Minneapolis, Minnesota, ABD, 1988. Polis tutanağı… Sabah 7:30. 510 no.lu ekibe bir saldırı olayının yaşanmakta olduğu bildirildi… Sekiz yaşındaki çocuk, polisler annesine saldıran babasını gözaltına alırken, “Senden nefret ediyorum! Gelme evime bir daha,” diye bağırdı. Fotoğraf: Donna Ferrato

Evimdeki Düşman/ Donna Ferrato

//

Evimdeki Düşman (Living With The Enemy) kitabının yazarı Donna Ferrato‘nun sunuş yazısı ve Ann Jones tarafından yazılan önsöz Arda Altuntaş tarafından Türkçeleştirilmiştir.

***************

Donna Ferrato’nun orijinal adı Living With The Enemy olan, ilk olarak 1991 yılında Aperture tarafından yayımlanan kitabının ciltsiz baskısının kapak görseli. Kitabın tasarımı ve fotoğraf dizilimi Philip Jones Griffiths (1936-2008) tarafından yapılmıştır.

Evimdeki Düşman

Bu kitap aile yaşamının karanlık yüzüyle ilgilidir.

Ev içi şiddet çocukluğumda karşılaştığım bir tehdit olmadığı gibi, on sene öncesine kadar da hayatıma girmemişti; ta ki bir dergi için çalıştığım sıralarda bir erkeğin eşine vurduğunu görünceye dek. Uyguladığı şiddete hazırlıklı değildim – öyle ki, o şiddet benim büyütüldüğüm ve yaşamın kaosuna karşı bir sığınak olarak gördüğüm ev inancını paramparça etti.

O deneyim bir fotoğrafçı olarak yaşamımı değiştirdi. O zamana kadar birbirlerini seven insanların güzel yönlerini yansıtmaya çalışmıştım. Şoke eden o sevgi bazen öyle yanlış olabiliyordu ki, ev içi şiddeti belgelemek bende takıntı haline geldi. Bu konu hakkında bir şeyler yapmaya çabalarken elimdeki en iyi silahın fotoğraf makinası olduğunu fark ettim.

Bu kitabın büyük bölümü hayal kırıklıklarıyla dolu. Birincisi; çünkü kendimi tanık olduğum şiddet karşısında güçsüz hissediyordum. İkincisi; çünkü uzun bir süre hiçbir dergi fotoğrafları yayımlamayacaktı. Dergi editörleri projeyi ilk defa 1986’daki Eugene Smith Ödülü’nü kazandığım sıralarda ciddiye almaya başladılar.

Sorunun elimden geldiğince çok yönünü gösterecek yolları bulmanın önemli olduğunu düşünüyordum. Çünkü bu sorun uzunca bir süre insanlardan gizlenmişti.

Geçtiğimiz on sene boyunca, gösteri ve konferanslara katıldım, mahkeme salonlarında ve hastane acillerinde bekledim, polisle dolaştım, şiddet eğilimlilerin terapi gruplarına ve kadınların kendilerini savunma dersleri aldığı sınıflara girdim, kadın sığınmaevlerinde ve kadın hapishanelerinde yaşadım. Şiddetin yaşandığı zengin evlerde de yoksul evlerde de kaldım – ev içi şiddet ekonomik sınır tanımıyor.

Kitaptaki yazılar, şiddete maruz kalan kadınlarla, şiddet eğilimli erkeklerle ve aktivistlerle kendi yaptığım röportajlardan ve ev içi şiddet hikâyelerinde birlikte çalıştığım muhabirlerin röportajlarından alınmıştır. En göz korkutucu görev, yaşamlarını gözler önüne sermeye onay verecek kadın ve erkekleri bulmak oldu. Sorunun doğasını başkalarına göstermenin hayati derecede önemli olduğuna inanan insanları bulmak konusunda ise şanslıydım.

Fotoğraflarını çektiğim insanlardan bazıları gerçek isimlerinin gizlenmesini istediler. Bütün çalışmalarda kendilerinin gerçek hikâyelerinin ve fotoğraflarının kullanılmasına izin verdiler. Bu kitaptaki birçok öznenin yaşamı değişti. Bazıları problemlerini çözdü, bazıları hâlâ çabalıyor. Fakat hepsi araştırmama katkıda bulundu; bu şiddete bir son vermek için.

Bu kitap şayet kalbinize giden bir yol bulursa, umarım düşünüp taşınmanıza vesile olur: Hapishanelerde tek suçları kendilerini ve çocuklarını ölüm saçan eşlerinden ya da erkek arkadaşlarından korumak olan sayısız kadın var. Aile şiddetiyle ilgili şok edici pek çok şey var, ama hiçbiri kadınların kendi yaşamlarını kurtarmaya çalışmaları adına demir parmakların arkasında olmaları gerçeği kadar olamaz.

Donna Ferrato

New York

Temmuz 1991

Evimdeki Düşman şiddette karşı aşkın zaferine, zulme karşı özgürlüğe ve kadınların boyun eğmez cesaretlerine adanmıştır. Sevgili kızım, bu kitap senin için.

D.F.
Boulder, Colorado, 1985. Janice’in eşi ona acımasızca şiddet uyguluyordu…
Janice arkadaşı Kim’in, kocası tarafından otobüs durağında öldürülmesine tanık olmuş…
Fotoğraf: Donna Ferrato

Önsöz

1990 senesi 21 Aralık’ında Ohio’nun girişken valisi Richard F. Celeste, eyalet hapishanesindeki yirmi beş kadın için özel af çıkardı. Kadın mahkûmların ülkedeki ilk toplu tahliyesinde onlardan yirmi birini serbest bırakmayı planlandığını duyurdu. Diğer dördü, iki sene hapis yattıktan sonra tahliye edileceklerdi. New York Times’ın ilk sayfadan verdiğine göre hepsi “eşlerini ya da partnerlerini öldürmekten ya da onlara şiddet uygulamaktan mahkûm edilmişlerdi.”

