Kendi Kendini İcat Eden İnsan

//

Pulitzer Ödüllü John Hersey’in 1947’de yayımlanan Robert Capa ve kitabı Hafif Flu üzerine olan inceleme yazısı Arda Altuntaş tarafından Türkçeleştirilmiştir.

*********************

Meslektaşları ve rakipleri tarafından İkinci Dünya Savaşı’nın en önemli fotoğraflarını çektiği atfedilen, Capa adlı bir fotoğrafçı aslında mevcut değil. O bir icat. İnsan görünümünde bir şey; kısa boylu, esmer tenli; her an bir şey olacakmış gibi tetikte bir hallerde; iri, duygu yüklü gözleri, dikkatli bir alaycılığa sahip üst dudağı ve şans saçan bir yüzle ortalarda dolaşıp, kendisini Capa diye tanıtıyor ve ünlü birisi. Yalnız henüz hakikate bürünmedi. Her zaman ve her bakımdan bir icat olduğunu söyleyebiliriz.

Capa 1935 yılında icat edildi.

O yıl Paris’te yaşayan, gerçek adıyla Andrei Friedmann bir bakıma fotoğrafçıydı: bir fotoğraf makinası vardı. Bu aleti –lens ve basılmak için deklanşörden ibaret bir Leica’ydı bu– ekseriyetle rehin dükkanına götürürken ya da oradan getirirken yanında taşırdı. Fotoğraf makinası üç hafta rehinde, sadece bir hafta Friedmann’ın elinde kalırdı. Ünsüz fotoğrafçı, fotoğraf makinasının değiş tokuşunu hızlandırmak için rehinecininkine bitişik bir ofis tutmuştu. Bu, zaten eline az geçen paraya mal olsa da rehine verme işini basitleştirmiş ve değiş tokuş artık monotonlaşmıştı. Bir akşam, Friedmann ve Gerda adlı sevgilisinin akıllarına bir fikir geldi.

Andrei ve Gerda üç kişilik bir birlik kurmaya karar verirler. Fotoğraf ajansında çalışan Gerda sekreterlik ve satış temsilciliği, Andrei karanlık oda asistanlığı yapacaktır. Ve bu ikisi, ünlü, zengin, yetenekli (ve hayali), iddiaya göre Fransa’ya seyahate gelen, Robert Capa adlı Amerikalı bu fotoğrafçı tarafından işe alınmışlardı. “Üçlü” işe koyulur.  Friedmann fotoğrafları çeker, Gerda satar ve fotoğraflara, var olmayan Capa ismi basılır. Hatta Capa zaten öyle zengindir ki, fotoğraf başına yüz elli franktan (piyasa fiyatının üç katına denk geliyordu) az ödeme yapacak Fransız gazetelere fotoğraflarının verilmesine asla izin vermezdi.

O yıllarda yükseliş gösteren Halk Cephesi’nin öncülüğündeki grevler ve sivil hareketlilik gerçekte var olmayan Amerikalıya ve onun karanlık oda asistanına muhteşem fotoğraflar üretme fırsatı verdi. Bir tür Capa furyası oluşmuştu ve para yağıyordu. Birliktelik mutluydu; Capa Gerda’yı Gerda Andrei’i, Andrei Capa’yı ve Capa Capa’yı sevmişti. (Bu dört bağ, tamamen şans eseri, Yirminci Yüzyılın en güvenilir ve en verimli aşk hikâyesi olmakta kararlıydı.) Capa ne zaman önemli bir fotoğrafı kaçırsa, Gerda editörleri bir şekilde idare ederdi. “Bu serseri, Cote d’Azur’a kaçmış yine,” derdi, “hem de bir aktrisle birlikte.” Bir keresinde, işler iyice çıkmaza girince Gerda, bir Amerikan fotoğraf ajansına Capa’nın zengin, ünlü ve yetenekli Fransız bir fotoğrafçı olduğunu yazmıştı. Öyle ki bir süre sonra, Birleşik Devletlerden fotoğraflarına karşılık çekler gelmeye başlamıştı. 

O baharın sonlarında [1936], Cenevre’de yapılan Milletler Cemiyeti’nin toplantısında, yeni devrilen Habeşistan hükümdarı dünyaya son kez seslenme fırsatı yakalamıştı. O konuşurken, konuşma alanına biraz uzaktaki bir balkonda oturan bir düzine muhabir bağırmaya ve rahatsız edici şekilde gürültü çıkartmaya başladı. Bunu bir didişme takip etti. Fotoğrafçıların çoğu uzaktan görüntü almış, tatminkarlardı. Çok geçmeden İtalyanlar İsviçreli polisler tarafından kabaca dışarı atıldıklarında, Amerikalı büyük fotoğrafçı Capa günün tek yakın plan çekimini yapmak üzere girişte yerini almıştı bile. Amerikalı büyük fotoğrafçının bilmediği ise, dışarı atılma olayı sırasında Fransız dergisi Vue’nün editörü Lucien Vogel’in ayakta dikilmiş, olan biten her şeyi izlediğiydi. Vue, Capa’nın başlıca satış yeriydi. Üç gün sonra, yakın plan çekimler Vogel’in masasına konulduğunda, editör ahizeyi kaldırıp Gerda’yı aradı.

