Bir Fotoğrafa Hikaye Yazmak

//

Konumuz New York’un 1929 Ekonomik Buhran sonrası inşa edilen en yüksek Rockefeller binası olan ve günümüzde General Electric Holding binası olarak kullanılan Empire State Building üzerine.

Fotoğraf dünyasında bilinen ve büyük mimarlık bürolarının duvarlarını süsleyen, ikon olmuş ‘’Gökdelenin tepesinde yemek yiyen işçiler’’ fotoğrafı hakkında birçok yazı çıkmıştır. Ben dahil bu fotoğrafın belgesel fotoğrafçı Lewis W. Hine tarafından çekildiğini ve birçok değişik açıdan başkaca fotoğraflarla yayınlandığını yazmışızdır. Dolayısıyla hayat görüşlerimiz doğrultusunda birçok hikaye ile bu fotoğraf yorumlanmıştır. Burada en büyük payın L. Hine’ye ait olduğunu ciddi bir belgeselcilik olduğunun altını çizmişizdir.  

Son yıllarda bu fotoğraf ve yemek yiyen işçilerin kimler olduğu araştırılmış ve yeni birçok soru ortaya çıkmıştır. Yani ‘’Ya öyle değilse?’’ sorusu bu yazıyı bana yazdırdı.

Bilinenin aksine bir paylaşıma rastlayınca Cenk Mirat Pekcanatti ile görüştüm. New York Times’ta 2012 yılında yayınlanan yazının linkini verdi. Bir de Real Stories (Gerçek hikayeler) adlı 2017 yılında yapılan belgesel bir çalışmanın linkini verdi. Ben de yazının sonunda bu linkleri paylaşıyorum.

Hikaye bu ya;

Bir yanda Lewis Hine bin bir güçlükle bu inşaata girip 69. katta, yerden 250 metre yükseklikte hiçbir güvenlik önlemi almadan kahramanca akrobasi hareketleri yaparak çalışan işçilerin fotoğraflarını çekerek emeğin gücünü estetik biçimde gösterirken diğer yandan da patronların (Rockefeller) zalimliğini göstermesi olarak yüzlerce hikayeler yazıldı. Üstelik Lewis Hine’nin bu konuda fotoğraf albümleri de var (Men at work, The Empire State). Fotoğrafın çekim tarihi 1930 veya 1932 olarak değişik kaynaklarda yer almaktaydı.

Ortaya çıkan sonuçlar;

Diğer yanda yani NY Times’taki makale ve Real Stories’teki çalışmayı izleyince büyük bir halkla ilişkiler senaryosu olduğu ortaya konulmakta. Aynı fotoğraf veya çok az açı farkıyla çekilmiş bir sürü versiyonu olan bu “ikonik fotoğrafın” arşivlerde anonim olarak kaydedildiği görülmekte. Belki daha fazla ama fotoğrafçılar olarak; “Charles Ebbets, William Leftwich, Thomas Kelley ve Lewis Hine’’ isimleri geçmekte. Bu arada birbirlerini çeken fotoğrafçıların işçiler gibi akrobatik hareketlerle fotoğraf ve film çekerken görüntüleri de var. Aklıma halkla ilişkiler temelli bir çalışma olduğu geliyor. Rockefeller’in imaj danışmanları tarafından günün popüler ve gazeteci fotoğrafçıları çağrılmış, işçiler figüran olarak kullanılmış, fotoğrafçı ordusu da bunları çekmiş.

20 Eylül 1932’de, bugün General Electric Binası olarak bilinen Rockefeller Merkezi’nde çekilen bu fotoğraf 2 Ekim 1932’de New York Herald Tribune’de yayınlanmış. Rockefeller Merkezi inşaatının 69. katında çelik konstrüksiyon kiriş üzerinde öğle yemeklerini yiyen on bir işçinin bu fotoğrafı gazetede yayınlandığı sırada çok ses getirmiş.

Fotoğrafçıları da unutmamak lazım tabii. Onlarda ekonomik sıkıntı çeken emekçilerdi. Onlarda akrobasi hareketleriyle kocaman makinelerle en iyi fotoğrafı çekmek için uğraşıyorlardı.

İki farklı yorum ve bir fotoğraf. Fotoğraf farklı okumalara meydan veriyor.