Yüzden fazla davayı gözden geçirdikten sonra, vali Celeste bu yirmi beş kadının “şiddetin, tekrar eden şiddetin mağdurları olduğu” sonucuna varmıştı. Kadınların “duygusal ve fiziksel olarak tuzağa düşürüldüklerini,” söyledi. Öyle ki Ohio mahkemeleri 1990 senesine kadar taciz edilen kadınların deneyimlerine ve ruhsal durumlarıyla ilgili bilirkişi tanıklıklarına başvurmayı reddetmişti. Kendilerini şiddet uygulayan eşlerine, erkek arkadaşlarına ya da babalarına karşı savunan bütün bu kadınların mahkemede kendilerini savunması önlenmişti. Yaşamlarında erkekler tarafından şiddet gören ve susturulan kadınlar bir kez de yasalar tarafından şiddet görüp susturulmuş oldular.

Bu, ceza “yargılama” sistemimizin standart prosedürüydü. Bu yüzden vali Celeste’nin yaptığını yapmak için, ki ülkedeki her Vali’nin bunu yapma gücü vardı ama hiçbiri daha önce bunu yapmayı düşünmemişti, cesur birinin çıkması gerekti: Bu olağan yargı hatasını düzeltmek ve bu kadınlardan bazılarını serbest bırakmak için – cinsiyet siyaseti mahkûmu, şaka yollu “cinsiyetler arası savaş” diye bahsettiğimiz antik savaşın kayıpları olan, iki kez kurban edilen kadınları.

Kendisi de Ohio’da büyüyen Donna Ferrato bu “savaş”ın senelerdir fotoğrafını çekiyordu.

O bir savaş fotoğrafçısı olarak tanımlanabilir. Onun mıntıkası her iki tarafın da aynı arazide konuşlandığı bu müstesna savaş. Bu iç savaşta kadınlar demokrasi ve özgürlük için mücadele ederlerken, erkekler eski rejimi sürdürmek için çarpışıyorlar. Bu yıkıcı savaşta savaş alanı ve sivil cephe bir ve aynı. Ve galibi yok. Vahşet ve kayıplar ürkütücü. Binlerce savaşçı yaralanıyor, sakatlanıyor, şekli bozuluyor, travmatize oluyor ya da ömür boyu sakat kalıyor. Binlercesi ölüyor. Diğer tüm askeri savaşlarda olduğu gibi bu savaş da toplumun kumaşında derin yaralar açıyor. Hepimiz bedel ödüyoruz. Hepimiz acı çekiyoruz. Hepimiz kaybediyoruz. Şu küflenmiş eski şakanın – “POW! Right in the kisser!”* – bir ölümcül toplumsal problem olduğunu bilmeyen kaldı mı hâlâ Amerika’da? (*Ağzının ortasına! İkinci Dünya Savaşı sonrası ABD’de popülerleşen The Honeymooners [Balayı Çifti] adlı TV dizisinde kullanılan örtmece–ç.n.)

Ferrato’nun savaş fotoğraflarında ilk dikkatinizi çekecek şey ise onlara benzerlerini daha önce hiç görmemiş olmanız. Vietnam ve Afganistan savaş alanlarındaki ya da Pekin ve Beyrut sokaklarındaki şiddet, dünyanın en iyi fotoğrafçıları tarafından belgelenmişti. Ama evdeki şiddet başka bir şey. Savaş fotoğrafı denilince, Mathew Brady, Robert Capa, Don McCullin gelir aklınıza. Siperler, parçalanmış üniformalar, kanlı bandaj ve apoletler, alevler içinde patlayan silahlı araçlar gelir gözünüzün önüne. Ferrato’nun görselleri ise bunu tekrar düşünmenizi sağlıyor.

Bu fotoğrafları nasıl çekiyor? Kolayca anlaşılabileceği gibi insanların sorduğu ilk soru bu.

Eğer eşin şiddete maruz kalması en başından beri toplumun tetkikinden saklanmışsa, bir fotoğrafçı nasıl olur da fotoğraf çekebilir? Eşine ya da kız arkadaşına şiddet uygulamak üzere olan bir erkek fotoğraf makinasının önünde ne yapar? Şunu da sorabilirsiniz: Bir mahkûmu kafasından vurmak üzere olan erkek fotoğraf makinasının önünde ne yapar? Bu olay gerçekleşti. Herkes o fotoğrafı hatırlar*. Bir şey olursa fotoğraf makinası onu görebilir. Her şey fotoğrafçının fotoğraf makinasını nereye doğrulttuğuna bağlı. Her şey – diğer bir deyişle – fotoğrafçının kim olduğuna ve ne gördüğüne bağlı. (*Eddie Adams’ın Pulitzer Ödülü aldığı, 1 Şubat 1968’de Vietnam Savaşı sırasında çektiği, elleri arkadan bağlı bir esirin sokakta başından vurularak idam edildiği anı gösteren fotoğrafa atıf–ç.n.)

Donna Ferrato meraklı bir çocuğunki gibi parlak bir yüze sahip, ufak tefek bir kadın. Bir fotoğraf makinası taşıyor; eğlenceli bir makina –kırmızı yeşil izole bantla yamalı, hırpalanmış eski bir Leica. Makinası küçük ve sessiz, üstelik çok sık kullanmıyor. Hastanede, sığınmaevinde, polis merkezinde ya da birinin evinde, günlerce boynunda asılı taşıyor –insanlarla konuşmayı seviyor. Arada bir de komik görünümlü fotoğraf makinasıyla bir fotoğraf koparıp alıyor; her sıradan gözlemcinin anlık bir hatıra fotoğrafını Instamatic ile kaydettiği gibi. Nerede olursa olsun, tam olması gereken yerde bitiyor. Bir keresinde tutukluların fotoğrafını çekmek için kadınlar hapishanesinde kalırken, bir emri sorguladığı için hakkında rapor bile tutmuşlar. Onun yalnızca bir ziyaretçi olduğunu unutmuşlar. Ferrato profesyonel bir fotoğrafçının nasıl görünmesi ya da davranması gerektiği ile ilgili genel görüşlere uymuyor. Kabarık bir Domke çanta taşımıyor. Askeri botları ya da safari ceketi yok. Yalnızca bir kadın. Zararsız. Eşlerine şiddet uygulayanların, eşlerine çocuklarının, diğer aile üyelerinin, komşularının, polisin önünde şiddet uyguladıklarını biliyoruz. Böyle bir erkek için bir şahidin daha olması pek az fark yaratır.

