Henri Cartier-Bresson, Roman Amphitheater, Valencia, Spain, 1933

Fotoğrafta Sezginin Önemi Üzerine

/

Ön Söz: Bu yazımı dostum Tarık Yurtgezer’e adıyorum. Okumalar yaparken, fotoğraf üzerine düşünürken, yolumda onun ayak izlerini görüyorum. Onun izlerini görmek, yalnız olmadığımı bilmek, içimi ısıtıyor.

Çocuklar oyun oynarlarken, her zaman oyunun içindedirler. Onları kolay kolay oyundan çıkartamazsınız. Saatlerce oyun oynuyorlar ve zaman onlar için önemli değildir. Bizim saatlerimizde geçen zamanın değil, kendi zihinlerindeki zamanlarının, hayal dünyası (imgelem) içerisinde oyunlarına devam ederler. Çocuklar için önemli olan tek şey vardır, hayal dünyasında oyun oynamak.

Baktığım bazı fotoğraflar ya da dinlediğim bazı müzik eserleri, beni zamandan koparıp alır. İşyerinden arabama binip, evime doğru giderken bir şarkıya denk gelirim. Evime vardığım halde, şarkıya kendimi öylesine kaptırmışımdır ki, arabadan çıkmak için şarkının bitmesini beklerim. Ne güzel bir andır bu an. Bu tarz anlarda, zamanın farklı bir ritimde aktığını hissederiz. Doyasıya yaptığımız güzel bir dost sohbetinde, sonunu heyecanla beklediğimiz güzel bir romanı okurken ya da bir sergiyi gezerken zaman hep farklı akar, saatimize baktığımızda ise zamanın nasıl geçtiğine şaşırırız.

Oysa bu durumun tam tersi sıkıntılı durumlarda, o dakikalar bir türlü geçmez. Kuyruklarda, hoşlanmadığımız bir ortamda, zaman bu sefer de tam tersine, sanki durur. Saniyeler bile geçmek bilmez. Zaman dediğimiz şey o her neyse!, zihnimizde hissettiğimiz zaman ile dünyanın zamanı arasında bu tarz durumlarda ciddi bir fark oluşur.

Sokakta fotoğraf çekerken, yaptığım her şeyi bilinçli yaptığımda, çektiğim fotoğraflar beni çoğu zaman tatmin etmez. Bir şeyleri eksik kalır. Halbuki, nasıl fotoğraf çektiğimin farkına varmayacak kadar kendimi kaptırdığımda, ürettiğim fotoğraflar, benim en çok sevdiğim fotoğraflarım olur. Bu fark neden oluşur?

Mercekler grubu olarak nitelendirdiğimiz, ¨objektif¨ kelimesi tesadüfen verilmiş bir isim değildir. Aslına bakarsanız, bu kelime dilimize geçmiş olan, subjektif ‘in zıttı, ön yargılardan uzak olan tarafsız bakış açısını tanımlamaktadır. Fotoğraf makinesini bir kişi, şehir ya da doğa manzarasına doğrulttuğumda ve kendime ait öznelliğimi işin içerisine katmayıp, bir güvenlik kamerası gibi fotoğraf çektiğimde, nesneleri olduğu gibi dış yüzeylerinin görüntüsünü kaydederim. Aslında yaptığım tek şey, onların varlığının ispatı şeklinde bir kayıt alıp belgelemiş olurum.  Bazı fotoğrafçılar, işin bu kısmıyla yetinirler, mesleklerinin sebebi olarak bir foto muhabiri zaten bunu yapar. (İşin içine insan faktörü girdiğinde, dünya görüşü, ideolojik görüşler karışınca, kayıt alınan görüntü hiçbir zaman objektif olamayacağını bilsek de, şimdilik bunu böyle kabul edelim.)

Lakin ben fotoğraf makinesi ile objektif bir şekilde dış dünyanın varlıklarını ispat edercesine çekmek istemiyorum. Fotoğraf benim kendimi ifade etme şekillerimden birisi. Yani, bir suje (estetik yargılama yetkinliği olan özne) olarak, benim amacım, çevremde gördüklerimi kendi görme biçimlerimle kayıt altına alabilmek.