Cenevre, Haziran 1936. Milletler Cemiyeti Toplantısı’nda Habeşistan Hükümdarı Haile Selassie’nin konuşmasını protesto edenlerden biri sanılarak yanlışlıkla gözaltına alınan İspanyol gazeteci. Fotoğraf: Robert Capa / Kaynak: ICP

Gerda, “Cenevre fotoğraflarının üç yüz frank tutacağını söylüyor Bay Capa,” dedi.

“Robert Capa’yla ilgili her şey çok enteresan,” dedi Vogel, “fakat lütfen kirli bir deri ceketle ortalarda dolanıp fotoğraf çeken komik çocuk Friedmann’a söyle, yarın sabah dokuzda ofisime gelip rapor versin.”

İşte bu, Capa’nın önemli bir bölümünün sonuydu.

Ama tam olarak değil. İspanya İç Savaşı patlak vermişti. Vogel Fransa’dan kalkacak özel bir uçak ayarlamış, komik çocuğu ve Gerda’yı yanına almıştı. Uçak Barcelona’da kaza yaptı. Vogel köprücük kemiğini kırdı; çocuğa ve Gerda’ya ise hiçbir şey olmadı. Fotoğrafçı ve Gerda, artık evliydiler, önce Katalonya dağlarına; sonra, ağustos ayında, savaşın ilk esaslı muharebelerinin gerçekleştiği Endülüs’e gittiler. Bu muharebelerden birinde fotoğrafçı, fanatik ama eğitimsiz Cumhuriyetçi gönüllülerin yanındaymış. Cumhuriyetçiler “Viva la republica!” [Yaşasın Cumhuriyet!] diye bağırıp siperi aşarak profesyonelce mevzilenmiş makinalı tüfeğe karşı taarruz ediyorlarmış. Capa siperde kalmış, birçoğu öldürülmüş ve diğerleri geri dönmüş. Hayatta kalanlar tüfekleriyle makinalı tüfeğe doğru rast gele ateş etmeye devam etmişler. Karşılık gelmediğinden, makinalının işini tamamen bitirmeye karar vermişler. Cesaretlenip ayaklanmışlar. Tekrar taarruz etmişler ve yine aynı şekilde sonuçlanmış.

Bu cesur ve masum yöntemi birkaç kez tekrar etmişler. Sonuncusunda, taarruz ettikleri sırada fotoğrafçı kamerasını siperin üstüne doğru ürkerek kaldırmış, makinalı tüfek ateşe başladığı esnada da vizörden bakmadan deklanşöre basmış. Filmi Paris’e yıkamadan göndermiş. İki ay sonra Capa’nın artık gerçekten ünlü, yetenekli ve neredeyse zengin bir fotoğrafçı olduğu bilgisini almış. Rastgele çekilen anlık bir fotoğraf, koşarken vurulup ölmekte olan cesur bir insanın net bir fotoğrafına dönüşmüş, dünya genelinde gazetelerde Capa’nın adıyla yayımlanmıştı.

O andan itibaren de Friedmann, Capa oldu.

Gerda ve Capa kış boyunca Madrid’te işler ürettiler. Baharda Asturias’a gidip, kuşatılan Bask Cumhuriyetçilerine katıldılar; ta ki ordu neredeyse denize dökülene dek. Gerda Brunette Muharebesinde öldürüldü. Capa ise Çin’e gitti.

1938 yazında Çin’de bürokrasi, yasaklar, çok az da çarpışmayla karşılaştı. Dikkate değer iki Amerikan askeriyle tanışmıştı –Stilwell ve Evans Carlson. İkincisi Capa’yı Çin’in tüm savaş boyunca kayda değer tek zaferini birlikte gözlemledikleri Tairchwan adlı kente varıncaya dek on bir gün yayan yürütmüş. 

Capa zamanla, bu zafer fotoğrafları sayesinde, Capa’nın uluslararası ünde bir savaş fotoğrafçısı olduğunu öğrendi.

