

Örnekler sadece İstanbul’la da sınırlı değil…

Türkiye’de uzun zamandır yaşayan bir İngiliz arkadaşım telefonda anlattı. Yer İzmir Saat Kulesi’nin olduğu meydan. Arkadaşım fotoğraf çekerken zabıta geliyor, neden fotoğraf çektiğini soruyor, “no photo!” diyor. Yine o civarda Kemeraltı çarşısına doğru giderken, mağazalardan çıkan güvenlik görevlileri, vs. Fotoğraf çekmesini engellemeye çalışıyorlar. Pasaport’ta, Kordon’da yine aynı muamele ile karşılaşınca şaşkın ve üzgün makinesini çantasına koyuyor, evine dönüyor.

Mutlaka sizlerin başına da bu tür hadiseler geliyordur sokakta. Yazının başında da altını çizdiğim gibi işin etik ve hukuki boyutlarına saygı göstermemiz şart. Lakin, yaşanan bazı olaylar bu yasakların hukuki bir dayanağı olmadığını da gösteriyor. Bunlar kimi zaman, üniformalıların egosantrik bir şekilde yetkilerini sizin üzerinizde kullanma keyfiyetinden, kimi zaman bu konuda bir eğitim almamış olmalarından, kimi zaman da görevlerini yaptıklarını düşünmelerinden kaynaklanıyor.

Ancak günün sonunda amatör bir fotoğrafçı olarak keyifle çıktığınız yolculuktan, evinize kırgın, demotive ve karamsar olarak dönmüş oluyorsunuz. Fotoğrafa yeni başlayanlar küsüyorlar ve bu sıkıntıları yaşamamak adına kendilerine başka meşgaleler aramaya başlıyorlar.

Şimdi sözüm, amatör fotoğrafçıya “yasak” dedirten, o “amir” vs. şahıslara. Ellerini vicdanlarına koysunlar ve düşünsünler. 1950’li yıllarda bu “amirler” yaşıyor olsalardı ve o “emir kulu” güvenlik görevlisi vs. zevat-ı muhterem mesela Ara Güler’e “yassah hemşerim” demiş olsalardı, bugün İstanbul’a ve o dönemin sosyal yaşamına ait elimizde ne olurdu ki?…

*************

dipnotlar: Sokak Fotoğrafçılığı ve Kişisel Verilerin Korunması, Doç.Dr. Armağan Ebru Bozkurt-Yüksel

63 GDPR INFORMER, “The Post-GDPR Q&A Session”, Yayınlanma tarihi 01.08.2018, gdprinformer.com (Erişim 11.12.2019).

64 DICKINSON, Nigel, “The French Privacy Law,” Yayınlanma tarihi 15.02.2012, photothisandthat.co.uk (Erişim 03.02.2020). 

65 Açık rızanın yazılı olması şart değildir. İspat yükümlülüğü veri sorumlusuna aittir. kvkk.gov.tr (Erişim 01.02.2020); DÜLGER, Hukuk, s.153

92 Özel alan, kamusal alandan ayrı kişinin kendisine ayırdığı, bireysel özgürlüğe sahip olduğu ve kimseyle paylaşmak zorunda olmadığı alandır. UNUTMAZ, Ergun, “Fotoğraf Çekiminde Hukuki Boyut”, s.6, ergununutmaz.com (Erişim 06.02.2020); Özel alanın kişinin evinin kapısından çıkmasıyla sona erdiği görüşü artık değişmektedir. Kişi dışarıda bulunsa dahi yalnız kalma isteği açıkça anlaşılıyorsa ve somut olayda bir topluluk içinde yapmayacağı şekilde davrandığı görülebiliyorsa bu durumda da kişinin özel yaşam alanında olduğu ifade edilmiştir. Bkz. BÖRÜ, s.412 ve dn.647 ve 649’da anılan yazarlar. 

93 DÜLGER, farklı bir görüştedir. Yazara göre heykel veya bina fotoğraflarında arka planda yer alan kişilerin sergi veya yayın aşamasında teknik yöntemlerle silinmesi gerekmektedir. DÜLGER, Hukuk, s.303.