Kendi görme biçimlerimi yansıtırken, bu zamana kadar görsel sanat ve fotoğraf tarihi üzerine aldığım dersler, gördüğüm resimler, fotoğraflar, okuduğum kitaplar, romanlar, şiirler, yaşadığım çevre, hepsi ama hepsi benim belleğimde yer etmekte. Belleğimde, kendime ait biricik bir yorumla hikâye anlatısı şeklinde durmaktalar. Oturup belleğime baktığımda, kimileri sinematografik bir hikâye şeklinde, kimileri sabit birer imge olarak zihnimde canlanırlar. Annemin bana sarılışı, babamın gülüşü, hafızamda yer etmiş fotoğraf kareleri, sevdiğim bir romanın kapağı, sevdiğim bir filmin afişi ya da izlediğim filmlerden sahneler…

Yukarıda bahsettiğim gibi, gayet bilinçli ve mekanik bir şekilde, işte buradan iyi bir kare oluşur diye çektiğim fotoğraflarım, ekran karşısına geçtiğimde, bana yavan ve sıradan geliyorlar.

Aslında bütün sevdiğim fotoğraflarım, bir çocuğun oyun oynarken içinde bulunduğu durum gibi, dışardaki zaman kavramından kopmaya başladığım anda oluşmakta. Bunu ilk kez, bu tür fotoğrafları çektiğim ana geri döndüğümde fark ettim. O anlar, diğerlerinden farklı idi; sokakta bir şiirin mısralarının oluşmaya başladığını anladığım anda, makinemle iki gözüm açık şekilde kadrajlamaya başlıyorum. Önce, zihnim ortamın akışına nüfuz etmeye başlıyor, algılarım tam açık hale geliyor, ortamla hem hal olmaya başlıyorum. İşte bu an, dışardaki zamandan kopmaya başladığım an, belleğim devreye giriyor, çağrışımlar başlıyor, sonrasında imgelem (hayal gücü) kuvvetli şekilde başlıyor, karşımda gördüğüm manzarada oluşabilecek imgeler zihnimde canlanmaya başlıyor. Bir miktar heyecanlanıyorum ve bu heyecan duygusunu çok seviyorum. Zihnimde beliren imgeye, çevremdeki lekeler yaklaşmaya başladığı andan itibaren ilk karemi çekiyorum. Bu kare istediğim kareden sadece yarım saniye uzakta, sonra ikinci, her şey yolunda giderse zihnimde oluşan imgenin karesi, sonra çıkış üçüncü kare… İşler yolunda gitmese de ikinci kareyi çekiyorum. Hayalimdeki imgeye uymayan, ancak tesadüfi olana açıklığım daima mevcut. Bazı sevdiğim fotoğraflarım da, bu aşamada tesadüfler, kazalar sonucunda ortaya çıkıyor. Bazen de hiçbir şey olmuyor, mısralar kayboluyor, yürümeye devam ediyorum.

Yaşadığım bu deneyimi, benden önce yaşamış olan pek çok fotoğrafçının, sanatçının, bilim insanının yaşadığını öğrendikten sonra, zaman içerisinde bu konunun üzerine gitmeye başladım.

John Berger‘le yaptığı sohbette, Cartier-Bresson; fotoğrafı, ‘Okçulukta Zen Kavrayışı üzerinden şöyle tanımlıyor:


Henri Cartier-Bresson: Fotoğrafçılıkta ilgilendiren yegâne şey hedef, hedefe odaklanmak.

John Berger: Bir nişancı gibi mi?

HCB: Zen Budistlerinin okçulukla ilgili risalesini biliyor musun? 43’te Georges Braque vermişti bana.

JB: Maalesef.

HCB: Bir varoluş şekli, açıklık meselesi, diğerkâmlık.

JB: Kör nişan aldığın oluyor mu?

HCB: Hayır, geometri var işin içinde. Yerini bir milim değiştir, geometri değişir derhal.

JB: Geometri dediğin estetik mi?

HCB: Tam olarak değil. Bir kuramın tartışılması sırasında matematikçilerin ve fizikçilerin zarafet dediği şey. Yaklaşım zarifse hakikate giderek daha da yaklaşılabilir.

JB: Ya geometri?

HCB: Geometri, Altın Oran’dan dolayı bahis konusudur. Ama hesaplamanın yararı yoktur. Cézanne’nin dediği gibi, “Düşünmeye başlayınca her şey kaybolur.” Bir fotoğrafta dikkate alınması gereken onun bütünlüğü ve yalınlığıdır.

¨ ..Yaklaşım zarifse hakikate giderek daha da yaklaşılabilir..¨,  “Düşünmeye başlayınca her şey kaybolur.” Zaman içerisinde HCB’nin bahsettiği şeyin sezgi (Intuition) olduğunu anladım.Gerek batı, gerekse uzak doğu felsefesine olan ilgim ve kendi iç yolculuğum eşliğinde, sezgiyi anlayabilmek için çalışmaya başladım. Sezgi anında, öz-bilincimde ve zihnimde neler oluyordu?