Avrupa’ya ve İç savaşın sona ereceği 1939 Ocak ayına dek kalacağı İspanya’ya geri döndü. Ondan sonra kısa bir süreliğine hiç savaş olmadı. Hitler’in savaşı patlak verdiğinde Capa, bedeni gerçekliği olan Adrei Friedmann’ın yanlış tarafta, Macaristan’da doğduğunun farkına vardı. Bu nedenle Fransız hükümeti kamerasını ondan ayırdı. Amerika’ya gitti ve yeni kameralar aldı. Amerika da savaşa girdi ve yeni kameralarını ondan ayırdı. Ama bir şekilde ve çeşitli yollarla kendini savaş muhabiri olarak Amerikan kuvvetlerine katmayı becerdi. Bu marifetle, ilk ve tek düşman yabancı Müttefik savaş muhabirini icat etmiş oldu; bu icat ise enfes fotoğraflar çıkarıp, Capa’nın Hafif Flu adlı kitabındaki tuhaf serüvenleri yaşadı.

Savaş bittikten sonra, bir başka Capa daha icat etti. Asıl amacı Universal-International Pictures’tan Robert Capa adına kesilecek haftalık çekleri almak olan bir Hollywood sinema yönetmeni. Bu manasız iş, Capa ilk fırsatta kurtulana dek az çok tatmin ediciydi. Sonraki icat ise bir sinema karakteriydi –Temptation isimli filmde Mısırlı kadın tüccarının hizmetçisi. Capa sonra yazar Capa’yı icat etti; bu hüneri Hafif Flu okunduğu an anlaşılmış olacak.

Capa öyle kendine has bir icattır ki, hiç kimse onun hakkında bir hikâyeyi ona borçlu olduğu bir uydurmayı eklemeden anlatamaz. Hatta Capa hakkında gerçek hikâyelerin bile bir kurmaca kalitesi vardır. Örneğin, 1945 Mart ayında diğer ünlü muhabirlerle birlikte Arras yakınlarındaki hava üssündeyken, “giriş-çıkışların engellendiği” bir dönem olmuştu. Capa’nın da katılacağı 17’nci Hava indirmenin bir operasyonundan kısa bir süre önceydi. Capa hava üssünün halkla ilişkiler ofisine geldi ve viski istediğini duyurdu. Halkla ilişiler subayı göreve yirmi dört saat kala hava üssünde viskiye izin verilmediğini söyledi. Bunun üzerine Capa telefonu kullanmak üzere izin istedi. Halkla ilişkiler subayı, Capa’ya, telefona uzanacak olursa onu duvardan sökeceğini söyleyerek göz dağı verdi; üs tam gizlilik altındaydı. Capa ayrıldı. Birkaç dakika sonra döndü ve rahatça şöyle söyledi: “Bir telefon buldum.”

Birkaç saat sonra, Korgeneral Lewis Brereton’ın karargahından halkla ilişkiler ofisi komutanı alana iniş yaptı; habercisi, uçaktan Capa için bir kasa viski indiriyordu. Bundan birkaç saat sonra, gümüş bir uçak havada turlayıp alana iniş yaptı. Bu kez alana adım atan General Brereton’ın kendisiydi. Üssün heyecanlı komutanının yanından hızla geçti, Capa’yı selamladı ve viskilerini noksansız alıp almadığını sordu.

Capa o kadar da mükemmel bir icat değil, ki hata yapmaktan kaçınır.

Friedmann’ın Capa’ya bulduğu özelliklerden birisi de mutlak soğukkanlılığıydı. Savaşın sonlarına doğru, İspanya, Çin, tekrar İspanya, Fransa, Londra’nın bombalanması, Kuzey Afrika, Sicilya, İtalya, tekrar Fransa ve Almanya’da korkunç savaş manzaralarına şahit olmuş biri olarak, her şeyden önce ateşkesi çekmek istemişti. “Benim açımdan,” demişti, “savaş yaşlanmakta olan bir aktrise benziyor –gitgide daha tehlikeli, gitgide daha az fotojenik.” Capa barışın fotoğraflarını çekmek isterdi. Bir gece, Ateşkes görevlendirmesini beklerken Müttefik Sefer Kuvvetleri Yüksek Karargahında poker oynuyormuş. Halkla ilişkiler subayı içeri girmiş ve şifreli olarak şöyle söylemiş: “Elimde senin için küçük bir iş var, Capa.” “Küçük iş?” demiş Capa. “Capa’yı rahatsız etme, Capa kâğıt oynuyor.”  Halkla ilişkiler subayı “küçük işi” başka fotoğrafçıya vermiş ve Capa Ateşkesi kaçırmış.

Capa’nın işlerine evrensellik kazandıracak bir nitelik katmak için deneyimleri dışında bir icada gerek yoktu. Capa gerçekten uluslararasıdır. Bir akşam New York’ta bir partide hikâye anlatıcılığındaki maharetlerini sergileyip herkesi kırıp geçirirken, ana dili olan Macarca da dahil yedi sekiz dili birden kullanıyormuş. Bunun üzerine Fotoğrafçı David Scherman dayanamayıp sormuş: “Capa, hangi dilde düşünüyorsun peki?” Bu soru Capa’yı sadece şaşırtmakla kalmamış, aslında birazda sıkıntıya sokmuş. Bir köşeye çekilip gece boyu bir daha konuşmamış, hatta birkaç gün gören de olmamış. Sonra, David Scherman’a bir telefon gelmiş. Arayan Capa’ymış, çocuklar gibi şen. “Artık biliyorum,” demiş, “fotoğraflarla düşünüyorum.”

Bütün icatlarına ve tutumlarına rağmen Capa, merkezinde bir yerlerde bir gerçeklik barındırır. Bu onun yeteneği; insaniyet, cesaret, zevk, duygusal sezgi, salt tekniğe karşı nasır tutmuş bit tutum, neyin uygun olduğuna dair bir içgüdü ve rahatlama hünerinin karışımıyla oluşan bir yetenek. Daha da özünde, gösterişsizlik bile var. Bir kumarbazın içgüdüsüne sahip: Omaha Sahilinde bir tankın arkasında dehşet içinde çömelirken, Capa birden açık kumsalda olmanın öyle bir hedefin arkasında durmaktan daha güvenli olacağını fark edip, açık alana çıkmış. Cesareti bir ölçüde bu ihtimallerin ilk sezisi, bir bakıma da doğuştandır. Aldığı en iyi övgülerden birisi, 82’nci Hava indirmede gönüllü askerlik yapan bir paraşütçüden gelmişti. Capa uçakta onların fotoğraflarını çekiyordu ve savaş alanına atlamadan kısa bir süre önce paraşütçü Capa’ya şöyle söyledi: “Senin işi yapmam, fazla tehlikeli.”

Capa mizah anlayışına sahip birisi. İyi bir fotoğrafın ne anlama geldiğine dair kolay anlaşılır bir fikre sahip: “Orada olmayan birine bütün sahneden ziyade aslında meselenin içyüzünü anlatabilecek, bütün olaydan kesip çıkarılan bir parça.”

Enerjisinin çoğunu kendi kişiliğiyle ilgili icatlara harcayan Capa, her şeyden önce –fotoğrafları da bunu gösteriyor– gerçek yaşamın içine hapsolmuş kadın ve erkeklere karşı derin, insanca sempati besliyor.

Capa hakkındaki bütün bu gerçek ya da gerçek dışı hususlar nedeniyle Hafif Flu, İkinci Dünya Savaşıyla ilgili bir araya getirilen büyük ihtimalle en büyük, tek kişilik fotoğraf portfolyosu olarak kalacak. Metin ise tam anlamıyla mucidin kendisi hakkında icatlarıdır.

Uşak’ta doğdu. Elektrik mühendisi. Edebiyat ve fotoğraf gönüllüsü. Belgesel fotoğrafla 2011 yılında tanıştı. 2013 yılında Galata Fotoğrafhanesi Fotoğraf Akademisi Belgesel Fotoğraf programını tamamladı. Espas Yayınları tarafından yayımlanan, Robert Capa’nın otobiyografik anlatısı Hafif Flu adlı kitabını Türkçeye çevirdi.

1 Yorum

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Evim, Benim Neyim?

Ülkenin dört bir yanı ateş altında. Manavgat ve Bodrum çevresinde yüz yıllık kızılçam ormanları içerisindeki tüm

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin

Portfolyo: Nazile Bolat

Fotoğrafçılığın yıllardır ilgimi çekmesine rağmen, hislerimin kısa süreli bir heves mi, yoksa benim için farklı bir

Ren Hang’i Hatırlamak

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu‘ndan Tülin Safi tarafından hazırlanmıştır. ***************** Ren Hang, kısacık hayatından

Eleştiri’nin Kitabı Aramızda!

Sergi izlenim defterlerini (günümüz sanal ortamlarını) bilirsiniz. Dost, tanıdık beğenileri, övgüleri, defter sahibinin alışılmış beklentileri bir

Bridge Kameralara Bir Bakış

Her ne kadar tarzım olmasa da, son birkaç yıldır amatör/profesyonel fark etmeksizin birçok fotoğrafçının “bridge” kameralar

Zamanlar Zamanı

Serbest Düşüş Bekliyoruz, geçsin diye zaman. Boş durmuyoruz. Fotoğraf çekiyoruz. Kimya bitti, ruh gitti. Aura aranıyor.