Sıradan bir öğleden sonrasıydı. Fotoğraf makinemi alıp yola çıktım. Durak Gölyazı’ydı. Cennetten bir köşe diye bahsedilen Uluabat Gölü’ndeki küçük bir ada; Gölyazı mahallesi. Eski bir Rum balıkçı köyü. “Aheste aheste sokaklarında yürüyeyim, yapıları göreyim, biraz esnafla sohbet edeyim, biraz buranın dokusunu hissedeyim” derseniz yarım saat, en fazla bir saate bitirirsiniz. Ya da bir tekne turu yapabilirsiniz. Mahallede dolaşırken balık ağı ören insanlara rastlarsınız, insanları güler yüzlü ve sıcakkanlıdır. Eski Rum yapıları ve Ağlayan Çınar Ağacı ile meşhur bir mahalledir. Gölyazı hakkındaki rivayete göre; Apolyont’a komşu olan Melde’nin prensi, Apollonia Kralı’nın güzel kızına aşık olmuş. Prensesin gönlü olmayınca, babası (kral) gölün kıyısında bir tepeye saray yaptırıp kızını orada saklamış. Melde Kralı bu duruma sinirlenip Mustafakemalpaşa Nehri’nin yatağını değiştirip Apollania’nın sular altında kalmasına yol açmış. Gölyazı böyle bir hikaye sonucu oluşmuş. Kalp kırıklığının izlerinden böyle güzellikler çıkmasına şaşırmamalı. Rivayet de olsa kalp kırılarak açılırmış. Karanlıktan sızan ışık misali. Zaten masalsı da bir yer burası. Fotoğraf sanatçıları da sık sık ziyaret ediyor. Bursa civarında eşsiz gün batımı manzarasını seyretmek, biraz kendinize zaman ayırmak isterseniz tavsiye ederim. Kucaklayın fotoğraf makinanızı, biraz kaybolun Gölyazı’nın sokaklarında.

Gelin birlikte biraz gün batımını konuşalım.

Denize yakın bir yerde oturdum. Denizi seyretmeye başladım. Biraz gökyüzü, biraz denizle kalmıştım ki birden yanımda leylek belirdi. O kadar insanlara alışmışlar ki yakın temastan rahatsız olmuyorlar. Biraz ürktüm tabii. Kim bir leylekle o kadar yakın mesafede durabilir ki? Sessizce onu izledim. Etrafımda birkaç tur attıktan sonra gökyüzünde kayboldu. Leyleği havada değil, karada görmek ilginçti. Küçük, iki tane balıkçı kayıklarından denize ağ atıyorlardı. İnsan her anın fotoğrafını çekmek ve zamanı durdurmak istiyor böyle zamanlarda. Fotoğrafın gücü de buradan geliyor bana göre. Gözümüzle görüp ruhumuza işleyen tüm öğeleri bir araya toplayabilme imkanı… Kayıktaki balıkçı kendi derdinde, tek geçim kaynağı olan balığı tutmakla mücadele ediyor. Kuşlar, gün iyice kararmadan yuvalarını bulmak için gökyüzünde süzülüyor. Gün batımı fotoğraflarının, bizi bu kadar büyülemesinin sebebi; bize yalnızlığımızla, eksiklerimizle, kendimizle olan ilişkimize ayna tutuyor.

Bak bugün de bitti. Tamam, gün batımı şahane, evet bir kayıkta balıkçı, bisiklet süren bir kadın, gökyüzünde sıralı birkaç kuşun fotoğrafını çektik. Anı durdurduk. Ya sonra… Rilke demiş ya “gecelere inanıyorum”. Bana göre gece, insanlığın ve her şeyin demlendiği zaman aralığı. Ve bize bunu hatırlatan tek şey; gün batımları fotoğrafları. Bizim romantize ettiğimiz kadar basit değil aslında. Yaşamın tüm ağırlığı, gecenin karanlığında dinleniyor. Dışarıdan eve gelmişsin de sırt çantanı kenara bırakmışsın gibi. Sokakta evsiz insanlar, sahipsiz hayvanlar, günün sadece gece saatlerinde çalışmak zorunda olan insanlar. Tüm bunlar gecenin karanlığı ve sessizliğinde kendine yer buluyor. Onca ben buyum, ben şu kadar iyiyim çığlıkları geceye teslim olmak zorunda kalıyor. Ve aslında akşam olunca herkes kendi cehennemine geri dönüyor. Dünyanın yangın yeri olduğunu hepimiz biliyoruz. Aynı oranda da tüm hediyelerin de bu cehennemin içinde olduğunu. Kendimize doğru yürürken mevsimler, gün doğumu, gün batımı, kuşlar, böcekler, kendi içimizde benlik savaşları derken her gün yürüdüğümüz yolda bir yaş daha alıyoruz, zannediyoruz da. Bu akşamki gün batımı daha farklı diyoruz. Çünkü aşık olmuşuzdur, o çok istediğimiz işi almışızdır falan filan… Duygularımızın peşinden, arzu etmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. İnsan yaşadığı süre boyunca arzu ediyor ve hep istiyor. Her şey aslında yüzyıllardır aynı. Bu benzerliklerin bizleri farklı kılacağını, bir gün her şeyin değişeceğini ve her şeyin güzel olacağını kendimize söyleyip durup, kandırıyoruz kendimizi. Mesela aynılaşmaktan da korkmuyoruz da. Aynı renkte saçlar, aynı renkte kıyafetler… Özgünlüğü her geçen gün giderek yitirdiğimiz bu hayatta, kendin olabilmek için kendi vizöründen bakmaya devam etmeliyiz. Ölümü de düşünürsek, günün sonunda elimizde kalan tek şeyin gün doğumu ile gün batımı arasında kalan insanımsı anılar olduğunu anlarız. Hep eksikliğinden yakındığımız şeylerin aslında kendi içinde tam olduğu, ama bizim o eksiği ararken kendimizi de bulduğumuzu varsayarsak, ve fotoğraf bütün sanrılarımızın altını çizecek kadar güçlü etki bırakıyor; hatırlatıyor, mutlu ediyor, hüzünlendiriyor, sorgulatıyor.

. . . . . . . . . . . . .

Gülizar Aksoy hakkında: 

1986 Sakarya’da doğdum. Yoga eğitmeni ve Thai masaj terapistiyim. 2016 yılında Nilüfer Belediyesi’nin açtığı temel ve orta seviye fotoğrafçılık eğitimini tamamladım. Nilfat Grubu’nun bünyesinde üç karma sergiye fotoğraflarımla katıldım. 2020 yılında bir grup fotoğraf gönüllüsünün kurduğu Aralık Mag Dergisi’nde içerik üreticisi, röportaj ve fotoğraf seyahatleri bölümünde yazar olarak görev aldım. 2021 yılında Yetkin Yüksel’in yaratıcı yazarlık eğitimini aldım. Eğitim bitiminde bir yıl projenin koordinatörlüğünü yaptım. Medium platformunda yazıyorum. Fotoğrafçılık, edebiyat ve yazarlıkla ilgili okuma ve çalışmalarım devam ediyor.

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Gestalt Kompozisyon İlkeleri

(Fotoğrafta Kompozisyon – Gestalt yaklaşımı) Bu yazımızda, “Fotoğrafta Kompozisyon” konusuna Gestalt ilkeleri ile yaklaşacağız. Gestalt, Alman…