94 UNUTMAZ, s.11. 

95 Yukarıda dipnot 85’te belirtilen karardan alınmıştır. Y.HGK E.1990/4-275, K.1990/459, T.03.10.1990.

Görseller: istock.com

Kendisini Babıali yokuşunun tırmanma ayrıcalığını yaşayan son nesil gazetecilerden biri olarak tanımlayan Cem Kıvırcık, mesleğe dönemin efsane gençlik ve müzik dergisi Hey‘de 3 Ağustos 1983 yılında başladı. Çeşitli büyük gazetelerde ve dergi gruplarında yönetici olarak çalıştı ve 1997 yılında Milliyet grubunda Türkiye’nin ilk internet dergisi .net’i yayınladı. Bu süreden sonra teknoloji gazeteciliğine ağırlık verdi ve PCnet, PCTime ve PCMagazine gibi dergilerin Genel Yayın Yönetmenliği görevini yaptı.
Halen aktif gazetecilik yapmakta olan Kıvırcık, MediaMarkt’ın teknoloji blogunu yönetiyor, çeşitli haber sitelerinde köşe yazarlığı, teknoloji danışmanlığı yapıyor ve aynı zamanda Türkiye’nin köklü fotoğraf yayınlarından Photoline dergisinin de Yazı İşleri Müdürü.
Fotoğraf çekmeye küçük yaşlarda başlayan Cem Kıvırcık, 28 Mart 1965’te İstanbul’da doğdu. Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi‘ni bitirdikten sonra, Marmara Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu, Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünden mezun oldu. Evli ve sigara kullanmıyor. Bilişim Medyası Derneği Başkan Yardımcısı, Magazin Gazetecileri Derneği ve İFSAK üyesi.

Yorum Sayıları: 3

  1. Bu konuya el atmışken bence İFSAK BLOG bu hikayeleri kitap haline getirirse harika olur. Benden üç kısa hikaye… Ancak Pekin tren istasyonundaki hızlı trenin cep telefonuyla fotoğrafını çekmeye kalktığımda güzel Çinli kız görevli gülümseyerek yanıma seğirtip en şirin haliyle “yassah hemşerim” demişti. Ben de en sevimli yüzümü ortaya çıkarıp “aaaaa öyle mi? bilmiyordum” diyerek durumu kurtardım. bu olay üç kare fotoğrafı çektikten sonra olmuştu:)

    Elinize sağlık güzel bir yazı.

    • Çok teşekkür ederim. Kitap fikri hoşmuş. Aslında amatör fotoğrafçılar başlarına gelen bu keyfi “Yassah Hemşerim” vakalarını paylaşsa ortaya gerçekten ibretlik bir belge çıkacağına inanıyorum. Selam ve sevgiyle..

  2. Yazınızı ilgiyle okudum. Elinize sağlık. Fotoğrafçıların özgürce çalışabilmesini sağlayacak iklimin yaratılmasında İFSAK bir öncü olabilir katılıyorum. Yasaklar korkulardan, bilinmezliklerden kaynak alıyor. Bilinçli şekilde fotoğraf üretimine devam etmek ve sizin de yaptığınız gibi yılmadan çözüm aramak ile bir kültür oluşacağına inanıyorum (umuyorum). Sevgiler diliyorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraflara Dair

Evim, Benim Neyim?

Ülkenin dört bir yanı ateş altında. Manavgat ve Bodrum çevresinde yüz yıllık kızılçam ormanları içerisindeki tüm

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin

Eleştiri’nin Kitabı Aramızda!

Sergi izlenim defterlerini (günümüz sanal ortamlarını) bilirsiniz. Dost, tanıdık beğenileri, övgüleri, defter sahibinin alışılmış beklentileri bir

Zamanlar Zamanı

Serbest Düşüş Bekliyoruz, geçsin diye zaman. Boş durmuyoruz. Fotoğraf çekiyoruz. Kimya bitti, ruh gitti. Aura aranıyor.

Kitsch (Kiç): Hayatın Ta Kendisi

Kültür-sanat ortamında (entelektüel ortamda) ‘kiç’in ne anlama geldiğine bakıldığında, üç aşağı beş yukarı şu sözcüklerin karşılığı

Tren Sesi

…bir tren sesi duymaya göreyim,       iki gözüm iki çeşme… Orhan Veli Orhan Veli’nin bu duygularını milyonlarca

Minimalizm

Aşağıda okuyacağınız Minimalizm yazısı ilk olarak 2013 yılında, İFSAK Fotoğraf ve Sinema Dergisi’nin 149. sayı, 82.