Henri Cartier-Bresson, Roman Amphitheater, Valencia, Spain, 1933

Çocuklardan öğrendiğimiz gibi, her insanda sezgi durumu vardır. Toplum ve eğitim, sezgi duyumuzu bizden yavaş yavaş koparır, yapmamız gereken şey onu tekrar hatırlamaktır, anemnesis1. Aynen bir solmuş bir bitkiyi, besleyip, sulamak gibi, burayı beslediğimizde, zaman içerisinde kişi için bu deneyim daha belirgin hale gelmektedir.

Sezgi (Intuition)

Uzak doğuda MÖ. 6.ve 5. Yüzyıllarda yaşamış olan Budha, sonrasında Zen öğretileri ve benzer tarihlerde Antik Yunan, sezgi yoluyla ¨gerçeği bilmek, hakikati kavramak¨ terimini kullanmaya başlamışlardır. Modern çağa geldiğimizde, çok değerli iki filozof, Descartes ve Spinoza, sezgi kavramını güçlü şekilde dile getirmişlerdir. Sezginin ne olduğunu 20. yüzyılın başlarında, Fransız filozof Bergson felsefi bakış açısıyla detaylı şekilde açıklamıştır.

Sezginin temel amacı, hiçbir aracı olmaksızın, yani akıl ile mantık ile değil, akla başvurulmadan, bulandırılmadan, gerçeği, hakikati, özü tam olarak doğrudan öz-bilinç ile kavramaktır. Sezgi aklın üzerindedir, ancak aşkın değildir, bilincimize içkindir.

Sezgi kavramı, kişiye ait bir deneyimdir, yani üçüncü şahıslar tarafından farkına varılamayan bir durum olması sebebi ile bugünkü teknolojimizde bu durum zihinde gelişmiş görüntüleme sistemleriyle gözlemlenememektedir. Ancak, kişisel olarak konunun üzerine giden insanlar tarafından deneyimlenmektedir.

Özellikle meditasyon yaptıysanız bunun farkına daha rahat varırsınız. Zihninizde düşünceler sürekli olarak akmaktadır, bulutlar ya da bir akarsu gibi, seyir halindedirler. Çünkü zihin bunun için evrimleşmiştir, sürekli akar bir haldedir. Bergson düşüncenin bu akışlarına Süre (duration) adını verir. Bu Süre bizim dış dünyamızda kullandığımız zamanla eşlenik değildir. (Yukarıda bahsedildiği gibi)

Süre; esnasında zihinde olan, zihin durumlarının akışı ve oluşudur. Zihin durumundaki akış ve oluşta, fasılalar ve aralar yoktur. Akış halinde, Süre’ler birbirleriyle karışır, birbirlerine nüfus ederler, birbirlerine şiddet uygularlar, birbirlerini değiştirirler. Örneğin benim belirli bir algıma sürekli geçmiş anlar karışır, yani geçmişin deneyimi, yaşantılar, hikayelerim, imgelerim, şu anki algılama biçimine nüfus eder, oraya karışır, oraya dahil olur. 

Bir imge (imaj) akışıdır süre. Bu akış içerisinde, sezgisel şekilde bu akıştaki imgeler yakalanmalıdır, sezgisel şekilde kavrama yoluyla. O şeyin kendisini kavrayacak şekilde bu yapabilir. 2

Zihin durumları, Süre’ler hesap ve ölçüye gelmez. Somut, yaşanan bir oluş, yaratıcı devinimdir. (Bergson). Benim o anda yaşadığım şeyler, kah sokakta fotoğraf çekerken, kah bir müzik yapıtını dinlerken yaşadığım deneyim, bilimin konusu oluşturamaz. Çünkü benim için kolumda saatin gösterdiği zaman kavramını yitirdiğim ve fotoğraf çektiğim anda ya da müzikte art arda gelen notaların ötesinde bir şeydir. Fotoğraf çekerken algıladığım imgeler ya da müzik dinlerken müziğin kendisine, benim yaşanmışlarım, deneyimlerim, anılarım sürekli karışır, onunla hem hal olur. İmgeler, müzik onlarla biçimlenir, onlarla şekillenir, yani algıladığım şeyin biçimini şekillendirir.

Yukarıda örneklerini verdiğim gibi, Bergsona göre sezgi anı, ¨Geleceği kemiren, ilerledikçe büyüyen, geçmişin sürekli bir artmasıdır. Şu anda yaşadığım, duyumsadığım duyularımla, geçmiş anılarım birbirinin içine geçer, geçmiş anılarım şimdi ile karışır, yani geçmişteki anının şimdiye sirayet etmesi, şimdi yaşadığım şeylerdir. ¨

Bergson açısından sanat, kavramsal değil, ama sezgisel bir etkinliktir, yani sanatsal etkinlikte öznenin sanat nesnesiyle ilişkisi reflektif olmaktan ziyade bir çeşit “dolayımsız farkındalık” olarak tanımlar.

