Çirkinliğin Yüzü, Bakışın Tarihi

//

Moshtari Hilal’in Çirkinlik kitabı üzerine

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Hülya Üçpınar https://www.instagram.com/hulyaucpinar/ tarafından hazırlanmıştır.

. . . . . . . . . . . .

 

Vesikalık fotoğraflar hakkında tuhaf bir yanılgımız var. Onların tarafsız olduğuna inanıyoruz. Bir yüzü olduğu gibi kaydettiklerini, kim olduğumuzu herhangi bir yorum katmadan gösterdiklerini düşünüyoruz. Oysa vesikalık, belki de en disiplinli fotoğraf türü. Nasıl duracağımızı, nereye bakacağımızı, nasıl görünmemiz gerektiğini en baştan beliyor. Gülümsemememiz istenir. Başımızı eğmemeniz, saçımızın yüzümüzü kapatmaması, ışığın gölge üretmemesi beklenir. Sonunda ortaya çıkan şey sadece (devletin en standart görüntülerinden biri olarak) kimliğimizi doğrulayan bir fotoğraf değil; aynı zamanda makbul bir yüz fikridir.

Moshtari Hilal, Çirkinlik kitabına on dört vesikalık fotoğrafını koyarak tam da bu fikri bozmaya başlıyor.

Fotoğraflar ilk bakışta birbirinin aynısı. Aynı genç kadın, aynı fon, aynı bakış. Ama göz, o tekrarın içinde dolaşmaya başladıkça küçük ayrıntılar beliriyor. Burnu. Üst dudağındaki ince tüyler. Kaşlarının sertliği. Yüzünün iki yanındaki hafif asimetri. Fotoğraflar değişmez; değişen, onlara bakma biçimimiz.

Fotoğraf 1

Kitap boyunca Hilal’in peşine düştüğü soru da bu aslında. Bir yüze gerçekten ne zaman bakmaya başlarız? Daha doğrusu, baktığımız şey gerçekten o yüz müdür? Yoksa çoktan öğrenilmiş yargılarımız mıdır?

Hilal, burnunu anlatır. Beden kıllarını anlatır. Çocukluğunu, annesiyle ilişkisini, Almanya’da Afgan kökenli bir kadın olarak büyümenin ağırlığını anlatır. Ama bunların hiçbiri yalnızca otobiyografik ayrıntılar değildir. Burnu bir organ olmaktan çıkar; bakışın tarihi hâline gelir.

Çünkü burnun kendisinin bir tarihi yoktur. Bir tarihe sahip olan, ona bakan gözlerdir.

Güzellik üzerinden üretilen çirkinlik

Çirkinlik ilk bakışta güzellik üzerine yazılmış bir kitap gibi görünür. Oysa birkaç sayfa sonra bunun yanıltıcı olduğu anlaşılır. Hilal’in ilgilendiği şey güzelliğin ne olduğu değil, çirkinliğin nasıl üretildiğidir.

Bugün sıkça tekrarlanan bir slogan var: “Herkes güzeldir”. İyi niyetli bir cümle…

Hilal’in de vurguladığı gibi herkesi güzel ilan etmek, “çirkin” sözcüğünün tarihini ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, onu görünmez kılıyor. Çünkü mesele bazı insanların güzel bulunmaması değil; bazı bedenlerin neden yüzyıllardır çirkin sayıldığı.

Bu küçük fark, kitabın yönünü tamamen değiştiriyor.

Çünkü çirkinlik, estetik bir kategori olmaktan çıkıyor; toplumsal bir ilişkiye dönüşüyor.

Bir insana “çirkin” denildiğinde yalnızca görünüşü hakkında konuşulmuş olmuyor. O kişiye nasıl davranılacağı da belirlenmiş oluyor. Çirkin bulunan bedenler daha kolay alaya alınıyor, daha kolay dışlanıyor, daha kolay görmezden geliniyor. Hilal’in kitabı bu yüzden güzelliğin değil, ‘ötekine’ reva görülen davranışın anlatısı.