Lewis Hine’ye göre “Emeğin onurunu’’ gösteriyor. Bu açıdan bakarsak “Değerleri yaratan emektir’’ deriz. Emeğin metalaştırılması ve değeri yaratanlarının mezarlarını kazmalarına ne diyebiliriz? Evet işçiler (yalnızca kol emekçilerini değil mühendis mimar gibi kafa emekçilerini de katıyorum) yaratıcı insanlar. Şimdi yüksekte bir inşaatın uzunca demir kolonuna oturmuş işçi fotoğrafı, yükseklik korkusu nedir bilmeyen işçilerin fotoğrafı niye ikon olmuştur? Hem büyük sermaye şirketlerinin inşaat firmalarının, hem de sendika dernek gibi emek mücadelesi veren örgütlerin duvarlarına asılıyor.

Aynı fotoğraf nasıl oluyor da karşıt iki sınıfın duvarlarına asılıyor? İki farklı yorum ve bir fotoğraf. Görünüş ve gerçek arasındaki fark mı acaba? Görünüşte mutlu, korkusuz bir grup işçi zor bir iş başarıyorlar. Bu açıdan bakarsak sermaye o fotoğrafla dünyanın en yüksek demir binasını gösteriyor. O binayı dünya kapitalizminin abideleri arasına sokuyorlar ve bir zaferi anlattıklarını görüyoruz.

İşçi sınıfının kurumları niye asıyorlar diye düşünürsek; işçilerin korkusuzluğu, yaratıcılıkları, koca koca binaların yapımındaki ana unsur olmaları, eğer kahraman işçiler olmasa bu binaların da olmayacağı dolayısıyla ‘’emekle kurulur dünya’’ ya da Lewis Hine’nin söylemiyle ‘’emeğin onuru’’nun fotoğrafı olarak düşündükleri için diyebiliriz. 

Şimdi gerçeklik açısından düşünürsek bu fotoğraflar reklam fotoğrafları...

Ne işçilerin çalışma koşullarını, ne de mutluluklarını anlatmıyor. O fotoğrafların tek gerçekliği 69. katta, yerden 250 metre yüksekte çekilmiş olmaları. İşçilerin çalışma koşulları, yemek yemeleri ise ne kadar gerçek? Gördüğümüz mutlu, eğlenerek iş yapan ve “VOS’’ kutularından pizza yiyen işçiler. (Her halde o zamanların ünlü pizza markası olsa gerek) gerçekliği ne kadar anlatıyor? Bunun için fotoğrafı bağlamına oturtmak gerekiyor.

Bağlamından kopartılınca belgesel olmaktan çok PR/reklam amaçlı fotoğraf olarak nitelendirmemiz gerekiyor. Onun için 1929-1930’lu yıllardaki Amerika’nın ekonomik buhranlı zamanın bağlamına oturtmak gerekiyor. Her ne kadar iktisatçılar ve sosyologlar konuyu daha iyi açıklayabilseler de ikinci dünya paylaşım savaşının tohumlarının gelişmekte olduğu yıllar olduğunu ve kapitalizmin içine düştüğü kriz ortamı olduğunu biliyoruz. Kapitalizm her kriz döneminde de emeği ve işçileri kullanarak yeni çıkış yolu bulur. Fotoğrafın haklarına sahip olan Corbis İmaj’dan tarihçi Ken Johnston, “Bu fotoğraf, Rockefeller firması tarafından reklam amaçlı çekilmişti. İşçiler gerçekti ancak o pozu vermeleri söylenmiş ve onlarca fotoğrafçı çağrılmıştı” diyor.

İşçiler çekime hazırlattırılıyor, PR. yetkilileri ellerine pizza tutuşturup “neşeli pozlar verin” diyor fotoğraf çekiliyor… Fotoğraftaki 11 işçinin kimlikleri araştırılmış, 3 kişinin kimliği bulunmuş fakat diğerleri tespit edilememiş; çünkü inşaatta 800 işçi çalıştırılmış fakat sigortalı çalıştırılmadıkları ve kayıt tutulmadığı için kişilerin adlarına ulaşılamamış olsa gerek. Buhran yıllarında özellikle göçmen ve yoksul işçiler canları pahasına çalışmak zorunda kalmışlardır.