Sabestiao Salgado da söyle yazmaktadır: “Çevresine tamamen uyum sağlayan fotoğrafçı, beklenmedik bir şeye şahit olacağını bilir. Manzarayla, o belli durumla hemhal olduğunda görüntünün yapısı nihayet gözlerinin önünde belirir. Ama bunu görebilmek için fotoğrafçının olup biten şeyin parçası olması gerekir. Sonra bütün unsurlar lehine çalışacaktır. ¨ 3

Sebastião Salgado, Dinlenen işçi, Petrole bulanmış, Petrol kuyuları, Kuveyt, 1991

¨Herhangi bir sanatta yaratıcı yetiye ulaşabilmek için kendini o sanatın gereklerine hazırlayan kişi; derinliklerindeki özden güç alamazsa bütünün parçalarını ve bu parçaların nasıl bir uyumla bir araya getirildiğini göremez, öz ‘den gelen baş döndürücü esini sezemez, henüz yaratılmamış olanın gerçekte öz olarak var olduğunu bilemez.¨ 4

Felsefe tarihinde, hakikate, öz ’e ulaşmak için filozoflarca 2500 senedir kullanılan, sanat tarihinde de pek çok sanatçının eserlerini ortaya koyma yöntemi olarak kullanılan sezgi, fotoğraf tarihinde de HCB ve Salgado gibi pek çok fotoğrafçı tarafından da kullanılmıştır. Bu sayede, eserlerini sezgisel bir görüye sahip şekilde çekmişlerdir. Fotoğrafla az biraz ilgilenen herkesin bildiği HCB ’ye ait olan bu söz, artık kulağıma daha bir anlamlı gelmektedir;

Fotoğraf Çekmek, aynı anda beynin, gözün ve kalbin bir olayı hedeflemesidir.

Kaynaklar:

  1. Platon  Platon‘un Meno ve Phaedo diyaloglarında geliştirdiği hatırlama kavramı.
  2. Çetin Türkyılmaz, 2020
  3. Sebastiao Salgado, Toprağımdan Yeryüzüne, s45- Tarık Yurtgezer-Sezgisel Fotoğraf, 2022
  4. Fotoğraf Zihinsel Şey-A. Tufan Palalı-2018

Diğer Faydalı Okumalar

  • Bergson’nun zaman kavramı bağlamında Bragagli̇a, Sugi̇moto, Almond ve Wesely’i̇n fotoğrafları- Dr. Öğr. Üyesi Bülent ERUTKU
  • Zamanın Varlık Olarak Fotoğrafa Yansıması-Orta Format
  • Fotoğraf-nesnellik/algı ilişkisi ve Bergsoncu Modelleme- Güven Özdoyran
  • Madde ve Bellek-Bergson
  • Yaratıcı Tekâmül -Bergson

Çağdaş Sokak fotoğrafçılığı tutkunuyum.

"Görüntü için gerekli koşul, görmedir" demiş Janouch, Kafka'ya, Kafka'da gülümseyerek yanıtlamış: "Biz nesneleri aklımızdan çıkarmak için fotoğraflarız. Öykülerim gözlerimi kapamamın bir yoludur.
Fotoğraf sessiz olmalıdır: bu bir ölçülülük sorunu değil, müzik sorunudur.¨
Lensculture, Italian Street Photography Festival, National Geographic, vb.. yarışmalarda ödüller aldı.
Ülkemizde ve yurt dışında karma sergilerde yer aldı.
10 seneyi aşan sokak fotoğrafçılığı yolculuğunda, son 4 senedir AFSAD’da Çağdaş Sokak Fotoğrafçılığı üzerine eğitimler vermektedir.
Web Sitesi: www.haluksafi.com;
Blog: https://www.haluksafi.com/blog

Yorum Sayıları: 2

  1. Halukcum her zamanki gibi harika bir yazı. Fotoğraf çekmenin yanısıra fotoğrafı hayattan koparmadan üzerine düşünmek, fikir üretmek ve yazmak büyük bir keyif.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Renklerin Dili

Fotoğrafta Renk Çağrışımları Renkler güçlü bir iletişim aracıdır. Fotoğraflarda bir eylemi bildirmek, izleyicinin duygularını, ruh halini…

Foto-Virtüözüte

Malûmları olduğu üzere virtüöz kelimesi, daha ziyade müzik alanı için dillendirilir. Herhangi bir müzik enstrümanını ortalamanın…

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…