Fotoğraf: Gültekin Alkurt

Hayata Saygı Duymak

/

Çevre meselesi üzerine yediden yetmişi herkesin bir düşüncesi ve duruşu var. En temelde, yerlere çöp atmamak, doğayı temiz tutmak, hayvanları korumak ve mümkünse beslemek, ağaç ve çiçek yetiştirmek, evlerimizde geri dönüşüp çöplerini ayrıca biriktirip belirlenen yerlere bırakmak, vs. Çevre adına yapmakla övündüğümüz ilk akla gelen şeyler. Bunlar elbette önemli ve yapılması gerekenler. Peki yeterli mi?

Yukarıda saydıklarım büyük resmin çok ufak bir parçası. Diğer yandan büyük resmi görmemizi engelleyen, gözümüzün önünü dolduran, bizi biraz oyalayan, vicdanen kendimizi yeterli görmemizi sağlayan şeyler aynı zamanda.

Kimimiz farkında kimimiz değil; insanlığın teknolojide ulaştığı seviye sayesinde dünyanın tamamı çok küçük bir azınlık tarafından yönetiliyor. Onların istekleri doğrultusunda dönüyor dünya. Onların istekleri doğrultusunda yaşıyoruz. İhtiyaçlarımızı ve bu ihtiyaçları nasıl karşılayacağımızı bizler değil onlar belirliyor. Dünya kaynaklarının büyük bölümü onların elinde, paranın da. Savaş sektörü, giyim sektörü, gıda sektörü, ilaç sektörü başta olmak üzere dünya çapında yaratılan büyük pazarlar dünyanın kaderini ve kederini belirliyor.

Çevre meselesinin ana unsuru doğa o kadar muhteşem bir yapı ki, asırlardır milyonlarca insanın müdahalesine ve saldırısına rağmen halen ayakta. Hâlâ tüm muhteşemliği ile bizi kendisine hayran bırakmaya devam ediyor. İnsanlığın kurduğu sistem doğaya ne kadar zarar verirse versin, büyük kayıplara rağmen dünya hâlâ yaşanılır. Doğrudan ya da dolaylı doğaya verdiğimiz zararlar aslında doğaya değil, kendimize, insanlığa, insanlığın yok oluşuna.

Fotoğraf: Selma Topaç

Resmi olarak duyurulan rakamlara göre 2021 yılında Türkiye’de et üretimi 2 milyon ton. Hayvansal gıda sanayi açısından bu bir başarı olarak görülebilir. Küçük resme bakmaya devam ederseniz. Ama gelin resmin büyük haline bakalım. 2 milyon ton et üretmek için kaç milyon hayvan öldürüldü? Bu milyonlarca hayvanı yaratabilmek için milyonlarca hayvan nasıl çiftleştirildi ve doğurtuldu? Bu milyonlarca hayvanı beslemek için kaç km2 alan işgal edildi? Bu milyonlarca hayvan kaç ton buğday ve türevlerini yedi? Ya o kadar ton buğdayı üretmek için kullanılan tarım arazileri? Kaç ton su tüketti? Kaç ton dışkı ortaya çıktı ve bu dışkılar nereye atıldı? Milyonlarca hayvanı hızla büyütmek ve eti istenen kıvamda üretmek için kaç ton kimyasal kullanıldı? Bu milyonlarca hayvan için tüketilen su ve yiyecek, tarımsal alan, insanlar için nasıl daha verimli kullanılabilirdi?

Çeşitli kaynaklardan bulduğum bilgilere göre, hayvansal gıda endüstrisi için dünya genelinde her yıl yaklaşık 100 milyar hayvan öldürülüyor. Yumurta endüstrisi, erkek civcivlerin beslenmesini karlı bulmadığından doğar doğmaz toplu biçimde öldürülüyorlar. On, yüz, bin değil, milyonlarca civcivden bahsediyorum. Her 60 saniyede bir yağmur ormanlarında 1600 ağaç büyükbaş hayvancılık yüzünden kesiliyor. Küresel sera gazı emisyonunun %51’i hayvancılık endüstrisi ve onun yan ürünlerinden geliyor. Et ve süt endüstrileri dünyadaki temiz suların 1/3’ünü kullanıyor. 2500 ineğin ürettiği atık, 411 bin nüfuslu bir kentin atığına eşit.

Benzer durum diğer sektörler için de geçerli. İnsan türü nedeniyle her yıl yüzlerce canlı türünün nesli tükeniyor. Yüz yıl önce var olan binlerce canlı türü bugün artık yok. Sadece boynuzu için öldürülen gergedanların soyu tükenmek üzere. Fildişi ticareti dünyanın birçok yerinde yasaklanmasına rağmen devam ediyor. Çünkü insanlar hâlâ fildişi ürünlere yüksek paralar vererek satın alıyorlar. Bu yüzden yavru filler bile dişleri için öldürülüyor.

Biz, hepimiz, her gün, hayvansal gıda tüketiyoruz. Deri ayakkabı, çanta, yün palto gibi hayvanlardan elde edilen kıyafet ve eşyaları kullanıyoruz. Sevdiklerimize ne kadar değerli olduklarını ifade edebilmek için fildişi biblolar, inci küpeler, ipek eşarplar hediye ediyoruz. Yan komşumuzun havlayan köpeğine kızıyoruz. Sokak kedileri bahçemize kaka yaptı diye kovalıyoruz. Ama lafa geldi mi hepimiz çevreciyiz, hepimiz hayvanseveriz, hepimiz doğa dostuyuz.

Fotoğraf: Selma Topaç

Veganizmin dünya çapında büyüyerek yayılması boşuna değil. Amerika’da tüketilen et miktarı her yıl azalıyor. İngiltere nüfusunun %10’dan fazlası vegan, sayıları da hızla artıyor. Avrupa’nın birçok yerinde veganlık devlet politikası olarak destekleniyor. Veganlar büyük resmi görüp sadece hayvan özgürlüğünü hedefleyen değil, insanlığın kendi kendini yok oluşuna dur demeyi yaşam tercihi yapmış kişiler.

Bu kısacık yazıda ben de size büyük resmin başka bir küçücük parçasını göstermeye çalışıyorum.

Siyasi gelişmeleri, orman yangınlarını, nükleer santralleri, kadın cinayetlerini, çocuk istismarı haberlerini, hayvanlara yapılan işkenceleri tedirginlikle izleyip, bu konularda mücadele veren insanlar, büyük resmi görmediği sürece hiçbir şey değişmeyecek. Çünkü büyük resim, insan hakları, kadın ve çocuk hakları, hayvan hakları konusunda mücadele verip akşam kuzu şiş yiyerek, tükettiğimiz peynirin sütün yoğurdun bize ulaşana kadar kaç hayvana acı verdiğini ya da kullandığımız o pahalı parfümler için hayvan deneylerinde kaç hayvana işkence edildiğini düşünmeyerek, daha güzel bir dünyada yaşama şansımızın olamayacağını söylüyor.

Büyük resmi görmek için sürekli araştırmamız, kendimizi ve çevremizi sürekli sorgulamamız, yaşam tercihlerimizi buna göre oluşturmamız gerekiyor. Nasıl bir dünyada yaşayacağımız, tek tek her birimizin tercihleriyle belirleniyor.

Durum doğa açısından değil biz insanlar için vahim. Doğa bizimle savaşmıyor, biz doğayla savaş halindeyiz. Kazanan elbette doğa olacak. Pandemi süreci bize bunu gösterdi: kısa bir süre evlerimize kapandık, doğa hemen toparlandı. Sebastiao Salgado, Toprağımdan Yeryüzü’ne isimli kitabında, Brezilya’da ailesinden kalan çok büyük bir toprak parçasına iki milyon ağaç dikerek farklı türde birçok ağaç türünün yer aldığı bir orman yaratmalarının hikâyesini anlatır. Bir orman yaratmakla ekosisteme öyle bir katkı sağlarlar ki bölgeyi terk eden birçok hayvan türü geri gelir, jaguar dahil! Yani sonuçta, doğaya ve hayvanlara karşı yaptığımız her şey onların değil bizim yok oluşumuza neden olacak. Toprağımdan Yeryüzüne’de “Hayatım boyunca bana söylenen şeyin, yani tek ‘akıllı’ tür olduğumuzun yalan olduğunu keşfettim,” diyen Salgado ayrıca fotoğraf ve yaşamın iç içeliğini, her ikisi için de gerçek başarının sırrının ne olduğunu şu sözlerle ifade ediyor: “İnsanların, hayvanların, hayatın hızına ayak uydurmalısınız. Dünyamız şu anda çok hızlı hareket etse de, hayat öyle hızlı akmıyor. Fotoğraf çekmek için hayata saygı duymalısınız.”

Fotoğraf: Gültekin Alkurt

 Sözün özü:

Hayata saygı duymalıyız…

Fotoğraflar kadrajın içini değil dışını gösterir. Fotoğrafçının bir meselesi vardır, o meseleye dair bilgi birikimi, duyarlılığı ve sezgisiyle yaşamın bir parçasını kadrajına alır, meseleyi o yaşamdan kesip alınmış karelerle, bazen bir bazen daha fazla sayıda fotoğrafla bize anlatır. Biz izleyiciler fotoğrafçının penceresinden görünenlere bakarak meseleyi görürüz; fotoğrafçının anlatabildikleri bizim anlayabildiğimiz kadardır… Ve her fotoğraf, sanılanın aksine, izleyicinin yorumuna ihtiyaç duyar.

İyi fotoğraflar kadrajın dışını en iyi anlatabilen fotoğraflardır.

Bu yazı fotoğraf severler için kaleme alındı. Onlara, çektiğiniz ya da izlediğiniz, karşınıza çıkan fotoğraflara büyük resmi düşünerek bakın lütfen, demek için. Her fotoğrafta büyük resmi göreceksiniz…

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf