Ara Güler ile Bir Gün

/

Telefonum çaldığında sıradan bir güne bildik duygularla uyanmıştım. Ekranda ismi gördüğümde heyecanlanmıştım ama pek de umutlu değildim. En azından röportaj talebimi şu veya bu sebeple reddedeceklerini haber vermeleri dahi büyük bir nezaket göstergesi olacaktı benim nezdimde. Öte yandan, derinlerde bir yerde sürpriz bir habere inancım da vardı.

Arayan kişi “Gülgün, bugün hiç plan yapma, her an evden çıkmaya hazır ol, röportaj isteğin kabul edildi” dedi. Umulmadık sürpriz gerçekleşiyordu. Ancak devamında “Gülgün, röportaj üç dakikada da bitebilir, uzun da sürebilir, tamamen onun moduna bağlı” dedi. 

Büyük ustayla tanışmak söz konusuydu; onun evinde geçireceğim 3 dakika bile nice üç yıllara değerdi.

Büyük bir telaşla hazırlandım, notlarımı gözden geçirdim. Ve ikinci telefonda yola fırladım, hemen bir taksiye atladım. Varış noktası; Ara Güler’in evi!     

Yaşamıma bambaşka bir enerji, farklı bir renk ve anlam katacak kapının önüne vardım.  Ve 20. yüzyıl fotoğrafçılığının en büyük isimlerinden Ara Güler tam karşımdaydı. İstanbul’un ruhunu, nostaljisini, amansız bir kentsel dönüşüm zorbalığıyla yok edilen manzaralarının hüzünlü tadını siyah beyazıyla fotoğraflayan dünya sanatçısı! Tuhaf bir yürek çarpıntısı hissettiğimi hatırlıyorum. Fotoğraf çekmeyi öğrenmeye çalışan tutkulu bir yeni yetmenin, dünyaca tanınmış bir fotoğraf ustasının evine kadar girmesi! Onu fotoğraf tutkusuna sürükleyen, fotoğraflarına büyük hayranlık duyduğu insanla yüz yüze gelmesi!

Masada karşılıklı oturuyoruz. Ne var ki nutkum tutuldu, konuşamıyorum. İstanbul’un Gözü’ne gözlerimi diktim, bakıyorum… Antik Anadolu bozkırlarından yitirdiğimiz İstanbul’a kadar tarihin büyük tanığına… İstanbul’un sokaklarını, mahallelerini onlarca yıl dolaşarak şehrin ruhunu, kalbini sabitleyerek gelecek nesillere aktaran bu olağanüstü varlıkla aynı masada oturmanın o yüce ayrıcalığını iliklerime kadar hissediyorum. Bir ara, yanımda getirdiğim, masanın üzerinde duran ‘Islık Çalan Adam’ kitabını imzalamasını rica ettim. İmzaladı. Adımı yanlış yazdığını söyledim. Kızdı. İmzalamış olduğu o nadide yepyeni kitabi sinirle bir kenara fırlattı ve başka bir kitap istedi yardımcısından. “Tamam üç dakika geçti ve şimdi beni gönderecek” diye içimden geçirirken gözlerimin içine bakıp “Adını doğru söylemen gerek, bak bir kitap boşa gitti” diyerek azarladı beni. Sonra titrek bir sesle birkaç soru sorabildim.  Soracağım o kadar çok şey vardı ki… Ama uçup gitti her şey bir anda

Esasında hatırlıyorum ama dile getiremiyorum… Yardımcısıyla bir şeyler konuşurken gözlerimi etrafta gezdirdim; odanın her tarafında yığınla kitap vardı. Duvarlarda tablolar, maskeler, raflara sığmamış yerde istif edilmiş kitaplar. Açıkçası bu kadar kitabı en son bir kitapçıda görmüştüm. Penceresindeki deniz manzarasını hatırlıyorum, odayı ikiye bölmüş kalın toprak renkli perdeyi bir de… Aniden “Dışarı çıkalım hep birlikte” dediğini hatırlıyorum. Bu arada zaten günün yarısını evinde geçirmiş olduğumu fark ettiğimi… Ve ağrılarından şikayet ettiğini… Elbette “Fotoğraf nedir?” ve “İyi fotoğrafçı nasıl olunur?” sorularının cevaplarını aldığımı da hatırlıyorum.

Ara Güler; “Hayatın içinden bir parça koparmaya benzer. Öyle iki diyaframı koymuşsun da, yok 31 olmuş da… Yok bilmem ne… Bunlar fotoğraf değil, bunlar teknik. Anladın mı!” şeklinde tanımlıyor fotoğraf anlayışını.

İyi fotoğrafçı nasıl olunur? Ara Güler, “Hayatın içinden tat almakla başlar. Hayatı öğrenmek, hayatı birebir yaşamak, hayatı tekrar etmek, onu bir yerde kullandın. İşte fotoğrafçılık odur!” diyor

Ara Güler, dışarı çıkmak üzere hazırlandı ve hep birlikte asansöre binip aşağı indik.  Kendimi onun arabasında, Kabataş’ın daracık sokaklarında buldum. Hâlâ gerçek dışı gibiydi her şey. Zaten çok dar olan sokak bir süre sonra karşıdan gelen araçlar yüzünden kilitlendi. O kargaşa sırasında, ne yalan söyleyeyim, daha önce duymadığım epeyce argo kelime öğrendim. Ve bunları Ara Güler’in söylüyor oluşu, nedensizce benim tedirginliğimi azalttı.