Fakat o, bu durumda bir tür casus sayılmaz mı? Erkeğin kutsal saydığı evine sızıp orada olup bitenler hakkında bir kayıt ortaya çıkarması doğru mudur? Bir fotoğraf editörünün Ferrato’nun bazı fotoğraflarının fotoğraflanamayacak kadar çok özel şeyleri gösterdiğinden yakındığını duymuştum. Bazı şeylerin görüntüsü alınmamalıydı, diye devam ediyordu argüman ve “ev içi şiddet” de o şeylerden birisiydi. Bu argüman etik yönlerden ya da fotojurnalizmin estetik bakış açısından ele alınıyor. İşin tuhafı, kadın ve çocuklara uygulanan şiddetin durdurulmasıyla ilgili hiçbir şey yapmayan yasalarınki ile, kilisenin ve devletin geleneksel bahanelerinin nasıl da benzeştiğidir. 1874’te Kuzey Karolina Yüksek Mahkemesi şöyle hükme bağlamış: Erkek, eşini “dayakla cezalandırırsa”, “şayet kalıcı bir sakatlık olmamışsa… perdenin çekilip halkın görmesinin engellenmesi ve tarafların birbirini affedip olayın unutulması yeğdir.” Bakılmayan şeyler çekip gitmez; aldırmadan sürer giderler –ki tam da mesele bu. Ceza yargılama sistemimiz ve kamu politikalarımız kadınların affetmesine, erkeklerin unutmasına bırakarak bir asır daha perdeyi çekip halkın görmesini engellemeye devam etti. Görecek son şeyin fotoğraf makinası olması nasıl da üzücü ve ironik.

Fotojurnalizm açısından doğru soru “Bu şiddet görüntülenemeyecek kadar özel mi?” değil. Uygun soru şu: “Daha önce neden görmemiştik?

Ferrato, gerçek bir savaşı ele alıyor. Kayıplar listesine bir bakın. Tahmini olarak ABD’de her on beş saniyede bir kadın şiddete maruz kalıyor. İstatistik tablolarına geçen muazzam sayıda olaylar ve kurbanlar ise kesinlikle az sayıda, çünkü çoğu yargı gücü “rutin” olarak eşlerine şiddet uygulayanların kaydını tutma zahmetine girmiyor bile. Birçok yetkili biri öldürülene dek rapor tutmuyor. Bu raporlarda istatistikçilerin “partner cinayeti” olarak tanımladığı 38.648 kadın ve erkeğin 1976 ile 1987 seneleri arasında öldürüldüğü listelenmiş. O “partner”lerden öldürülenlerin üçte ikisi kadın. Üçte biri ise neredeyse hep kendini savunurken çaresizliğe kapılan kadın tarafından öldürülen erkek. Bu sene, asgari tahminlere göre iki milyon kadın partnerleri tarafından sert bir biçimde saldırıya uğrayacak. En az iki bin kadın öldürülecek. Bu şiddetten kaçmak için, binlerce kadın kendi kendini öldürecek. Daha binlercesi alkol, uyuşturucu ve reçeteli sakinleştiriciler ile “kendini uyuşturacak”. Hayatta kalmak için azmeden binden fazlası, durumu tersine çevirip ona şiddet uygulayan erkeği öldürecek. Cinayetten hüküm giyen bu kadınlardan çoğu ise yaşamlarının en güzel senelerini hapiste geçirecekler.

Amerikalı kadınlar trafik kazaları, tecavüzler ve gaspların toplamından daha fazla, şiddete maruz kaldıkları için yaralanıyorlar. Hastanelerin acil servislerine başvuran kadınların en az yüzde yirmi-otuzunu şiddet nedeniyle yaralananlar oluşturuyor. Şiddete maruz kalmaları kadınların işyerine gidememelerinde önemli bir neden. Şiddet görmeleri – hamilelik ya da annelik değil – kadınların işgücüne katılamamalarının büsbütün ana nedeni. Hamile kadınların şiddete maruz kalmaları, düşük yapmalarının ve akabinde “doğum kusuru” olarak geçiştirilen ceninin zarar görmesinin nedeni. Şiddet görmeleri kadınlar tarafından işlenen suçların başlıca nedeni; binlercesi şiddetten kaçınmak için – genellikle mağaza hırsızlığı, sahtecilik, uyuşturucu satışı, fuhuş gibi – suç işlemek zorunda bırakılıyor. Şu anda hapiste bulunan kadınların büyük çoğunluğu şiddete maruz kalmış ve/veya çocukken ve/veya yetişkinken cinsel istismara uğramışlar. Şu an cinayetten hapis yatan kadınların çoğu kendilerini korumak için saldırganı öldürdü. Amerika Birleşik Devletleri’nde öldürülen tüm kadınların yarısından fazlası mevcut ya da eski erkek arkadaşları ya da eşleri tarafından öldürüldü.

Kadınlar şiddete maruz kaldıklarında tek mağdur kendileri olmuyor.