Kitap ilerledikçe şu düşünce giderek berraklaşıyor: Çirkinlik, bedende bulunan bir özellik değil; bedene yöneltilen bir davranış.

Bu cümle yalnızca Hilal’in çocukluğunu değil, modern Avrupa’nın güzellik tarihini de açıklıyor.

Özel olan politiktir

Güzel olanın karşıtı, kusurlu olanın adı ya da toplumsal çekicilik skalasında alt sıralarda yer almak gibi düşünülür. Oysa Moshtari Hilal, çirkinliğin yalnızca görsel bir kategori olmadığını; aksine toplumsal dışlamanın, nefretin ve iktidarın dili olduğunu belirtiyor. Hilal’in metni, güzellik kültürüne dair sıradan bir eleştirinin çok ötesine geçiyor. Kitap boyunca beden, göç, ırkçılık, sömürgecilik, kadınlık, dijital kültür ve kapitalizm arasında yoğun bağlar kuruyor ve böylece “çirkinlik”, bireysel bir özgüven problemi olmaktan çıkarak politik bir meseleye dönüşüyor.

Kitabın merkezindeki en güçlü fikirlerden biri, çirkinliğin doğal bir özellik olmadığı. Hilal’e göre “çirkin” denen şey, toplumun belirli bedenleri işaretleme biçimi. Özellikle beyaz olmayan yüzlerin, göçmen bedenlerin, yaşlılığın, engellilik ya da norm dışı görülen kadınlık hallerinin daha kolay “çirkin” kategorisine yerleştirilmesi. Bu nedenle çirkinlik, estetikten çok siyasi. Yazarın ifadesiyle, toplum bazı insanları önce “çirkin” ilan eder, ardından onlara yönelik kötü muameleyi meşrulaştırır.

Hilal’in kendi burnu üzerine yazdığı bölümler bu açıdan oldukça çarpıcı. Burnu yalnızca fiziksel bir organ değil; Afgan kökeninin, aile tarihinin ve “yabancı” görünmenin sembolü. Almanya’da büyüyen Afgan bir kız çocuğu olarak Avrupa güzellik normlarının dışında kaldığını hisseder. Burnunu küçültme arzusu, aslında daha “kabul edilebilir” biri olma isteğine dönüşür. Ancak aynı zamanda burnunu korumak da ister; çünkü o burun ailesinin, geçmişinin ve kimliğinin izidir. Bu ikili duygu — hem saklanmak hem sahip çıkmak — arasında gidip gelir.

Görüntünün inşa ettiği hiyerarşi

Fotoğraf 2

Cesare Lombroso’nun “suçlu yüzü” teorisi, bir dönem için ceza hukukunun temelini oluşturdu. Çıkık çene, kalın kaş, büyük kulak ya da geniş burun suç işlemeye yatkınlığın işaretleri sayılıyordu. Bugün bunların bilim dışı olduğu konusunda kuşku yok.

Ama mesele Lombroso’nun yanılmış olması değil. Mesele, bir zamanlar haklı bulunmuş olması. Üstelik yalnızca gazetelerde ya da popüler dergilerde değil; üniversitelerde, mahkemelerde, polis teşkilatlarında.

Bilim, önyargılara otorite kazandıran bir araç haline gelebilir. Fotoğraf da bu hikâyenin eşlikçisi olarak rol oynar.

Suçlular, akıl hastaları, sömürgeleştirilen halklar, yoksullar… Aynı objektifin önünde dizilirler. Yüzleri kaydedilir, bedenleri ölçülür, bakışları kataloglanır. Fotoğraf, gerçeği belgelediğini iddia ederken aynı zamanda bir hiyerarşi de kurar. Kimin normal, kimin sapma, kimin medeni, kimin tehlikeli olduğuna dair sessiz bir arşiv oluşturur.

Kafatası teorileri artık resmi olarak referans alınmıyor. Ama yüzlerden hüküm verme alışkanlığı gerçekten ortadan kalktı mı?

Bugün bunu çok daha sofistike biçimlerde sürdürüyoruz. İş görüşmelerinde ilk izlenim üzerine kurulan yargılar, sosyal medyada saniyeler içinde verilen estetik kararlar, yüz tanıma teknolojileri, algoritmalar… Elbette bunların hiçbiri Lombroso’nun teorisinin doğrudan devamı değil. Ama hepsi aynı zamanda bir yüzün, o kişi hakkında sandığımızdan daha fazla şey söylediğine inanma üzerine inşa ediliyor.

İşte bu yüzden Hilal’in kitabı hem geçmişe hem de bugüne ait.

Utancın taşıyıcısı olmak

Kimse her sabah burnunun büyük olduğunu söylemez. Kimse her gün beden kıllarını işaret etmez. Buna gerek de kalmaz. Bakış zamanla insanın içine yerleşir. Aynaya bakarken yalnız değilizdir artık. Reklamların, filmlerin, okul bahçelerinin, sosyal medyanın ve bütün o görünmez estetik kurallarının bakışı da bizim birliktedir.

Michel Foucault’nun Panoptikon metaforunu burada ister istemez hatırlıyoruz. Sürekli gözetlendiğini bilen insan, bir süre sonra kendisini gözetlemeye başlar. En etkili denetim, dışarıdan gelen değil, içeride kurulan denetimdir.

Hilal’in anlattığı deneyim de böyle.

Çirkinlik, başkalarının insana söylediği bir söz olmaktan çıkıyor. İnsanın kendi kendisine söylemeye başladığı bir cümleye dönüşüyor.

Bir burun.

Bir kıl.

Bir vesikalık fotoğraf.

Çocuklukta duyulan tek bir cümle.

Hilal’in beden kılları üzerine yazdığı sayfalar bu yüzden yalnızca kadın bedenine ilişkin beklentileri anlatmıyor. Aynı zamanda “normal” dediğimiz şeyin nasıl kurulduğunu da gösteriyor. Çünkü beden kılları biyolojinin konusu; onlardan utanmak ise kültürün.

Ama bu, insanın kendisinden utandığı bir duygu değil. Kendisine öğretilmiş bir utanç.

Çocukken kimse kıllarından utanarak doğmaz.

Kimse burnunun fazla büyük olduğunu bilerek dünyaya gelmez.

Kimse aynaya bakıp kendiliğinden “çirkinim” demez.

Bütün bunlar öğrenilir.

Ve öğrenilen her şey gibi, bir tarihi var.

Hilal’in yaptığı en önemli şeylerden biri de bu tarihi görünür kılmak. Çirkinliği üretilmiş bir kategori gibi ele alarak bir yüzün değil, bir ölçüyü sorgular.

O ölçüyü kim koydu?

Kim, hangi yüzün güzel olduğuna karar verdi?

Hangi tarihsel koşullarda ince bir burun zarafetle, koyu ten egzotizmle, beden kılları ise ihmal ya da kabalıkla ilişkilendirildi?

Son yıllarda güzellik üzerine yapılan tartışmaların büyük bölümü kapsayıcılık etrafında dönüyor. Daha fazla beden tipi, daha fazla ten rengi, daha fazla yaş görünür olsun isteniyor. Bu mücadele kuşkusuz değerli. Ama Hilal’in sorusu biraz daha geride duruyor.

Belki önce şunu sormalıyız, diyor.

Neden “çirkin” dediğimiz bir kategoriye hâlâ ihtiyaç duyuyoruz?

Bu, kitabın en politik sorusu.

Aynanın arkasına geçebilmek

Belki bu nedenle Hilal’in kitabının ilk sayfasındaki vesikalıklar bir meydan okuma gibi duruyor. Aynı yüzü yeniden ve yeniden göstererek, fotoğrafın kesinlik iddiasını yavaşça aşındırıyor. Bir süre sonra fotoğraflara bakışımız değişiyor.

