Persona Üzerine Bir Okuma

/

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu‘ndan Tülin Safi tarafından hazırlanmıştır.

***********

“Bütün dünya bir sahnedir…”

Shakespeare

Persona, Ingmar Bergman’ın olgunluk döneminin başyapıtlarındandır. Yönetmen insana dair bir varoluş krizini, kadın karakterler üzerinden bir kadınlık hikayesiyle anlatır. Sonrasında pek çok filme esin kaynağı olan Persona, çok katmanlı, farklı okumalara açık bir filmdir. Bergman’ın diğer filmleri gibi otobiyografik özellikler taşır. Yönetmen filmi hastanede yattığı bir sırada çekmeye karar verir. Meniere hastalığı nedeniyle tedavi görmektedir ve şiddetli baş dönmelerinden şikayetçidir. Bir ara tavana bakarken iç içe geçmiş iki yüz görür. Sonrasında camdan dışarı baktığında hastane bahçesinde bankta oturan hasta bir kadın ve hemşiresini görünce, hikaye kafasında belirginleşir.

Film bir görüntü akışıyla başlar.

Art arda gelen tekinsiz imgeler bizi sonrasında olacaklara hazırlar: Bir karadul örümceği, çarmıha çivilenen el, erekte olmuş penis, gırtlağı kesilen koyunun gözündeki çaresiz bakış… Sonrasında morgda cesetler ve belirsiz flu bir kadının yüzüne dokunmaya çalışan bir oğlan çocuğu görürüz.

Ünlü aktris Elisabeth Vogler, Elektra’da oynarken birdenbire oyunu yarıda keser ve mutlak sessizliğe bürünür. Tıbbi ve psikolojik hiçbir nedeni bulunmayan bu durum için doktoru Elisabeth’i hemşire Alma’yla birlikte kendisine ait sayfiye evinde istirahat etmeye gönderir. Öncesinde Elisabeth’e onu anladığını belirten şu konuşmayı yapar:

Anlamadığımı mı sanıyorsun? Bu umutsuz varoluş rüyası. Görünüş değil varoluş. Her an bilinçli. Uyanık. Aynı zamanda senin kendin için kim olduğunla başkaları için ne olduğun arasındaki uçurum. Baş dönmesi hissi ve en azından açık olmak için duyulan sürekli arzu. İçinin görülmesi, boydan boya kesilmek hatta yok edilmek. Her ses tonu bir yalan, her mimik sahte ve her gülümseme bir surat büzme. İntihar etmek mi? Hayır. Bu çirkin bir şey, bunu yapamazsın. Ama hareketsiz olabilirsin. Sesini çıkartmazsan en azından yalan söylememiş olursun. Kendini bir yere kapatıp tecrit edebilirsin. Böylece rol yapmana gerek kalmaz. Suratlar ya da sahte hareketler yapmazsın. Öyle değil mi? Ama görüyorsun ya gerçek zalimdir. Sığınağın su geçirmez değil. Hayat her yere sızar…

Elisabeth bir gerçeklik krizi yaşamaktadır ve suskunluğu seçmiştir. Filme ismini veren persona Jung’un psikiyatriye kazandırdığı bir kavramdır. Antik Yunan’da oyuncuların taktığı maskeye verilen isimdir. “Jung’a göre nasıl ki her binanın bir cephesi var, her kişiliğin de bir personası vardır. Personamız kendi kendimize yarattığımız ve başkalarının da bunu kabul edilebilir bulmasını umduğumuz bir formdur. Persona’da daima yapay bir yön bulunur, tıpkı en güzel eşyaların sergilendiği bir vitrin gibidir… Aslında persona gerçekte olmadığımızdır, kendimiz de dahil başkalarının ne olduğumuzu sandıkları biri olabilir. Bu doğrultuda, uygun özellikleri personada toplamak ve uygun olmayanları saklama ya da bastırma eğilimi ortaya çıkar. Gittikçe olgunlaşan kişinin bu hoş karşılanmayan yönleri bilinç dışına itilir ve orada birikmeleri sonucunda kişiliğin bir başka yönü Jung’un verdiği isimle gölge oluşur. Jungcu analizin en çetin kısımlarından biri, analiz edilen kişinin kendi gölgesiyle yüzleştiği andır. Analiz yoluyla gölgeyi bilince ulaştırmak kişinin daha canlı ve bütün hissetmesini sağlar.”[1]

Filmde deniz kenarındaki yazlıkta geçirdikleri zaman iki kadına iyi gelir ve onları birbirine yakınlaştırırken her ikisi de bir dönüşüm geçirir.

