Fanus Hayatlar

/

Sabah yedide alarmın sesi ile uyandın -bana bakma ben değil sen uyandın-. Kalkıp elini yüzünü yıkadın. Daha sonra camı açıp temiz havayı ciğerlerine çektin. Üstünü başını değiştirip bir güzel sabah sporunu yaptın. Spor sonrası su içip kendine kahvaltılık bir şeyler hazırladın. Kahvaltıda bittikten sonra artık o koca günü yaşamaya çekmeye hazırsın. Kapıya doğru yöneldin ve elini kaldırıp kapının kilidini açtın. Sonra evde yer alan çalışma alanına dönüp, bilgisayarını açıp gelen iş maillerine bakıp yaklaşık 400 gündür yaptığın gibi evden çalışmaya başladın.

Yukarıda bahsedilen hayatı yaşayan birçok insan, eş, dost olduğunu biliyorum. Hayat öyle bir şekle geldi ki artık normal ile (a)normal arasındaki farkı ayıramaz olduk. Bu süreç herkesi ciddi anlamda yorduğunu biliyorum. İşte bir görüntü kaydetmeyi seven birisi olan anlatılmayı unutulan bir şeyi kendi gözlemlerime dayanarak anlatmak istiyorum.

Bu arada yazımı yazmaya geçmeden önce biz fotoğrafçıların yapmayı unuttuğu bir şeyi sizlere aktarmak isterim. Malum COVID-19 dönemi ve biz fotoğrafçılar olarak bu dönemi ben çok göremesem de muhteşem bir şekilde belgelendirmeğe çalışıyoruz. Buraya kadar her şey güzel fakat ya olmayan, yaşanmayan hatta var olmayan şeylerin görüntülenmesi nasıl olacak? O ne demek diyen olursa şöyle bir proje düşünün; 2019 sonu ve 2020 başı hiç COVID-19 vakası yaşanmamış olsa hayat nasıl olurdu? Evet eski hayatımızdan bahsediyorum. Zoom diye bir uygulamanın adını hiç duymadığımız, arkadaşlarımız ile görüşüp dolaştığımız, aile büyükleri işle bayramlaşabildiğimiz. Bence asıl güzel fotoğraf projesi bu olurdu. Bu dönemde COVID-19 yokmuş gibi yaşanan hayatları, görüntüleri belgelemek ve alternatif bir tarih yazmak biz fotoğrafçıların görevidir diye düşünüyorum. Çünkü yaşanan anılar ile hayal edilen anılar arasında dağlar kadar fark olacak. Elbette alternatif tarihi anlatan romanlar yazılar çıkacaktır fakat bunu görüntü ile besleyemedikten sonra bir manası yok…

1998 yılı yapımı Dark City filminin konusu;

“John Murdoch, bir sabah uyandığında kendisini bilmediği bir otel odasında bulur. Otele nasıl geldiğini bilmeyen John, bu sırada vahşice işlenmiş cinayetlerin katili olarak arandığını fark eder. Hafızasını kaybetmiş olduğu için cinayetleri işleyip işlemediğini dahi hatırlayamamaktadır.”

Dark City hafızasını kaybeden ve geçmiş hayatını hatırlayamayan John Murdoch’un uyanması ile başlar. Kim bilir salgının iyice yayıldığı ve bizlerin evlere kapandığımız COVID-19 günlerinde biz de John Murdoch gibi uyanmadık mı?

Geçmişi hatırlasak da artık o geçmiş bize ait değilmiş gibi sanki…

Evde yola çıkarken sanki olacakları az çok tahmin ediyor gibiydim. Eşim dün COVID-19 testi olmuş, final sınavını bekleyen bir öğrenci hissiyatı ile sonuçların açıklanmasını bekliyordu. O esnada ben de hastaneye doğru yola çıkmış COVID-19 testi olmaya gidiyordum. Bu esnada yaşadığım enteresan test maceramı burada anlatmayacağım fakat yaklaşık 2 saatlik ve 3 hastanelik dolaşım sonrası ben de COVID-19 testimi olup oğlumu anaokulundan almak için yola koyuldum.

İşte tam o esnada gördüm böğrüne sarılı şeffaf çantada kedi taşıyan kızı. Peki kedinin şeffaf bir çanta içinde sokakta ne işi vardı? Nereye gidiyordu? Hem kediler toplu taşımada İstanbulkart basabilir mi ki? Evet sorular saçma olabilir ama şeffaf bir çantada dışarıyı izleyerek seyahat eden kedi kadar saçma olabilir mi sizce?