Fotoğraf 3

Çirkinlik kitabı bir burna başka türlü bakmayı öğretmiyor; bir yüze bakarken aslında ne yaptığımızı fark ettiriyor.

Fotoğrafın gücü belki yüzleri göstermesinde değil, bakışın tarihini görünür kılabilmesinde.

Kitap, okuru aynanın karşısına geçirmiyor. Daha zor bir şey yapıyor;

aynanın arkasına geçiriyor.

Oradan yalnızca bir yüz görünmüyor.

Yüzyıllardır o yüze nasıl bakıldığının tarihi de görünmeye başlıyor.

Ve o zaman anlaşılıyor ki, çirkinlik hiçbir zaman yalnızca estetik bir mesele değil;

Bir bakış meselesi…

Bir iktidar meselesi…

Ve en çok da insanın kendisine hangi gözle bakmayı öğrenmesiyle ilgili.

 

1 nolu fotoğraf- Moshtari’nin, kitaptaki vesikalık fotoğrafları: https://www.baseljetzt.ch/moshtari-hilal-ueber-ihr-erstes-buch-wir-sehen-haesslichkeit-als-versagen-an/149687
2 nolu fotoğraf- Moshtari’nin, kitabın orijinalinde yer alan ancak Türkçe baskıda yer almayan çizimi:https://www.nytimes.com/2025/02/14/style/who-is-ugly.html
3 nolu fotoğraf- Moshtari’nin, kitabın orijinalinde yer alan ancak Türkçe baskıda yer almayan çalışması:https://www.nytimes.com/2025/02/14/style/who-is-ugly.html

https://www.haz.de/kultur/regional/literaturhaus-hannover-moshtari-hilal-stellt-ihr-buch-haesslichkeit-vor-KEZCFOC56JB33K347RLR5NG27I.html

IFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu (Ezberbozan) olarak 2019 yılı Mart ayındaki kuruluşumuzdan bu yana, toplumsal cinsiyetin farklı temsillerini, fotoğraf ve sinema ile ilişkili olarak ele alan çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalarda hem fotoğraf üreten kadın ve LGBTIQ bireylerin görünürlüğünü destekliyor, hem de toplumsal cinsiyet alanında yürütülen çalışmaları görünür hale getirmeyi amaçlıyoruz. Bir yandan alanında deneyimli danışmanlarla birlikte fotoğraf projeleri yürütürken bir yandan da toplumsal cinsiyetin farklı boyutlarını ele alan, fotoğraf ve sinemaya gönül verenler için tartışma alanları açmayı hedefleyen etkinlikler yapıyoruz.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Kültür Sanat

Hayat: Bir Tasarım

Kavram Olarak Zaman 200 yıl önce fotoğraf yoktu. Suret, sadece çizilirdi. Evrenin çizgilerden kurulu olduğu kabul…

Sağlık Evinin Son Işığı

Fotoğrafın Tanıklığı, Sağlığın Sessiz Kahramanları Bazı insanlar tarih kitaplarına girmez. Haklarında belgeseller çekilmez, isimleri hastanelere verilmez,…

Kanarya Adaları

Atlas Okyanusu üzerinde, İspanya’ya bağlı takımadalardan oluşan “Kanarya Adaları” doğu ve batı olarak iki ayrı başkenti…

Calgary Stampede Etkinlikleri

Heyecan verici yeni bir seyahat mi arıyorsunuz? Temmuz ayında Kanada’da düzenlenecek Calgary Stampede Fuarı’nda maceraya atılmaya…

O Kış Kar Yağmadı

Bu öykü, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Münevver Antczak  https://www.instagram.com/munantczak/ tarafından yazılmıştır. . . . .…

Anlar ve temel parçacıklar

Çoğunlukla; ortaya atılan her yeni kavramın, bir öncekiyle ilişkisi ele alınarak tanımlaması yapılır. Başka bir deyişle,…