Sonuç olarak bir fotoğrafçı ordusunun çektiği görüntüler Rockefellere verilmiş ya da satılmış. Bazı fotoğraflar fotoğrafçı isimleri kaydedilmeden envantere işlenmiş. Lewis Hine vermediği ya da alternatif olarak çektiği karelerden “Men at work’’ isimli albümünü bastırınca üzerine hikayeler uydurulup 80 yıl boyunca yalnızca Lewis Hine ait olan görüntüler olarak kabullenilmiş. Diğer fotoğrafçıların da isimlerini Wikipedia’ya yazdığımızda aynı veya benzer fotoğrafların fotoğrafçıları olarak görüyoruz.

Bütün mesele fotoğrafın anlamlandırılması yani. O fotoğrafa yıllardır yoksul Amerikan işçi sınıfının durumunu yansıtan fotoğraf olarak anlatıldı, yazıldı. Bu fotoğraflar gerçekliği değil, kurmaca ve senaryo olarak bizzat şirket tarafından reklam amaçlı yapılmıştı.

Bu konuda araştırmalar halen sürmekte. Kim bilir nice ikon olmuş fotoğrafın da hikayesi başka olabilir. Ama ne olursa olsun gerçeğin bilinmesinde yarar var.

Antrparantez açayım ((

Ve geçen haftalarda Gebze’den bir grup işçi arkadaş “New York’tan Gebze’ye Fotoğrafın Dili’’ başlıklı mektuplarında şöyle diyorlardı;

“Günümüzden neredeyse 90 yıl önce çekilen bir fotoğrafa karşılık biz de bu eylül başında çekilen bir fotoğraf üzerinden yorumunu sizlere bıraktığımız mektupla paylaşmak istedik.” diyerek fotoğrafı yorumlamışlar ve adaletsizliği göstermeye çalışmışlar. Bir büyük şirkette çalıştıklarını ve yemeklerini bile soyunma odası gibi bir yerde kasalar üstünde yerlerken çektikleri bir fotoğrafla paylaşmışlardı. İşçilerin yüzyıllardır süren hak alma mücadelelerinin ne durumda olduğunu anlatıyorlardı. Eğer onlarda bağlamından kopartmadan gerçek koşullarını bizimle paylaştılarsa şöyle bir yanılgı ortaya çıkıyor:

“Bakın 1930’larda New York’ta işçiler ne kadar mutlu ve zor işleri başarıyorlardı. Yani haklarını almışlar, sevinçle çalışıyorlardı. Aradan 100 yıla yakın bir zaman geçti Gebze’de hala yoksulluk ve yoksunluk içinde çalıştırılıyoruz. Yani orada işçi hakları ne kadar ilerlemiş bizde gerilemiş.’’

Fotoğraf: Özcan Yaman

Yukarıda bahsettiğim bağlamından kopuk fotoğraf bize ne söylüyor diye baktığımızda işçi arkadaşlar yanlışı doğru olarak okumuşlar diyebilirim. Bu anlamda belgeseller önemlidir ama gerçeklikleri doğrulandığı taktirde…

Şimdi tersinden düşünelim.

“Gökyüzünde yemek yiyen işçiler, sefer taslarında evden getirdikleri yemekleri kirli paslı elbiseler içinde mola aralarında yüzlerinden düşen bin parça olarak çekilmiş olsa idi (ki gerçekte böyle olduğunu dönemin koşullarıyla düşündüğümüzde haksız sayılmam herhalde) Gebze’deki işçi arkadaşlar şöyle düşüneceklerdi. “Vay be 100 yıldır hiçbir şey değişmemiş, Onlar gökyüzünde, bizler sandık üstlerinde köhne bir odada yemek yiyoruz. Aldığımız ücretle geçinemiyoruz ama sürünmek için bile köle gibi çalıştırılıyoruz. Düzen değişmedikçe kurtuluş yolu yok. Örgütlenmeli ve yüzyıllardır süren sömürü çarkı kırılmalı…’’