Kendi dünyasından alınıp bir çantanın içine konulan kedi ne kadar özgürse, biz de aslında o kadar özgür değil miyiz gerçi son bir senede? Hepimiz yaşadığımız, çalıştığımız, gezdiğimiz, eğlendiğimiz ortamlardan alınıp kendi evlerimizde şeffaf bir çantada gibi kapatılmadık mı? 

İşte tam bunları düşünürken oğlumu okuldan alıp eve doğru gidiyorken eşim aradı ve COVID-19 pozitif olduğunu hızlıca eve gelmemiz gerektiğini söyledi. Benim testim ister negatif ister pozitif çıksın 10 günlük şeffaf kedi çantasında yaşama sürecimiz bu vesile ile başlamış oldu. 

Bu satırları karantinadaki beşinci günümde sizler ile paylaşıyorum. Çok farklı bir motivasyon ile yazmak istediğim bu yazı bambaşka yöne doğru everilmesinin sebebi de aslında bu yaşadığım olaylar. Amacım aslında görüntü ile fotoğraf arasındaki farkları size açıklamaktı ama kendi kör gerçekliğim o kadar yalpalamama neden oldu ki ne kelimeler ne de sözcükler okunamaz hale geldi benim gözümde. 

Bu süreci çok daha zor ve beter atlatanlar, nefes alamayıp fanusunu iyice daraltanlar, yaşamdan ayrılanlar olduğunu biliyorum. Kalanlara sabır sağ kalanlara sıhhat diliyorum ve hiçbir şey eskisi gibi olamayacak bunu artık biliyorum. Görünmez kentlerin içinde yaşayan görünmez şeffaf çantalarda hayata tutunmaya çalışan bireyleriz artık.

Varoluş sancılarımız içinde koskoca insanlığın tahmin edilemez bir virüs yüzünden tamamen bireyselleşme ötesine taşınıp iyice yalnızlaştırılmış olması tarihin bir oyunumu yoksa bir fabrikasyon hatası mı bunu muhtemelen asla bilemeyeceğiz ama kendi evrim sürecimiz yavaş yavaş balkonda yeşermeye çalışan az topraklı çiçeklere dönmeye başladık artık.

Yaşayacak toprak bulamayıp ülkelerin birbirine girdiği bu çağda ortak bir düşmana doğru savaşmak gerekirken neden insanlık bir bütün olamadı? Aşı maliyeti düşmeliyken, insanlara ücretsiz Wi/Fi dağıtır gibi aşı dağıtılması gerekirken aşı yetersizliği sebebi ile kaç can daha hayattan siliniyor acaba? Biz ailecek süreci minimum zayiat ile atlatmak için şu mübarek günde ellerimizi dua ile yıkarken hastane koridorlarında kaç can Azrail’e el vermemek için savaşıyor acaba?

Mars’ta kolonileşmek için planlar yapan Mars krallarının geleceği kurtarmak yerine sanki kendi geleceği ürettiği firmasına göre şekillendirmekle meşgul sanki. 

İnsanlık tarihinin en enteresan süreçlerinden birine şahitlik ediyoruz.

Kimi insanlar nefes almak için sokağa çıkamazken, başka bir grup ise 128 milyon kilometre uzakta drone uçurmakla meşgul. Korkmayın insanlığın sonu geldi, her şey bitti diye düşünen kötümser gruba dahil değilim, elbette insanlık ileriye doğru hareket edecektir. Asıl mesele o ileriye giden tirende kimler olacak kimler ona arkadan el sallayacak. Bu süreçte nerede olacağımıza kim acaba karar verecek?

Ya amma karamsarsın, karantinan bitsin, hava güzelleşsin, bahar çiçekleri açsın bak bu bozuk motivasyondan eser kalmaz sende” diyenler bu dediklerine kendileri de inanırsa ben de onlara inanacağım söz. 

Köyden kasabaya, kasabadan şehre, şehirden mega kentlere gelen insanlık bir anda kendini fanus tadında odalara hapsolmuş bulmadı mı sizce de? Sokakta bir insanın çantasında toplu taşıma kullanan kedi kadar yaşama hakkımız var elimizde ve maalesef İstanbulkartlar geçerli değil artık bizler için.

Fanus, bir boşluğun içe hapsederken kendi dışında boş bir dış yaratır. Bu, fanusun dışındaki fanusun içindeki bir boşluktur veya fanusun fanusu…

Her şey bittikten sonra kalan- hiç bitmeyecek olan- ile başlamadan önce olan- hiç başlamamış olan-aynı şeydir.