Birçok olayda, şiddet uygulayan, çocuklara da şiddet uyguluyor ve psikologlar çocukların annelerine kötü davranan bir kişinin sadece görüntüsüyle bile derinden travma geçirebileceklerine inanıyor. Bağlantılı olarak, kadının şiddete maruz kalması yalnız kadınlar arasında değil aynı zamanda her iki cinsiyette gençler arasında da alkol ve madde bağımlılığının önemli etmenlerinden biri. Kadına yönelik şiddet kadınların intiharlarının başlıca nedeni ve hiç şüphesiz gençlerin intiharlarında da payı var. Şiddet ve cinsel istismar kadın, erkek sayısız gencin evlerinden kaçmalarına neden oluyor. Annelerin ya da çocukların maruz kaldığı şiddet ve cinsel istismar, genç erkeklerin babalarına ya da üvey babalarına şiddet uygulamalarının ya da onları öldürmelerinin en yaygın dürtüsü. (Ferrato’nun fotoğrafları ve naklettiği hikâyeler, çocukların rutin olarak maruz kaldığı, insanı dehşete düşüren şiddeti ve ne çocuklarını koruyabilen ne de kendilerini kurtarabilen annelerin çaresizliğini ortaya koyuyor.)

Evin içinde başlayan şiddet orada son bulmuyor. Bağırma, tehdit, dayak ve coplama herkesin öğrenebileceği “davranış”lar. Biri bunu öğrenince de herhangi bir yerde uygulayabilir. Şiddetin uygulandığı evlerde yetişen çocuklar pek çok deneyim kazanıyorlar. Şiddetin – erkekler için – hızlı ve etkili bir problem çözme tekniği olduğu ve kadınların ve çocukların uygun hedefler olduğu yönünde bir sapkın ders ediniyorlar. Sert bir erkeğin neredeyse her zaman istediğini elde edebileceğini tekrar eden örneklerle öğreniyorlar. Şiddete maruz kalan ya da onu izleyen küçük çocuk belki onu kendi evinde ya da sokaklarda uygulayan yetişkin erkek haline gelecek. Öyle ki, şu anda herhangi bir şiddet suçundan hapis yatan sayısız erkeğin kişisel hikâyesinde çocuk yaşta şiddet ve cinsel istismara maruz kalması gizli yatmakta.

Özetle, şiddetin toplumumuza ekonomik, toplumsal ve duygusal bedeli hesaplamaların çok ötesinde.

Bu savaştan konuşurken, sosyal bilimler bize örtmeceyi sunuyor.  “Ev içi şiddet.” “Eş tacizi.” “Partner tacizi.” “İlişki uyumsuzluğu.” “Bozuk aile yapısı.” “Sözel olmayan iletişimsizlik.” Sosyal bilimciler bunlara çalışıyorlar. Her nasılsa, fark edeceğiniz üzere bu terimler hiçbir görsel ortaya çıkarmıyor. Orwell’in Yenisöylemi gibi, neyin ne olduğunu görmemize engel olmayı amaçlıyorlar. Savaştan bahsedildiği yok. Bu terimler, daha ziyade, gerçek birey olarak kadınların değil de genelde başka mahallelerdeki “ilişkilerin” ve “ailelerin” etkilendiği (–ni varsaymalıyız) yetersiz sayıların ve şüpheli “sosyal problemler”in adeta fısıltısı şeklinde. Ferrato’nun fotoğraf makinası ise, tam tersine, ev içi şiddetin neye benzediğini görüyor. Onun fotoğrafları jargonun gizlediği basit gerçekleri açığa vuruyor.

Görülecek ilk gerçek de şu: Şiddet erkeğin yüzünde. Bu fotoğraflardaki saldırganlar, şiddet uygulayanlar, teröristler; erkekler.

Fotoğraf makinası erkekleri özel bir suçla belirlemiyor. Makina sözel terminolojiyle örtbas edilen gerçeği sadece kaydediyor: “Partnerler” tarafından uygulanan şiddetin en az yüzde doksan beşi erkeklerin işi. Bu fotoğraflardaki morarmış, ezilmiş, gözü yaşlı, terörize edilmiş, çaresiz, meydan okuyan yüzler ise kadınların ve hem erkek hem kız çocuklarının yüzleri. İnsanlar bu fotoğraflarda olup bitenleri “karısını dövme” diye adlandırıyordu. İstismar edilen kadınların ve çocukların çok iyi bildiği duygusal istismarı, göz korkutmayı, terörü içine almadığından bu terim dahi yetersiz. Fakat en azından “karısını dövme” kimin kime ne yaptığıyla ilgili bir ipucu veriyor. “Ev içi şiddet” yetişkin erkeğin kadınlara ve çocuklara yaptığı bir şey. Ferrato’nun fotoğraflarında bu gerçekten kaçış yok.

Kimin kime ne yaptığıyla ilgili emin olmamız önemli. Aynı zamanda insanlara kolaylık da sağlamıyor. Çoğunlukla görmezden gelmeyi tercih ettiğimiz sert gerçeklerle bizi yüz yüze getiriyor; “ev” ve “aile” ve “sevgi” gibi basit kelimelerin anlamı hakkında tekrar düşünmemizi sağlıyor. Uzun bir geçmişi olan gelenek ve hukuki karara göre, Amerikan evinin kapısı kapalıdır. Arkasında ne olup bitiyorsa “özel”dir – aile meselesi. Geleneksel olarak evin içinde güç aile reisi ve aile büyüğü olan, evin özel kalesi olduğunu söyleyen erkektedir. Otoritesini uygun gördüğü şekilde uygulayabilir. Amerikalılar bu kişisel, bireysel özgürlükle iftihar ederler – çoğu zaman bunun yalnızca erkeklerin özgürlüğü olduğunu fark etmemiş gibi görünerek.  Birinin çıkıp bir “kişi”ye “onun” evinin mahreminde “o”nun ne yapabileceği ya da yapamayacağını söylemesi ulusal bir onur meselesidir. Hatta otoritesini şiddet yoluyla kursa bile kimsenin – ne arkadaşı ne komşusu ne polis ne de mahkeme – araya girmemesi gerekir. Kimsenin kesinkes fotoğraf çekmemesi gerekir.

Ferrato’nun rahatsızlık çıkaran görsellerinin “ev içi şiddet”in ne olduğu, neden olduğu ve bunu durdurmak için neler yapılabileceği hakkında sorular ortaya attığı kesin.

En önemli soru ise şu: Erkekler kadınlara neden şiddet uyguluyor? Cevap saçma bir şekilde çok basit. Çünkü; yapabiliyorlar, çünkü; işe yarıyor.

Şiddet uygulayan erkek, işini hallediyor – en azından kısa bir süreliğine. Şiddet uygulayan basitçe ele alınabilecek, kızgın bir erkek değil. Şiddete alkol ya da uyuşturucuyla zorlanmış değil. Şiddet uygulayanların genellikle öne sürdükleri bahane olsa da “kontrolü kaybetmiş” değil. Ne yaptığını biliyor. Gösterdiği öfke ya da şiddet “onun” kadınını – onun istediği şeyi yapmasını sağlamak için – kontrol etmekte kullandığı bir teknik. Bir kişinin diğerine karşı kullanabileceği daha pek çok zor kullanılarak yapılan teknik var: rüşvet, sözlü taciz, yalanlar; şefkat, seks ya da paradan mahrum bırakma; şiddet ya da terk etme tehdidi, mülkünü tahrip etme, cinsel saldırı ve buna benzerleri. Kadınlar da bu tekniklerden bazılarını kullanıyorlar, fakat kocasının gözünü morartarak ya da kolunu kırarak ya da ona tecavüz ederek “dırdır”ını destekleyecek bir kadın çok nadir bulunur. Tarihte de hiçbir zaman kadınlara kanunlar tarafından bu tür şeyler yapma hakkı tanınmamıştır. Erkek böyle bir eylemi gerçekleştirdiğinde ise, tam tersine, kabullenmenin dışında onu durdurabilecek çok az kadın çıkar. Silahlar bakımından kadınlar ve erkekler arasındaki savaş katiyetle tek taraflı. Bunun yanında her şeyin kendi istediği gibi olmasını isteyen erkeğe göre hiçbir şey güç gösterisi kadar etkili olamaz.

Elbette uzun vadede şiddet onu başarısızlığa uğratıyor çünkü kadınının – “onun” kadınının – onu devamlı terk etmesine neden oluyor. Kadın ruhen, duygusal olarak, fiziksel olarak geri çekilmeye başlıyor. Bazen ilişkiye ara vermek biraz zaman alıyor. Endişe ettiği konular var – çocukları, yemek ve barınacak bir yer gibi. Ayrıca kadınlar her problemin kendi hatalarından kaynaklandığını ve problemi çözmenin kendi sorumlulukları olduğunu düşünmek konusunda iyi eğitilmişlerdir. Kadınlar dinleyici, yardımcı, kafa yoran, amatör psikiyatrist, dadı, metres olarak beceriklidirler. Kadınlar “romantizm” konusunda eğitimlidirler, maço erkeğin geçici pişmanlık gözyaşlarına kanarlar. “Aşk” aptalları. Kadınlar “problemleri çözerek yoluna koymayı” denerler. Süreç içinde, erkek zihinsel manipülasyonu şiddetle birleştirirse, kadın boş bulunabilir ve düzenli psikolojik istismarla beyni yıkanır. Fakat er geç çoğu kadın veda etmeyi deniyor.

Tam da burada diğer bir önemli soru devreye giriyor: Erkekler kadınların gitmesine neden izin vermiyorlar? Elbette bazısı izin veriyor, mal mülk ve çocukların velayeti konusunda alışılagelen hukuki mücadelelerden sonra. Fakat binlercesi izin vermiyor. Kadın kaçmaya çalıştıkça, daha çok zor kullanan ve kontrol eden erkek ortaya çıkıyor – daha da tehlikeli oluyor. Tam bu noktada, kadın, erkeğin en değerlisi olan kontrolünden kurtulmak üzereyken, erkek en çaresiz ve en öldürücü halini alıyor. Haber başlıklarını görmüşsünüzdür: “Adam ayrıldığı eşini ve kendini vurdu. Eski basmakalıp sözleri duymuşsunuzdur: “Benim olmazsan, kimsenin olamazsın.” Erkekler bunları gerçekten söylüyorlar. Birçok kadın ara sıra şiddete maruz kalarak, sonra ayrılarak ve vurularak, oldukları yerde kalmanın daha güvenli olduğuna karar veriyorlar. Makul bir seçim. Fakat bu aşamaya gelince artık gerçekten eşleri ya da kız arkadaşları değiller. Tutsaklar.

Sıradaki soru: Bu erkeklerin yaptıkları yanlarına kâr mı kalacak?

Buna cevap verirken başka bir soru karşımıza çıkıyor: Onları kim durduracak? Kadın (“Sen benim kadınımsın!”da olduğu gibi) olduğu için kadına saldırmak hem bir suç hem de onun insan haklarına saldırıdır. Fakat bu içinden geçtiğimiz günlerde bile bazı insanlar ve bazı kurumlar olaya bakışlarını değiştirmiş değiller.