Kapitalizm dünyanın her yerinde emeğin sömürülmesiyle var olan sistemdir. Belgesel fotoğraflar bağlamlarına sadık olarak çekilerek gerçekliği göstermeli. (Bakınız Jacop Riis “Öteki Yarı Nasıl Yaşıyor’’) yaşadığımız dünyadaki adaletsizlikleri göstererek insanların görmelerini, anlamalarını sağlar. Ama belgeselmiş gibi olanlar yanılmamıza ve fotoğraflara yanlış anlamlar yüklememizi neden olabilir. O halde sorgulamaktan korkmayacağız. Tarihte birçok ikon olmuş belgesel fotoğraflar bugün tartışılıyor. (Örneğin Robert Capa’nın İspanya iç savaşında çektiği “Askerin Vurulma Anı’’ fotoğrafı. Roger Fentom’un 1885 Kırım savaşında çektiği savaş fotoğrafları gibi)

Tekrar Gebze’ye gelirsek

Yaşanılan adaletsizlikler yalnızca Gebze’de değil ülkenin her yanında yaşanıyor. Mesele bunları belgeleyerek göstermekte. Fotoğrafçılara bu anlamda çok iş düşüyor. Ama teknoloji gelişti. Mağdur olanlar yaşadıklarını en iyi kendileri gösterirler yeter ki neyi nasıl göstereceklerini bilsinler. Bol miktarda örnekler var. Üçüncü havaalanı inşaatı sırasında yaşananları fotoğraf video çekerek gösterenler; Ermenek’ten Ankara’ya yürüyüş yapan maden işçileri ve mağdurların çektiklerini paylaşmaları; Ankara’da çadır kurarak Tekel direnişi olarak tarihe geçen mücadelenin fotoğrafları; Zonguldak’tan yola çıkan ve Ankara’ya yürüyüş yapan madencilerin unutulmaz direnişleri gibi.

Fotoğraf: Özcan Yaman

Konu uzun, bir fotoğrafın hikayesiyle başladık, gerçekle yüzleşmeye geldik.

Suretleri Asılan İşçiler…

Bir fotoğrafın belgesel olabilmesi için birkaç noktaya dikkat etmek gerekir.

1- Doğrudan çekilmiş olması (kolaj-montaj gibi üzerinde oynamalar olmaması.

2- Yer, zaman, kim gibi sorulara cevap verebiliyor olması (5N1K kuralı- NE / Konuyu verir, NEDEN / Amacı verir, NASIL / Yöntemi belirler, NEREDE /Mekan ve yer kavramları, NE ZAMAN / Süre – süreç kavramları, KİM / İlgili ve sorumlu kişileri belirler. Yani foto altı olarak olabilir)

3- Gerçeklik/Bağlam (İçerik-Biçim/ kurgu)

Fotoğraf: Özcan Yaman

Konuya müdahale edilmesi ve yaşanılan ortamdan koparılması gerçekliğe etkilemek olur. Örneğin bir inşaatta çekilen fotoğrafta işçiler manken gibi kullanılırsa o fotoğraf belgeselliğinden kopmuş olur. Hatta Robert Capa’ya göre ‘normal objektif dışında objektif kullanmak gerçekliği tahrif etmek’ oluyor. Ya da Roger Fentom’un Kırım savaşı fotoğrafları. Bir mantığa göre biçimsel olarak belgesel olabilirler. Örneğin o fotoğrafların çekildiği zamanın elbiseleri, eşyaları nasılmış? diye sorduğumuzda ya da Kırım savaşının filmi çekilecek olsa o dönemin izlerine ihtiyaç olur o zaman Roger Fentom’un fotoğrafları yardımcı olur. Askerlerin elbiseleri, silahlar nasılmış diye. Gerçeklik dediğimizde anlamayı o anın ruh halini görebiliyor muyuz? İşte bir fotoğrafı belgesel yapan önemli özellik. ‘’Bir fotoğrafa hikaye yazmak’’ derken meramım buydu. 

Gelelim suretleri asılan işçi fotoğraflarına.

PR (Halkla ilişkiler) dünyası, sanatın dilini kendi diline çoktandır çevirmiş durumda. Özellikle dış mekan reklamlarında karşılaştığımız bu durum çağdaş veya güncel sanat olarak da nitelendirilebilir. Demem o ki sokaklarda gördüğünüz reklamları bir sanat galerisinin içine koysunlar performans, enstelasyon, fotoğraf sergisi diye açsınlar yani… o derece.