Ömer Orhun- 2006

Yukarıda yer alan günümüze ışık tutan satırlar değerli hocam Ömer Orhun’un 2006 yılında 1. Uluslararası İstanbul Fotoğraf Bienali kapsamın da çıkarttıkları “FAUS” adlı proje kitabının alınmıştır. 

Yaklaşık 10 yıldır profesyonel anlamda fotoğraf ile ilgileniyor. Fotoğraf Dergisi yazarı. İFSAK üyesi ve Seminerler ve Atölyeler Biriminde görev aldı. Bahçeşehir Üniversitesi olmak üzere farklı kurumlarda fotoğraf ve video üzerine eğitimler veriyor. Viewsonic Pro Renk Yöneticisi ve Eğitmeni. Kendi sitesi başta olmak üzere ve farklı online platformlarda yazarlık yapıyor.
İFSAK “YALNIZLIK” Projesinde eğitmen yardımcılığı yaptı. İFSAK kapsamında HAYALE-BULANTİS-OKULUMA DOKUNMA proje, kitap ve sergilerinde fotoğrafları yer aldı. İFSAK 55. Yıl kitabında fotoğrafları yer aldı.
İFSAK da Lightroom Mobile CC ve Adobe Premiere Pro CC Eğitimleri vermekte.

Yorum Sayıları: 2

  1. Sayın Gözen,
    “Fanus Hayatlar” başlıklı denemenizi okudum. Zamanın popüler kültürü içinde, tüketim zincirlerine dolanmış, “yalnız kalabalıklar”ın bireylerinin fanus atmosferine mahkûm oluşlarını feryat tınısında dile getirmişsiniz. “Gösteri Toplumu” bireyinin, imgelerin hakimiyetinde, neoliberal ekonopolitiğinde fanusa hapsolma dışında bir seçeneği kalmış mıydı? Görsel ve işitsel kafesin virüs bahanesiyle katalizör etkisi fanus hayatın bir başka çeşitlemesi değil miydi? Yeni çağın daha bireyselleşmiş, daha hedonist, daha popülist, pesimist öngörüsüyle olabileceğini düşünüyorum. Bu distopik manzara, film kahramanın toplumlara (toplum adına sosyolojik anlamda bir şey kalmışsa) hafıza kaybı semptomu ile uyarısı niteliğini göstermektedir. Sorun “fanus hayatlar”ın bireylerinden yeni formatlı bir toplum kavramı sosyolojisinin nasıl kuramsallaştırılacağıdır.
    Sizlere sağlıklı, mutlu günler diliyorum.

  2. Öncellikle geçmiş olsun. Umarım en kısa zamanda sağlığınıza kavuşursunuz. Bu güzel ve farklı yazı için de elinize sağlık. Benim için yazının can alıcı sorusu: Covid-19 vakası yaşanmasaydı hayat nasıl olurdu? Bence her sabaha hayatının geri kalan kısmının ilk günü gibi uyananlar için çok ama çok farklı olurdu. Şimdi ise erişebildiğimiz şeylerle yetinmeyi öğreniyoruz. Pollyanna olursa tüketimin arsızlaştırdığı insanlığımız için belki de iyi bir şey.

    Saygılarımla

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraflara Dair

Evim, Benim Neyim?

Ülkenin dört bir yanı ateş altında. Manavgat ve Bodrum çevresinde yüz yıllık kızılçam ormanları içerisindeki tüm

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin

Eleştiri’nin Kitabı Aramızda!

Sergi izlenim defterlerini (günümüz sanal ortamlarını) bilirsiniz. Dost, tanıdık beğenileri, övgüleri, defter sahibinin alışılmış beklentileri bir

Zamanlar Zamanı

Serbest Düşüş Bekliyoruz, geçsin diye zaman. Boş durmuyoruz. Fotoğraf çekiyoruz. Kimya bitti, ruh gitti. Aura aranıyor.

Kitsch (Kiç): Hayatın Ta Kendisi

Kültür-sanat ortamında (entelektüel ortamda) ‘kiç’in ne anlama geldiğine bakıldığında, üç aşağı beş yukarı şu sözcüklerin karşılığı

Tren Sesi

…bir tren sesi duymaya göreyim,       iki gözüm iki çeşme… Orhan Veli Orhan Veli’nin bu duygularını milyonlarca

Minimalizm

Aşağıda okuyacağınız Minimalizm yazısı ilk olarak 2013 yılında, İFSAK Fotoğraf ve Sinema Dergisi’nin 149. sayı, 82.