Elizabeth ruhsal olarak dinginleşirken, hemşire kıyafetini çıkaran Alma konuşkan bir kişi olur. Giderek gevezeleşen Alma, kendi yaşamına dair saklısını ortaya koyar, Elisabeth ise sakince dinleyen konumundadır. Adeta iki kadın yer değiştirir, psikoterapi seansına benzer bir ilişki gözlemlenir. Alma kendi sırlarını, ona suçluluk hissettiren taraflarını anlatır. İki kadının kimlikleri birbirine karışır ve yer değiştirir. Alma konuşkan, hatalar yapan, sosyal statüsü daha düşük, daha az güzel ama gerçeğe yakın olandır. Elisabeth ise ünlü, güzel neredeyse mükemmele yakın bir kişi olarak suskunluk içindedir. Bu iki kadın adeta aynı kişinin personası ve gölgesidir. Filmin bir yerinde Alma şöyle der: “Aynı anda tek ve aynı kişi olunabilir mi? Demek istiyorum ki iki kişi miyim?” Susan Sontag’a göre; Persona’dan, tehlikeli bir kimlik düellosuna tutuşmuş Elisabeth ve Alma adında iki karakterin kaderleri bakımından bahsetmek de doğru olur. Fakat Persona’yı tek bir benliğin iki efsanevi parçası arasındaki çatışmayı anlatan bir film olarak ele almak da uygundur: Yozlaşmış, hareket eden kişi (Elisabeth) ve yozlukla temas ederek mahvolan saf ruh (Alma).[2]

Elisabeth’in sessizliğe dönüşü aynı zamanda Lacan’ın ayna teorisindeki döneme dönüştür. Lacan’ın psikanaliz teorisinde ayna evresi bebeklerin altı aylık oldukları dönemden itibaren kendilerini ve dolayısıyla benliklerini ayna ile ilk kez karşılaştıklarında fark ettikleri zamandır. Elisabeth de ayna evresine, kendi benliğini oluşturma evresine yeniden döner. Filmde iki kadın bir kimlikte giderek birleşirken birbirine karışırlar. Pek çok sahnede kimin kim olduğu kafa karıştırıcıdır. Başlangıçtaki uyumlu dönemler yerini gerilimli kavgalara bırakır, bu adeta içsel bir yüzleşme sürecidir. Elisabeth’in Alma’nın mahrem sırlarını ifşa ettiği mektupla ortaya çıkan öfkeyle kırılma, parçalanma başlar. Alma, göldeki yansımasına baktığı sahnede personası olamayacağını fark eder. Sonrasındaki öfke dolu anlardan birinde Alma kızgınlıkla Elisabeth’in üzerine kaynar su dökmeye çalışır ve Elisabeth “Hayır,” diye çığlık atar. Çünkü persona korku anlarında var olamaz, düşer.

Alma’nın adeta Elisabeth’in iç sesi gibi onun anneliği hakkında konuştuğu sahnede, Elisabeth’in personasından yalıtılmış kimliğiyle karşılaşırız. Elisabeth aslında hiç istemeden, sadece ideal tabloya yakıştığı ve hayattaki tek eksiği olduğu için bir çocuk sahibi olmuş; içten içe onun ölmesini dilemiştir. Sonunda çocuk uzaktaki bir süt anneye gönderilir. Oysa çocuk anneyi umutsuzca sevmektedir. Filmin başında gördüğümüz yüzü flu kadına dokunmak isteyen çocuktur bu. Sevgisinin öznesi bir türlü somutlaşamamaktadır. Pek çok film okumasında bu çocuğun aslında Bergman olduğu vurgulanır. Hayranlık duyduğu annesiyle olan soğuk ve mesafeli ilişkisi, annelik teması üzerinden filmlerine damgasını vurur. Gerçekte de Bergman’ın annesi hemşiredir ve çocuğuna bakamadığı için onu bir süt anneye göndermiştir. Bu reddedilişin üzerinde bıraktığı izler tüm yaşamını etkiler.