“Ev içi şiddet” hakkında çok “biliyoruz”. Bildiklerimizin çoğu ise yanlış, inatçı, kadınlara ve çocuklara zarar verici. Senelerce kadını suçladık. Kendi kaşındı. Hoşuna gitti. Kadın tahrik etti. Kadın hayır der ama onu demek istemez. Hatta demek istese bile, yelkenleri suya indirir. Eğer hoşuna gitmiyorsa, neden terk etmiyor. “Ev içi şiddet”in sadece yoksul kadınların ya da sadece siyahi kadınların ya da aile içinde şiddet olan evlerde büyüyen kadınların ya da kendi kaşınan kadınların başına geldiğini “bildik.” On seneden fazladır sosyal bilimcilere (çoğunluğu erkek) istatistikleri çıkarmaları için vergi ödedik. Bu sosyal bilimciler de testler tertiplediler, anketler tatbik ettiler; şunları tespit etmek için: Şiddete maruz kalan kadınların sorunu nedir? Neden kendilerini mağdur hale sokuyorlar? Psikolojik profilleri ne?

Nihayet, seneler geçer ve “bilimsel” cevap gelir; kadınların başından beri sadece ortak akıllarıyla ve kanıtlamak için de zor deneyimler geçirerek önerdikleri cevap. İşte gerçek şu: Şiddete uğrayan bütün kadınların ortak özellikleri dişi olmalarıdır. Diğer bir deyişle, herhangi bir kadın şiddete maruz kalabilir. Diğer bir deyişle, kadınlara şiddet uygulanır çünkü onlar kadınlar.

Gel gör ki, kolluk kuvvetleri böyle düşünmüyor. Emniyet güçleri kadınları şiddet için aranıyorlar diye “bildiklerinden,” “ev içi darp”ı diğer darplar gibi bir darp olarak değil de özel aile meselesi – bir suç olarak değil – “ev içi anlaşmazlık”, tartışma, aşıkların kavgası, ağız dalaşı olarak işleme alıyorlar. Son birkaç seneye değin, Amerika Birleşik Devletleri’nde resmi politika; gözaltına alınma yerine arabuluculuk için çağrılmaydı ve birçok yargılamada durum hâlâ böyle. Şiddete maruz kalan birçok kadının anlattıkları gösteriyor ki polisi aradıklarında kimse gelmiyor. Bazı şiddet gören kadınlarsa polislerle yaşıyorlar.

Polisin tutumu savcıların ve yargıçlarınkini yansıtıyor.

Olay tekrar edip duruyor ama polis gözaltına almayı reddediyor ya da savcılar dava açmayı reddediyor ya da yargıç yasaların korumasını talep eden kadını, tüm bunlardan sonra öldüren erkeğe ceza vermeyi reddediyor. Her sene bin kadar kadının onlara şiddet uygulayan erkeği öldürmesine şaşırmamalıyız. Cinayet esnasında bu kadınların çoğu şiddet uygulayan erkeği terk etmiş ya da ondan kurtulmaya çalışmakta. Birçoğu saklanıyor. Birçoğu uzaklaştırma kararı ya da “koruma kararı” aldırmış. Ama erkek bırakmıyor. Cinayetten sonra, bütün kadınlar aynı şeyi söylüyorlar: “Onu başka kimse durduramazdı.”

Ferrato’nun fotoğraflarında böyle kadınlar göreceksiniz – gitmesine izin vermeyen eski kocalarının ya da erkek arkadaşlarının musallat olduğu kadınları. Kendilerini korumak için öldüren kadınları da. Amerika Birleşik Devletleri’nin her bir köşesindeki hapishaneler, vali Celeste’nin Ohio’da karşılaştığı gibi, böyle kadınlarla dolu. Ferrato onlardan bazılarını tanımak için Missouire’deki yüksek güvenlikli hapishaneye kendini kilitledi. Orada bulunan kadınlardan kocalarını öldürenlerin birçoğu on beş sene ya da şartlı tahliyesiz ömür boyu hapis cezasına çarptırılmışlardı. Hapishaneden asla canlı çıkamayacaklar. Bu belki Missouri’deki eşlerin kendilerini güvende hissetmesini sağlar. Eğer bu koca katilleriyle tanışmış olsaydınız – ben tanıştım – muhtemelen benim düşündüğüm gibi, doğru dürüst insanlar olduğunu düşünürdünüz. İçlerinden biri polis müdürü ile evliymiş.

İşin tuhaf yanı ise; darp eden erkek “ona” ait kadına darp ederse, ceza yargılama sisteminin bunu gelenek olduğu üzere bir suçtan saymaması. Ne var ki kadın kendini savunursa, bu fiil bir suç teşkil ediyor ve ceza yargılama sistemi onu hemen cezalandırıyor. Yani burada konuştuğumuz şey basit bir hata, kanunların uygulanması ya da ceza yargılamasındaki yetersizlikler değil. Konuştuğumuz mesele kadınlara şiddet uygulayanların sistematik olarak, kurumsal şekilde desteklenmesi ve karşı koyan ya da direnen kadınların kurumsal şekilde cezalandırılmasıdır.

Diğer kurumlar da kadınlara yönelik şiddeti destekliyorlar. Sağlık bilimleri yaşamları hakkında korku duyan, şiddete maruz kalmış kadınlara sakinleştirici reçete yazar. Psikiyatri, erkekleri onlara saldırması için “provoke” eden, şiddete maruz kalan kadınlardan ilham aldığını varsayan “mazoşizm”i analiz eder. Din bir kadının görevinin kocasına karşı görevini vaaz eder. Filmler, televizyon, reklamlar, popüler dergiler ve aşk romanları artan bir şekilde seks şiddeti yaratır ve şiddeti seksi gösterir. Ve her zaman cinsiyet eşitsizliği ve ırkçılık kadınların – özellikle siyahi kadınların – bağımsız bir şekilde yaşamalarını ve çocuklarına bakmalarını daha da zorlaştırır.

Erkekler kadınlara şiddet uygulamaya nasıl son verirler? Nasıl başaramadılar?

Kadınların yurttaşlık haklarına gelince; her zaman şaka gibi olmamış mıdır? 1964 Yurttaşlık Hakları Kanununa muhalif görüşleri hatırlayın; tasarıyı yasalaşamayacak kadar komik hale getirmek için sadece “cinsiyet” kategorisi eklendi. İlk kez 1922’de önerilen Eşit Haklar Tasarısını hatırlayın; senelerdir engelleniyor. Bu yazıyı kaleme aldığım sıralarda [1990], Senato Yargı Komitesi önündeki Senato Tasarısı 2754’ün, “Sokaklarda ve evlerde kadınlara yönelik şiddet ve suçlarla mücadeleye yönelik bir tasarı”, 101’nci Kongre ile üstü kapatıldı. Bu tasarı şayet geçseydi, eyaletleri ve yerel idareleri “eş şiddetini ceza hukukunun ciddi bir ihlali olarak saymak” için teşvik etmiş olacaktı. Bu arada, şiddet uygulayan “eşlere” gözaltıları ve ceza davalarını teşvik edecek, yargıçlar için yeniden eğitim programlarını resmileştirecek ve şiddet uygulayan bir “eş”in, karısını eyalet sınırları içinde takip etmesini bir suç sayacaktı. En önemlisi, yurttaşlık hakları üzerine özet bir bölüm içeriyordu. “Mevcut yasa iş yerinde işlenen cinsel suçlar için yurttaşlara hak sağlıyor ama sokakta ya da evde işlenen cinsel suçlar için sağlamıyor.” Tasarı bu hakkı sağlayacaktı. Anayasaya göre, bedensel zarara uğramadan yaşamak bütün insanların temel hakkıdır. Bu tasarı, şayet geçseydi, kadınların da insan olduğunu netleştirmiş olacaktı.

Kadına yönelik şiddete karşı eylemler daha en başından sonuç veriyor. Kadınların öncülük ettiği kampanyalar, bu ülkenin ya da diğerlerinin tarihindeki en çarpıcı toplumsal hareketlerinin başında geliyor. Kadınların kadınlara yardım etmesiyle başladı ve halen büyümeye devam ediyor.

1974’ten günümüze, kadınlar şiddet gören kadınlara sığınma, bilgi alışverişi ve avukatlık hizmetleri sağlamak üzere yaklaşık bin kadar sığınmaevi ve bir o kadar acil yardım hattı kurdular. Kadınlar daha kapsamlı bir ev içi şiddet yasasının yasalaşması için birçok eyalette baskı uyguluyorlar ve bazıları gerçekten çok yaratıcı – evlilik cüzdanlarına sığınmaevleri için ek ücret koydurtan yasa gibi. Şiddet gören kadınlar bir araya gelerek polis merkezlerine karşı toplu davalar açarak onları şiddet uygulayanları gözaltına almaları ya da dava açmaları için zorladılar. Ulusal Polis Müdürleri Birliği’nin tavsiye ettiği “aile içi geçimsizlikler”in arabuluculuğu politikasının, şiddet uygulayan erkeklerin gözaltına alınması şeklinde değiştirilmesi yönünde baskı yaptılar. Bazı eyalet ve belediyelerde şiddet uygulayana zorunlu gözaltı, tutuklama ya da dava açılması uygulamasını yasal ya da kamu politikası olarak kazandırdılar.

Şiddete uğrayan kadınlara yönelik destek, bilinçlendirme ve politik eylem grupları kurdular. Sosyal hizmet kurumlarının karmaşıklığı ve mahkeme prosedürlerine rağmen kadınlara yardımcı olmaları için avukat sağladılar.

Şiddet uygulayanlar için, bazen hapis cezası yerine zorunlu olacak, “rehabilitasyon” programları kurdular. Polisler, savcılar, yargıçlar ve diğer kamu görevlileri için eğitim programları düzenlediler. Şiddetin uygulanmasını önlemek ve hâlihazırda şiddete maruz kalan çocuklara yardımcı olmak üzere kamu okullarında ev içi şiddet farkındalık programları uyguladılar. Hastane ve çocuk koruma merkezleriyle çalışarak, kendileri de şiddete maruz kaldıkları için şiddet uygulanan çocuklarını koruyamayan annelere özel savunma programları hazırladılar. İş bilmez ve cinsiyet ayrımcılığı yapan, şiddet uygulayanlara karşı yasaları uygulamayı reddedip onları davalar sonunda cinayet işlemesi için serbest bırakan kamu görevlileri ve yargıçların görevden alınmaları için kampanyalar yürüttüler. Kendilerini ya da çocuklarını savunurken kendilerine şiddet uygulayan erkekleri öldüren kadınları savunmak için yasal stratejiler geliştirdiler. “Ev içi şiddet”in tarihi, sosyolojisi, psikolojisi, siyaseti, yasası ve kişisel deneyimleri üzerine çalışmaların; iş gören, görmeyen yerel programlar üzerine sayısız raporun; konferanslar, filmler, videolar, oyunlar, şarkılar, ritüeller ve sayısız kişisel gelişim kitaplarının olduğu bir kütüphane oluşturdular. Programlar koordine etmek, politikalar geliştirmek ve kazanımları değerlendirmek için ulusal çapta örgütlendiler. “Sisteme” boyun eğdirmek için talep ettiler, ikna ettiler, dil döktüler, pohpohladılar, kandırdılar, yatıştırdılar, tehdit ettiler, kulis yaptılar, üstelediler ve utandırdılar. Amerikan tarihinde daha önce hiçbir zaman, tazmini reddedilen suçun mağdurları, kendilerini ve diğer mağdurları korumak için fiili bir koruma sistemi kurmak üzere örgütlenmemişti. Bu kadınlar, netice itibariyle, daha yeni yeni hissedilmeye başlanan, muazzam değişimleri harekete geçirdiler.