İstinye Park AVM’nin açılışında kullanılan bu ve benzeri birçok fotoğraf bu AVM’nin etrafına yapıştırılarak reklam yapılmıştı. Fotoğraftaki modeller gerçek hayattan hatta bu AVM’nin inşaatında çalışan işçiler. Ne güzel değil mi? İnşaatı yapanları şirket onore ederek binaya koskocaman asarak sanki teşekkür ediyor (!). Çok merak ediyorum bu AVM’nin açılışının üzerinden geçen bunca yılda fotoğrafları asılanlardan kaçı elleri ceplerinde mağazalara girip alışveriş yapabilmiştir? Fotoğraflara baktığımızda hepsi bir ürünün reklamını yapıyor. Kimi çanta asmış boynuna, kimi marka bir ayakkabı, kimi kocaman bir oyuncak ayı tutuyor vb…

Fotoğraf: Cem Arslan

Fotoğraftaki özne kim? İşçi, ne yapıyor? İş aletinin yanı sıra marka bir ayakkabı ya da çantayı bize gösteriyor. Ne diyor? Bu binanın yapılışında benim emeğim var. Tüketim malları satılsın diye. Hatta bu mallara ben de sahip olabilirim… sen de…

İnsanı nesneleştiren bir mantıkla, reklamı yapılan ürün ve AVM’nin bu reklam fotoğrafları belgesel fotoğraf imajı ile kullanılarak sevimli ve insancıl kılınmış. Gerçekliğin reklam dili bu. Model olarak kullanılan işçilerin gerçekliği hiç değil.

19 Ekim 2007 tarihli Milliyet gazetesi bu AVM’nin açılışını verdiği haberde şöyle diyordu: İstinye Park’ın resmi açılışı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan eşi Emine Erdoğan ile Suriye devlet Başkanı Beşar Esat ve eşi Esma Esad tarafından yapıldı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; “Devlet doğru yönetildi. Ülke gerekli değişimi gerçekleştirerek, sırtındaki yüklerden kurtuldu. Özel sektörümüzün önü açıldı. Reformlar süreci cesaretle ve ciddiyetle sürdürüldü” dedi. Erdoğan, 3 bin 500 kişinin istihdam edildiğini söylediği İstinye Park’ı Türkiye’nin büyük hızla geliştiğine iyi bir örnek olarak gösterdi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad ise, yaptığı kısa konuşmada, Türkiye’de gördüğü sıcak ilgiden dolayı teşekkür etti. İki ülke arasında iyi ilişkilerin daha ileri götürülmesini istediklerini belirten Esad, “Türkiye ve Suriye’nin iki kardeş ülke” olduğunu söyledi.

Tüccarlar arasındaki anlaşmazlık bir büyük tüccar ülkenin devreye girmesiyle kardeş kavgasına dönüşmüştür. Başbakan o açılışı sonuçlandırırken “Türkiye Cumhuriyeti ‘tüccarlık yapan devlet’ değil” demiş. Suriye ile gelinen nokta dikkate alınınca anlaşılan o kardeşlikten maraz doğmuş. Kapitalizmin kardeşliği parasal çıkarlarla doğru orantılıdır. Çıkarlar söz konusu olduğunda ‘Kardeşlik’ retorik bir söylem olarak kalır.

Gördüğünüz gibi biraz sanat manat, belgesel bir yazı yazalım diyorum hemen iktidar, siyaset işin işine giriyor…

Fotoğraf: Özcan Yaman

Bir de blue jeans firması var sırada. Onlarda düşünmüş taşınmışlar İngiliz anahtarlarıyla vitrin yapmışlar. Gel işçi vatandaş gel diyerek ürettikleri ürünleri işçilerin kullandıkları nesnelerle süslemişlerdi dükkanlarını. Merak ettim kaç işçi o mağazadan pantolon gömlek aldı? Bence hiç… Ama olsun böyle reklam cool oluyor. Kediye ciğeri gösterip vermemek gibi…

Anlayacağınız reklam dünyası gerçekliği reklam olarak algılar.

İşçiler gerçekliği somut olarak yaşar.

Eylül ayında en az 177 işçi, 2020 yılının ilk dokuz ayında ise 1.493 işçi hayatını kaybetti.

‘’…Sınıf mücadelesinin önemli başlıklarından birisi işçi sağlığı ve iş güvenliği mücadelesi. İşçilerin beslenmesinden barınmasına, ulaşımından işyerinde alınan önlemlere, çalışma koşullarından örgütlenmesine kadar çok geniş bir kapsama sahip. En görünür sonucu ise iş cinayetleri… Amaç çarkların her ne olursa olsun dönmesi. Bunun sonucu olarak işyerlerinde işçilere karşı adeta bir savaş yürütülüyor. Türkiye’de her yıl en az 2.000 civarında işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybediyor.

Hangi savaşta bu kadar arkadaşımızı kaybediyoruz? Tehlikeli işlerde çalışanlar -ki ilk akla gelen maden işçileri- ailesiyle vedalaşmadan işe çıkamıyor. Peki, başta Cumhurbaşkanı olmak üzere iktidar, bürokrasi, patronlar ve onların aklı ne diyor? Kaza, kader, fıtrat, güvensiz davranış, eğitimsizlik vs.

Bu cinayetlerin nedeni neoliberal kapitalist düzenin ucuz ve güvencesiz istihdam politikaları ve sermaye birikim stratejisidir…”

(Eylül ayı iş cinayetleri raporu basın açıklaması 4 Ekim 2020 – isigmeclisi.org)

Not: Bu yazı parçalar halinde Evrensel Gazetesi Kadraj köşesinde Ekim-Kasım 2020 tarihlerinde yayınlanmıştır.

Meraklısına linkler:

1963 Samsun/Bafra doğumlu.
1988 yılında Mimar Sinan Üniversitesi GSF Fotoğraf Ana Sanat Dalı’ndan mezun oldu.
1985-1991 yıllarında İBB Şehir Tiyatroları'nda sahne fotoğrafçılığı yaptı.
1991-2008 yıllarında reklam fotoğrafçılığı yaptı.
2008-2014 yıllarında Evrensel Gazetesi'nde foto muhabiri ve köşe yazarlığı yaptı. Halen “Kadraj” köşesinde fotoğrafın sanat ve hayatla ilişkileri konusunda güncel yazılar yazmaktadır. Ayrıca değişik dergi ve mecralarda fotoğraf üzerine yazılar yazmaktadır.
2014 yılında Evrensel Gazetesi'nden emekli oldu.
Ulusal ve uluslar arası bir çok karma sergilere katıldı. Kişisel sergiler açtı.
2015 yılı AFP'nin (Agence France-Presse / Fransa Fotoğraf Ajansı) “En İyi Basın Fotoğrafları" seçkisinde yer aldı, Atlanta’da yapılan Dünya Basın Fotoğrafları Yarışması'nda ikinci oldu.
2006 yılından beri Yeditepe Üniversitesi’nde Grafik Sanatlar Bölümü'nde öğretim görevlisi olarak fotoğraf dersleri vermekte ve Fotoğraf Eğitmenliği yapmaktadır.
Söyleşi ve Sunumlar;
1-Bilim ve Sanatın fotoğrafla ilişkisi
2-80’lerde fotoğraf
3-İzler ve Sözler (Sennur Sezer in fotoğraflarıma yaptığı yorumlar)
4- Sovyetler'de fotoğraf (1917 Sovyet Ekim devriminin 100. Yılı dolayısıyla...(2017))
5- Anonimlik ve Fotoğraf

1 Yorum

  1. Yazılarınızı takip ediyorum, hepsinden besleniyorum. İyi ki varsınız, iyi ki sizi tanımışım, iyi ki de sizden büyük olmama rağmen “Hocam” deme şansını elde etmişim. Ne mutlu bana…

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Belgesel Fotoğrafçılık

Sabine Meyer

Geriye kalan her şey önemsizleşiyor “Everything else pales into insignificance” Sabine Meyer İFSAK Blog görsel kültür

Fototerapinin Öncüsü: Jo Spence

Fotoğraf  insanoğlunun deneyimlerini ifade etmek için kullandığı güçlü bir duygusal araç olagelmiştir. 19. yüzyılda fotoğrafın icadından

Post Belgesel Fotoğraf

Belgesel Fotoğrafın Değişen Sınırları Geleneksel belgesel fotoğrafın ardılı olan post belgesel fotoğraf, öncelinin ontolojik ve epistemolojik

Özgür Ruh Nikos Economopoulos

Belgesel LAB üyelerinden Murat Bergi tarafından hazırlanmıştır. ************************** 1953 Yunanistan doğumlu fotoğrafçı Nikos Economopoulos İtalya’da hukuk