Bergman babasını kaybettikten sonra annesinin günlüklerinden annesinin evlilik dışı bir ilişkisi olduğunu ve bir papaz karısı olarak toplumsal konumuyla çelişen durumunun onu iki ayrı kadın gibi davranmaya ittiğini yazar.[3] Persona’daki iki kadın da annesinin farklı yüzleridir aslında. Elisabeth’in Elektra rolünü oynarken sessizliğe bürünmesi boşuna değildir. Yunan mitolojisinde Elektra, babasını öldürten annesinden intikam almak isteyen ve bunun için kardeşi Orestes’i, annesini ve onun aşığını öldürmesi için yetiştiren bir karakterdir. Elisabeth’in anneliğinin konuşulduğu sahneden sonra ekranda iki kadının yüzleri birleşir. Elisabeth ve Alma bir bedendeki iki farklı kişiliktir. Sonraki sahnelerde ikisinin yüzlerinin bir yanı aydınlık bir yanı karanlıktır. Persona ve ego ayrılmıştır. Filmde mutlu son yoktur. Alma hemşire kıyafetini giyer ve otobüse biner, Elisabeth ise oyunculuk yaşamına geri döner. Hayat kaldığı yerden devam eder. Yönetmen bizi sonrasına dair cevapsız sorularla baş başa bırakır.

Bergman sinema tarihinde ana karakterlerin kadın olduğu, kadına dair hikayeler anlatan ilk yönetmenlerdendir.

İlk dönem filmlerinde inanç sorgulaması, umutsuzluk, varoluş problemleri gibi konulara değinirken; ikinci döneminde kadınlara odaklanarak aşk, sevgi gibi konulara dair filmler yapmıştır. Laura Mulvey’in “Görsel Haz ve Anlatı Sinemasımetninde belirttiği gibi sinema kanonu, beyaz heteroseksüel erkek izleyiciye hitap eden bir dil ile oluşturulmuşken; Bergman, kadın kahramanları ve onların öyküleriyle erkek bir yönetmen olmasına rağmen bu bakış açısını kırar. Persona, kadın ve queer izleyici bakışı için önemli bir alan açar. Kadınların estetik bir varlık olarak temsilinden öte kadının varoluş mücadelesi, özgürlüğü ve acısını yansıtarak sinemada bir dönüşüm gerçekleştirir.


Kaynaklar:

[1] Jung, Anthony Stevens, Dost Kültür Kitaplığı 136, s.91, 92

[2] Radikal İrade Üslupları; Susan Sontag, Everest Yayınları, s.166

[3] Kadınlar Kadınları Analiz Ediyor, Yapı Kredi Yayınları, Didem Aksüt D., s.99

IFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu (Ezberbozan) olarak 2019 yılı Mart ayındaki kuruluşumuzdan bu yana, toplumsal cinsiyetin farklı temsillerini, fotoğraf ve sinema ile ilişkili olarak ele alan çalışmalar yürütüyoruz. Bu çalışmalarda hem fotoğraf üreten kadın ve LGBTIQ bireylerin görünürlüğünü destekliyor, hem de toplumsal cinsiyet alanında yürütülen çalışmaları görünür hale getirmeyi amaçlıyoruz. Bir yandan alanında deneyimli danışmanlarla birlikte fotoğraf projeleri yürütürken bir yandan da toplumsal cinsiyetin farklı boyutlarını ele alan, fotoğraf ve sinemaya gönül verenler için tartışma alanları açmayı hedefleyen etkinlikler yapıyoruz.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Filmlere Dair

Kuru Otlar Üstüne

Koza(1995) adlı kısa filmiyle başlayan Cannes film festivali ödül serüveni Kasaba(1998) ile Berlin Film Festivali’nde gelen…

Kim bu kuşlar…

Yanımızdan yöremizden değil, iliklerimizden geçen bir seçim yaşadık. Çocuklara çocuk olmayı, sanatçılara sanatçı olmayı, öğrencilere öğrenci…

Okul Tıraşı

Yolu okuldan geçen iyi sanat ürünlerinin çoğu yakıcıdır nedense. Hele çocuk gözünden anlatılırsa. Çocukların dünyasına bakarken…