Donna Ferrato’nun fotoğraf makinası bu değişimler sürerken onları kaydediyor – polis şiddet uygulayanları gözaltına alıyor, şiddet uygulayanlar terapi gruplarına katılıyor, kadınlar sığınmaevlerinde güvenle kalıyorlar. Kadınlar kendi başlarına yeniden ayağa kalkıyorlar. Fakat bu sert fotoğraflar rahatsız edici. “Ev içi şiddet,” hakkında konuşulması gereken bir konu. Tekrar görmemiz gereken bir şey. Birdenbire, savaş fotoğrafçısının fotoğraf makinası bu “sosyal problem”in cinsiyetçi politikalarını ortaya döküveriyor. Birdenbire, “ev içi şiddet” ile ilgili bildiğimiz şeyler tuhaf bir şekilde tersine dönüp tepetaklak olmuş görünüyor. Bu fotoğraflara bakarak şunları sormalısınız: Bütün bu kadınlar neden hastanelerde yaralanmış yatıyorlar? Ya da neden demir parmakların arkasındalar? Ya da neden gece yarısı kaçıyorlar? Ya da neden sığınmaevindeki karyolanın üzerinde çocuklarıyla yumak olmuşlar? Neden bütün bu kadınlar ve çocukları kendi evlerinden kaçmaya zorlanmışlar? Peki neden onları terörize eden erkekler evlerinde ve serbestler? Neden bir grup erkekle oturup yaptıkları berbat şeyler hakkında konuşmakta serbestler? Nasıl oluyor da onlar kamp yapmaya gidiyorlar?

Siz söyleyin: Bu fotoğrafların derdi ne?

Ann Jones

New Jersey, ABD, 1982. Lisa ve Garth.
Garth’ın Lisa’ya vurduğunu ilk gördüğümde gözlerime inanamadım. İçgüdüsel olarak, bir fotoğraf çektim. Ama tekrar vurmaya kalkışınca kolundan tutup durmasını istedim. Varlığımı güç bela fark etti ve birinin izlediğini umursamadı. Bu bende şaşkınlık yarattı. Yıllar sonra şunu anladım ki eşine vurmaya azmeden bir erkek bunu çocukların, komşuların hatta polisin önünde gerçekleştiriyor.
Fotoğraf: Donna Ferrato
1986 dolayları. Mezuniyet fotoğrafı.
“Anneme benzemiyorsun artık,” diye ağladı Rita’nın oğlu ona bakarken. Julio gözaltına alındı. Rita eşinden korunmak için ısrarla koruma talep etmişti ve Julio hakkında uzaklaştırma kararı vardı.
Fotoğraf: Donna Ferrato
Saint Paul, Minnesota, ABD, 1988. Duvar resmi önünde kadın ve çocuklar.
Sığınma evinin tipik bir misafiri yok, tıpkı şiddet gören tipik bir kadın olmadığı gibi. Ülkedeki ilk sığınma evi olan St. Paul’deki Women’s Advocates’te kadınlar dört ila altı hafta arasında kalabiliyor; hukuki, finansal, sağlık ve iş bulma gibi desteklere ulaşabiliyorlar. Sığınma evindeki duvar resmi on yıl önce oranın bir misafiri tarafından çizilmiş.
Fotoğraf: Donna Ferrato
Philadelphia, Pennsylvania, ABD, 1986 dolayları. Polis silüeti ve bir kadın.
Philadelphia’da şiddet gören bir kadın, polis memuruna yardım telefonlarının nadiren cevaplandığıyla ilgili şikâyette bulunuyor. Mahkemece alınan bir uzaklaştırma kararı olmasına rağmen eşi ön camı kırarak eve zorla girmiş.
Fotoğraf: Donna Ferrato
1988 dolayları. Hapishane.
Hapishanelerde tek suçları kendilerini ve çocuklarını ölüm saçan eşlerinden ya da erkek arkadaşlarından korumak olan sayısız kadın var. Aile şiddetiyle ilgili şok edici pek çok şey var, ama hiçbiri kadınların kendi yaşamlarını kurtarmaya çalışmaları adına demir parmakların arkasında olmaları gerçeği kadar olamaz.
Fotoğraf: Donna Ferrato

*******************

Çeviren notu:

Bu çeviri Donna Ferrato’dan izin alınarak yapılmıştır. Çeviriye eşlik etmesi için kitabından seçtiğim fotoğrafları kendi arşivinden bizlerle paylaştı.

Donna Ferrato’nun 2020 yılında powerHouse tarafından yeni bir kitabı yayımladı. Yeni kitabı HOLY bir eylem çağrısı. Kadın haklarının kutsallığını ve kadınların kendi kaderlerini belirlemekte usta olma güçlerini ilan ediyor. (Kitap tanıtımından)

HOLY’nin imzalı baskısını Donna Ferrato’nun kişisel web sitesinden edinebilirsiniz.

Uşak’ta doğdu. Elektrik mühendisi. Edebiyat ve fotoğraf gönüllüsü. Belgesel fotoğrafla 2011 yılında tanıştı. 2013 yılında Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi Belgesel Fotoğraf programını tamamladı. Espas Yayınları tarafından yayımlanan, Robert Capa’nın otobiyografik anlatısı Hafif Flu adlı kitabını Türkçeye çevirdi.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraflara Dair

Alaca HeyHeyler Kadın Atlası

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Zeynep Yılmazoğlu http://instagram.com/zeynepyilmazoglu tarafından hazırlanmıştır. . . . .…

Ne Olacak Arşivlerimizin Sonu?

İngiltere’nin Kuzey Doğusu’nda faaliyet gösteren Amber Fotoğraf ve Film Topluluğu’nun internet sayfasına uğradıkça heyecanlanıyorum. Bunun nedenlerinden…

Gün Biterken

Sıradan bir öğleden sonrasıydı. Fotoğraf makinemi alıp yola çıktım. Durak Gölyazı’ydı. Cennetten bir köşe diye bahsedilen…

Akan Zamanın Peşinde

Yaratım – ya da daha doğru sözcüğüyle, dönüşüm – sancılı bir süreçtir. Yapıtın oluşumu sırasında üreteni…