Beyoğlu’ndaki Kafe Ara’ya geldik. Yemekler yenirken kuru kafa avcılarından bahsetmemek olmazdı. Ama konuşmadan, aniden “Aziz Antoine Kilisesine götürün beni” dedi. Hemen toparlandık. İstiklal Caddesi’nde kiliseye doğru yürüyoruz.

Kaç defa yürüdüm bu sokakta, hatta her geçişimde “Belki Ara Güler kafesindedir” diye umarak içeriyi şöyle bir yoklamışımdır meraklı gözlerle. En son birkaç gün önce Fransız bir fotoğrafçı olan arkadaşımla, onu görürüz umuduyla kafesinde yemek dahi yemiştik. Göremedik, o gün gelmemişti… Şimdi ise Ara Güler’le, hem de sohbet ederek uğultulu kalabalığın içinde ağır ağır yürüyoruz İstiklal Caddesi’nde. Hayranları ustayı sık sık durduruyor bir “Merhaba!” diyebilmek için. Tıpkı fotoğraflarındaki gibi her yanında insan var, içten ve muzip diliyle etrafındakilerle konuşuyor…  Fotoğraflarında olduğu gibi yaşamın içinde de insanlarla ilişkilerinin çok güçlü olduğunu görüyorum.

 

Kiliseden sonra kitapçıya gitmek istedi. Oraya da hep birlikte gittik. Kitapçıda fotoğraflarını çekerken beni yine azarladı; “Ne öyle durup durup fotoğraf çekiyorsun, ne yapacaksın o kadar fotoğrafı?” Oysa ki sırf büyük usta yanımda diye elim ayağım birbirine dolanıyor, netlemeyi bir türlü yapamıyordum… Son durak Ara Kafe’ydi ve akşam çökmüştü.

Rüyada mıydım?!  

Büyük usta ile bir gün geçirmenin verdiği ayrıcalık hissiyle ve büyük bir mutlulukla, aynı zamanda şaşkınlıkla evime dönerken bu kez ikinci bir randevuyu planlıyordum. Çünkü ilk seferdeki şaşkınlığım geçecekti nasılsa ve soramadığım sorularımı sorabilecektim.

Sonraki günlerde çalan her telefona heyecanla koştum. Evet, telefon çaldı geç saatlerde. Sabah erken veya gece geç saatlerde çalan telefonlar, kapı çalmaları hep korkutur beni. Telefonun diğer ucundaki ses “Ara Güler’i kaybettik Gülgün, başımız sağ olsun” dedi.

17 Ekim 2018 tarihinde İstanbul’un Gözü, efsanevi fotoğrafçımız Ara Güler’i kaybettik.

Asla tahmin edemezdim; birlikte yemek yediğimiz kafesinin önünden Galatasaray Meydanı’ndaki cenaze törenine, ardından birlikte yürüdüğümüz bu sokaklarda bu kez Türk bayrağına sarılı tabutuyla Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi’nden Şişli Ermeni Mezarlığı’na götürülürken, son yolculuğuna uğurlanırken fotoğraflayacağımı hiç planlamamıştım.

Beni evine kabul edip onurlandırdın, çok teşekkür ederim sana! Huzur içinde uyu büyük usta; Ara Güler!

Özgünlüğü ve özgürlüğü kendine dert edinen, kendini ifade etme şeklini fotoğrafçılıkta bulan Gülgün, 1970 yılında deniz ve doğanın iç içe geçtiği bir sahil kasabasında doğdu. 90’larda İstanbul’a taşınmasının ardından 2008 yılının Aralık ayında Fransa’da, imparatorluk geçmişine tanıklık eden ve çevresi Fontainebleau ormanı ile kaplı olan, aynı isimli Fontainebleau şehrine taşındı ve hala orada yaşamakta.

Milyarlarca insanın, canlının ve nesnenin bir daha tekrarlanması mümkün olmayan bir şekilde birbirleriyle etkileşime girdiği bir dünyada, yaşandığına tanık olduğu her bir anı bir fotoğraf karesi olarak düşünür. Sonsuzluğa doğru yol alan evrende deklanşöre bastığı her anda artık geçmişte kalan o karenin kayıt altına alınmış olmasından sonsuz bir keyif alır.

Buna paralel olarak modern dünyanın sanatsal ve ticari ihtiyaçlarına yönelik olarak farklı zamanları, mekanları, coğrafyaları gözeterek ve farklı nesillerin dünyaları arasında estetik, özne ve insancıllık kavramlarını temel alarak fotoğraf üretme çabasındadır.

Fotoğraf çantasında:
– Bir dijital telemetre fotoğraf makinesi
– 50mm f/2 Lens
– Ve 21mm f/3.4 Lens

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf