O kadın Vivian Maier’di

/

Hiçbir şeyin sonsuza dek sürmeyeceğini biliyorum. Diğer insanlar içinde bir alan bırakmalıyız. Bu bir döngü. Binersin ve sonuna kadar gidersin. Sonra başkası alır senin yerini. Şimdi de üzerime düşeni yapmak için bunu kapatıp hızla bir sonraki kapıya koşacağım.

Vivian Maier

1990 yılı tam da iş hayatımın dönüm noktalarından birisiydi. Belki de birincisiydi. Elimde meşale, gemileri yakmak için dolaşıp duruyordum. Meşaleyi söndüreyim diye gönderdikleri Taiwan’daki uzun görevden yeni dönüp ArGe nin başına geçmiştim. Meşalenin ateşi zayıflamıştı. Geçtiğim bölümde ise göz gözü görmüyordu. Zaten niyet de bunu düzeltecek birini başa getirmek değil miydi? Aynı zamanda dayak yiyecek “bizden olmayan” biri olmalıydı bu kişi. Ben tam da biçilmiş kaftandım.

Genel müdür çağırıyor dediler. Odaya girdim,

Holdingin elektronik şirketlerinin Chicago elektronik fuarında toplantısı olacak. Ben gidemiyorum. Sen temsil edersin.

???

Daha işin başına geçeli üç ay olmamış. Allahtan bu şirketler holdinge dahil edilirken incelmesini yapmak üzere ben görev almıştım. Tanıdığım çok insan vardı. Yani sorun değildi.

Chigaco… Gangasterler kenti. Tabii hemen hazırlık yapmaya başladım. Amerika vizesi, biletler falan. Şimdi toplantıya hazırlık falan bekliyorsunuz değil mi? Tabii ki… On makara Kodak ektachrome, iki objektif, yedek piller, v.s. fotoğraf çantamın içine yerleşiverdi. Toplantıya hazırdım.

Aklım hep eski Chicago (Old Chicago) sokaklarındaydı. Al Capone’nun polislerle yaptığı çatışmaların, kaçak içki sevkiyatlarını yapıldığı sokaklarda. Fuar, toplantı derken kendime zaman ayırmalıydım.

Frankfurt üzerinden aktarmalı uzun bir yolculuk…

Sabah altıda elimde makine sokaklardaydım. Saat 10’a kadar vaktim vardı. Şehir haritasına kısa bir göz atıp ileride de hep yapacağım gibi (bu alışkanlığın başladığı ilk seyahatimdir) en yakın çöp kovasına atıverdim. Şehrin sokaklarında kaybolmayacaksan niye dolaşırsın? Ve aynı şekilde fuar bitimi saat 16 dan sonra da devam etti.

Üçüncü gündü. Öğleden sonra. Sokakları ezberlemiş vaziyette park içinden geçişle arkadaki sokağa doğru biraz da yorgun yavaş adımlarla yürüyordum.  

(Bu kadar zaman sonra tam olarak İngilizcelerini hatırlayamadığım için konuşmaları Türkçe devam edeceğim?)  

Fotoğraf için güzel bir gün

Kim benim fotoğraf çekmemle ilgilenirdi ki? Bankta oturan orta yaşın biraz üstünde bir kadın belli belirsiz bir gülümsemeyle tekrarladı;

Fotoğraf için güzel bir gün

Evet, kesinlikle haklısınız.

Bir erkek takım elbisesi olması gereken biraz koyu gri kumaştan elbiseyi kadınlar niye tercih eder ki? Yüzüne şapkasının uzun siperliğinin gölgesi düşüyordu. Bir gölgeyle konuşmaya başlamıştım sanki.

Bu sokaklarda iyi fotoğraflar çekmek mümkündür.

Diye sürdürdü. “İyi” dedi. “Güzel” değil. Bir an durdum.

Becerebildiğim kadar…

35 mm kullanıyorsunuz. Gerçi büyük baskı yapmazsanız çok da önemli değil.

Sağ omuzunda asılı makinama bakarak konuşuyordu.

Belli ki buralı değilsiniz. Nerelisiniz?

Türkiye.

Hımmm. Orta Doğu’ya yakın bir yerden gelmişsiniz. Sizin ülkeniz de fotoğraf için zengindir. Hiç fotoğraf çekmek için Orta Doğu’ya gittiniz mi?

Henüz fırsatım olmadı. İşim gereği Uzak Doğu yani Taiwan’dan yeni döndüm. Buraya da yine işime bağlı bir toplantı için geldim.

Başını hafifçe gökyüzüne doğru kaldırıp bulutların arasından başka ülkelere giden bakışlarıyla

Orta Doğu’ya tekrar gitmek gerek…  

Altmışlı yaşlarda bir kadının “Orta Doğu’ya tekrar gitmek” ve bunu “fotoğraf” ile yan yana kullanması aklımı karıştırdı. Bir bilmecenin içindeydim. Düzgün bir bağlantı kuramıyordum. Meraklanmaya başladım. Ve elimi uzatıp;

Ben, Okyar Atilla. Sizinle tanıştığıma memnun oldum.

Elimi samimiyete yakın bir resmiyetle tuttu. Kolunu dirseğinin kırmadan uzatması sanki “bu kadar mesafe yeter” demeye geliyordu. Haklıydı da. Parkta konuştuğu bir insan. Üstelik farklı bir ülkeden;

Kim olduğumuzun ne önemi var ki? Hepimiz misyonumuzu tamamlamaya çalışmıyoruz mu? Önemli olan bu misyonu sen mi kendine verdin yoksa başkaları mı sana yükledi. Bir değer yaratabiliyor musun? Her ne yaparsan yap. Önemli olan bu değil mi? Bak senin şu anki misyonun sokakları fotoğraflamak. Muhtemelen seni buna kimse zorlamadı. Ne güzel. Bırak ortaya koyacağın fotoğrafların konuşsun. Onlar anlatsın seni[i].

Adını söylemeyecekti. Bunu ruhumda hissettim. Ancak yüzünü biraz görebilmiştim. Kısa kesildiği belli olan, belki de erkeksi bir kesim diyebiliriz, yer yer beyazlamış uçları görünen saçlar, irice burun ve yuvarlak çenesi. Gözleri hala şapkanın gölgesindeydi. Parmakları boştu. Ancak herhangi bir yüzük izi de yoktu. Muhtemelen hiç evlenmemişti.

Peki ya siz? Siz nerelisiniz?

New York’da doğduğumu söylemişlerdi. Eğer bunu soruyorsan. Gördüğün gibi bu ülkenin vatandaşıyım. Ama bunun da ne önemi var. İkimizin de ortak bir yanı bizi parkın içinde konuşmaya sevk etti: şu senin omzundaki fotoğraf makinası… 

Bunları söylerken yine iki elinin arasında tuttuğu çantadan sanki bir fotoğraf makinesi çıkaracak gibiydi. Aslında dikkat edince çantayı bir fotoğraf makinesi gibi tutuyordu. Ancak bu tutuş 35 mm lik bir makine tutuşu değildi. Parmakları çanta üzerinde sanki bir şeyleri kurcalıyor gibiydi.

Görmediğim gözlerle bakıştık. Birden beklemediğim bir çeviklikle ayağa fırladı;

Seni iyi fotoğraf çekeceğin bir yere götüreceğim. Gelir misin?

İkimiz de ayaktaydık. Öyle kaldım. Bankta ufak tefek diye düşündüğüm kadın benim boyuma yakındı. Ve nihayet yüzünü tam olarak görmüştüm. Makyajsız ve düz bakışlı gözler. Bir duygu ifadesi yok. Vereceğim cevabın bir önemi olmadığını anladım. Yine de

Sizi meşgul etmek istemem ancak neden olmasın?

Meşgul mü? Ben mi?

Biraz acı gülümseme dudaklarında belirdi ve hızlıca silindi.

let’s go… (Hadi gidelim)

Parktan sokağa çıktık. Kaldırımda yavaşça sol koluma girdi. Yüzüne baktım,

Fotoğraf çekmen gerekirse diye bu tarafı seçtim.

Gülümsedim. Beni yavaş bir şekilde kaldırımın iç tarafına doğru çekiyordu. Sonunda binaların gölgesine girdik. Ve artık görünmez olmuştuk. Üzerindeki kıyafet onu binaların gölgesiyle birleştirmişti. Çantasını sol omzundan ön tarafa doğru çaprazladı. Yavaş adımlara yürümeye devam ettik.

Ne film var makinen de?

Kodak Ektachrome. Dia.

Dudaklarını büzdü yüzünü biraz ekşiterek sanki “bu da oldum mu?” dercesine

Siyah beyaz çekmez misin? Sokakta daha iyi olur sanki.

Fotoğraf hakkında bunları nereden biliyorsun? Söylediklerinden fotoğraf konusunda daha derin bilgin ve ilgin varmış gibi.

İrkildi,

Bir zamanlar biraz ilgilenmiştim. O zaman öğrendiklerimle konuşuyorum.

Üzerine gitmenin anlamı yoktu. İnanmamıştım. Çantasını tutuşu, sorular, makineme bakışı farklı şeyler anlamlandırmama neden oluyordu.

İlk önce lafı değiştirdiğini düşündüm.

Ne güzel ev değil mi?

Karşı kaldırımdaki iki buçuk katlı kırmızı ahşap kaplamalı pencereleri mavi doğramalı evi gözleriyle işaret ediyordu.

Evet, gerçekten de çok güzel ve değişik.

Ne yazık ki bu evler terk edilince yıkılıp yerine gökdelenler dikiliyor. Eskiyi anımsatacak her iz siliniyor. İnsanların geçmişe saygısı kalmadı.

Hüzünlenmişti. İlk defa yüzünde bir duygu ifadesi belirmişti. Adam sende dercesine bir işaret yaptı sol eliyle.

İçeride kimse görünmüyor. Keşke oturanları görebilsek. Belki birkaç kare fotoğraf da çekebilirim.

Mauren oturuyordu.

Şaşırma sırası bana gelmişti.

Tanıyor musun?

Beni duymadan devam etti.

Çok sevimli iki çocuğu vardı. Bir kız bir erkek.

Akraban mıydı?

Bu sefer sesimi duyurabilmiştim;

Akraba gibi bir şey işte. Çocuklar beni çok severdi. Ben de onları. En üst katın penceresinden göle kadar uzana yolu görürsün. Ekim ortalarında güneş gölün üzerinden doğarken pencerelerden yansıyan ışığı buraya kadar gelir.

Akraba gibi bir şey? Çok yakın komşu? Mahalle arkadaşı? Ya da okuldan arkadaş mı? Aynı iş yerinde mi çalıştılar? O an anlayamamıştım. Ancak şaşkınlığım ve merakım iyice artmıştı.

Yine lafı değiştirdi.

Bak şu kalabalık fotoğraf için fena değil. Tam da düğün töreni sonrası. Hadi çek de gel. Seni burada bekliyorum.

Yapacak bir şeyim yoktu. “Gider mi?” diye tereddütle kalabalığa doğru seyirttim. O binaların gölgesinde kaybolmuştu. Nerede bıraktığımı bilmesem görmem mümkün değildi. Döndüm ve yürümeye devam ettik. Bana arka arkaya ne çekeceğimi söylemeye başladı;

Bak şu kucağında gazete ile yürüyen yaşlı.

Otobüsteki kadın. Çabuk. Kaçmasın…

Bak, duvarın önünde tedirgin yürüyene. Duvardaki gölgeler nasıl da ilgi çekici

Belediye otobüsüne bak. Kontrast bir ışık var. Hadi çek.

Kafam allak bullak olmuştu. Benden önce fotoğrafı gösteriyordu. Hepsini de çektim. Ben nefeslenmeye çalışırken devam etti.

Şimdi seni özel bir yere götüreceğim.

Sesimi çıkarmadım. Nasılsa gideceğiz. Bir ara sokağa saptık. Adımlarımız hızlandı. Veeee karşımızda bir itfaiye binası.

Chicago’nun en eski itfaiyesidir.

İçeriye doğru seslendi;

Booob[i], Booooob…

İri kıyım bir itfaiyeci kapıda göründü. Kadın devam etti;

Bob selam, fotoğraf çekmek istiyoruz. Bir sandalye alıp gelir misin?

Bob tek kelime etmeden amirinden gelen bir talimat gibi denileni yerine getirdi. Hayretle izliyordum.

Hadi, bekleme çek. Saatlerce bu şekilde oturtamam adamı…

Bob’a teşekkür ederek ana caddeye yöneldik. Yüzünde belirgin bir gülümseme ve ışıldama vardı. Sanki bütün bu fotoğrafları o çekmiş ve onundu.

Bu fotoğrafların bir kopyasını sana göndermek isterim. Adresini verir misin?

Omuzlarını silkti.

Onlar senin fotoğrafların. Ve aramızda bağ olarak kalsın. Benim için sakla.

Bir şey boğazıma düğümlenmişken devam etti;

Artık beni parka geri götürebilir misin? Buluştuğumuz yere.

Boğazımdaki düğüm büyüdü.

Uçak O’hare’den havalanıp Chicago üzerinden kuzey doğuya yönelirken gözlerin parkı aradı durdu.

2015 yılında ortalıkta efsane bir kadın fotoğrafçının adı dolaşmaya başladı. Meğer bu isim 2013 yılından bu yana Amerika’yı kasıp kavuruyormuş. Kimdir neyin nesidir diye internette dolaşıp fotoğrafçı hakkında yazılanları ve fotoğraflarını izlemeye başladığımda değişik yüzeylerden yansıyan kendi fotoğraflarına baktıkça dilim tutuldu. Olamazdı.

O, benimle birlikte olan kadın Vivian Maier’di.

Bilgisayarın karşısında ellerimi başımın arkasına kavuşturup koltuğu geriye doğru hafifçe esneterek gözlerimi kapattım. O anları film olarak tekrar izledim. Gülümsemeye çalışırken iki damla gözyaşı yanaklarıma doğru sessizce süzüldü…

Not-1: Sadece manşet fotoğrafı Vivian Maier anısına siyah beyaza çevrilmiştir.

Not-2: Vivian Maier hakkında yazılan çok şey var. Kaynaklar kısmında önemli bulduklarımı paylaştım. Ancak bu yazılar aynı bilinenleri anlatan tarzda. Benim Vivian Maier’im ise “karşılaşsaydım nasıl olurdu?” yu anlattığım hikayemde. Kim bilir belki de gerçekten 1990 yılında Chicago sokaklarının birinde ben farkına varmadan karşılaşmışızdır. Böyle düşünmek bile beni heyecanlandırıyor.

Not-3: Bu hikâyede geçen kişiler (Vivan Maier hariç), uzam ve zaman gerçektir. Sadece itfaiyecinin adı rastgele seçilmiştir. Diyaloglar bu uzamdaki farklı zamanlarda birçok değişik Amerikalı ile yapılan gerçek konuşmalardır. Ki bu insanlar orta yaşın biraz üstü (60-70 li) kadınlardı.

Not-4: Vivian Maier’in fotoğrafları internette yaygın olarak dolaşımdadır. Bunlar kaynaklar kısmında verilmiştir.

Not-5: Vivian Maier’in hayatı hakkında çok boşluk vardır. Hikâye kesin bilgilerden yola çıkılarak kaleme alınmış olmasına rağmen müphem bir şekilde tasvir edilerek okuyucuyu düşünmeye ve Vivian Maier hakkında araştırmaya, okumaya sevk amaçlanmıştır.

Kaynaklar:

[i] Vivian Maier’in kendi sözleridir.

[ii] Robert’ın günlük kullanımıdır.

1955 yılında Salihli’de dünyaya geldim. İ.T.Ü. Elektronik ve Haberleşme Fakültesi mezunuyum. Kariyerimi özel şirketlerde üst düzey yönetici olarak sürdürdüm.
Fotoğrafçılıkla tanışmam (https://www.arthenos.com/fotograf-ile-nasil-tanistim-fotobiyografi/) 1960’lı yıllara dayanır. O yıllar, elimde babamdan kalma Kodak Retina ile başlayan hatıra fotoğrafları dönemidir. Üniversite yıllarında ilk refleks makinamı almamla, karanlık odada siyah beyaz filmle ve baskı işleriyle fotoğraf daha ciddi bir uğraşım haline geldi. Böylece 1970 li yılların önemli fotoğrafçılık dergilerde baskıya giren çalışmalarım oldu.
Üniversite sonrasında iş hayatı koşuşturmasıyla arka planda kalan fotoğrafçılıkla 1996 yılında dijital teknolojinin fotoğrafçılık alanına girişinin getirdiği kolaylıkla tekrar yoğun olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladım. Karma sergilerde yayınlanan fotoğraflarımın yanı sıra internette birçok fotoğraf sitesinde “günün fotoğrafı” seçilen çalışmalarım var. 2014 yılından bu yana yedi kişisel sergim gerçekleşti. Aynı zamanda İFOD bünyesinde birçok karma sergiye katıldım. Halen hem dijital hem de siyah beyaz film teknolojisiyle fotoğraf uğraşım devam ediyor. Ayrıca www.arthenos.com blog sayfamızda fotoğraf üzerine yazılar yazıyorum.

Yorum Sayıları: 4

  1. Merhaba Okyar Bey,
    Sıra dışı bir yazı olmuş. Ama her zamanki gibi yine çok güzel.
    Keyifle takip eder oldum
    Sevgiler

    • Tolga Bey merhaba,
      Beğendiğinize sevindim. Bir varsayımdan yola çıkarak gerçekleşmeyen bir hakikatın hikayesi oldu.
      Sevgi ve saygılarımla

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Bir Mal Meydanı Hikayesi

Kars “Erken gitmen lazım” dedi. Otelin sorumlusu olarak her işe bakan genç adamın cevabı çok kısaydı.

Hayata Saygı Duymak

Çevre meselesi üzerine yediden yetmişi herkesin bir düşüncesi ve duruşu var. En temelde, yerlere çöp atmamak,

Bir Fotoğraftan

Yolda; Tek Başına İnce uzun, dört şeritli kısa, az kullanılmış patika ya da keskin virajlarla hepimiz

Amaç yolculuktur

(The Journey is Destination); Dan Eldon Fotoğrafçıların yaşam öykülerine ilişkin filmlere çok sık rastlanmıyor. “Bang Bang

Bir Fotoğraftan

Bunu Daha Önce de Yaşamıştık Bir daha, bir daha… Doymak bilmez ruhlarımız her gün aynı yollardan

Türkiye Fotoğraf Dünyası /4

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) Hedefe konan sanatçılar için Devlet cephesinde bu gelişmeler olurken, Erdoğan karşı kutupta

Burası İstanbul Olmalı

İstanbul fotoğraflarının klişeleri vardır. Kubbeler, minareler, cami siluetleri, martılar, seyyar satıcılar, kediler, köpekler, varoşlar, çocuklar, Galata

Düşünmenin Kısır Döngüsü

Fotoğrafçı hangi teknik üstünlüğe sahip olursa olsun yaratıcılığını kurgulaması ve ortaya çıkarması düşünme yeteneğinin sınırsızlığına bağlıdır.

Türkiye Fotoğraf Dünyası /3

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) İDGSA’da Fotoğraf Bölümü Fotoğraf bölümü 1978’de resmen açılmış ve Türkiye’nin ilk akademik