Fotoğraf: Birgül Koç

Planlı Harekât

/

Görünen ile görünmeyen

Büyüklerin lafıdır; “Her şey olacağına varır.” derler. Gerçekten de olacaklar  zihnimizle ne kontrol ne de müdahale edebileceğimiz önlenemez bir yapıya sahiptir. Bir çeşit evrensel yazgı olarak ele alabileceğimiz bu durum, kendine ait bir bütünlüğü de bünyesinde taşır. Geçen zamana bir müdahalelimiz söz konusu değildir, onu en fazla dil düzleminde ele alabiliriz.

Zaman görecelidir. Şartlara ve deneyimlerimize bağlı olarak, içinden geçtiğimiz zamanla olan ilişkilerimizi yeniden düzenleriz. İnsanın tepkileri farklı dönemlerde gerçekleşen aynı olaylarda dahi farklı olabilir. Öyleyse olayların niteliğinden çok durumlar hakkında yorumlarla ilerleriz. Bazen geçmesini istemediğimiz zaman avuçlarımızdan kayarken bazen de bitmesini istediğimiz anlar bir karabasan gibi üzerimize çöker. Anlarız ki olanlar aslında evrenin istekleridir ve insanın yapabileceği fazla bir şey yoktur.

Akışa söz geçiremeyen ve zaman içinde ileriye ya da geriye gidemeyen insan, sınırlı ömrünü kendisine verilen zamansal ve mekânsal koordinatlar içinde yaşamak durumundadır. Bu arada, yeryüzünde yaradılıştan, olası kıyamete kadar uygarlık için gerekecek icatlar da -bilim başlığı altında buluşlara dönüşerek- yeryüzündeki görünür olacağı günü bekler. Bilim insanının sevinci, zaten bulunması gerekeni -üstelik her sefer- geç kalarak bulduğu için biraz buruktur. Oysa basın organlarından ya da bilimsel yayınlardan haberleri öğrenen halk ve bunları ranta dönüştürecek güruh tarifsiz bir sevinç içindedir.

İnsan, gereksinim duymayacağı bilgi ve buluşları keyifle kucaklayacak bir yapıya sahiptir. Televizyonunun karşısında, oturduğu koltuktan nedensiz bir coşkuyla yenilikleri izler. İnsanın aya gitmiş olması ya da ahir hayatında belki yüzüncü kez duyduğu kanser ilacının bulunmasının çok yakın oluşu işte tam da bu türden bir sevinçtir. Kimse evine hırsız girsin istemez, evini su basması ise büyük bir korkudur ama yine de sigortasında yer alan bu bölümlere ait primlerin fazlalığından yakınır. Tuhaftır insanoğlu; serzenişlerinde sanki su baskını olmamasından, evine hırsız girmemesinden doğan bir üzüntü vardır.

Tragedyalardan günümüze yazgı, insanın üzerinde gitmek zorunda olduğu ve engellerle dolu bir yoldur. Çok çalışarak ve işaretlere dikkatle uyarak konforlu bir yolculuk mümkündür. Bu konfor, yolun gerektirdiği kurallarına uymaktan, yolculuğunu huzurla sürdürmek için otomobilinin özenle koruduğu temiz camına kadar birçok ayrıntıyı kapsar. Yine de camında onlarca sinek ölüsü vardır: Hangi sinekler bu cama neden yapışmıştır? Bize nasıl denk gelmiştir? Biz onların makus talihi mi olmuşuzdur? Aramızda bir cam olmasa biz bunları görebilecek miydik? Yaşam, olasılıklar üzerine mandalla asılmış çamaşırlar gibidir. Günlük hayatın küçük oyunlarını düşünürken bile tıpkı filozoflar gibi olan bitenin nedenlerini anlamaya çalışırken buluruz kendimizi.  

Fotoğraf : Birgül Koç

Olasılık hesabı

Fotoğraf da her sanat dalı gibi düşünce sistemimizi derinden etkileyen, önceden düşünülmüş ya da oluşum anında fark edilen olasılıklar üzerine kuruludur. Küçücük anlarda, gözün görmediği, beynin idrak edemediği zaman dilimlerinde görünüp kaybolur fotoğraf. Bırakın fotoğrafa bakanın şaşkınlığını, fotoğrafçı bile çektiği fotoğrafın ne olduğunu ve nasıl çıkacağını bilemez. Ekranda ya da ancak bir fotoğraf baskısının üzerinde belirdiğinde üzerine konuşulur olur. Yani fotoğrafın çekildiği ve anlaşıldığı zaman iki ayrı alana karşılık gelir.

Ama gerçek okuma, ancak değişimler sonucunda oluşur. Bu değişimler fotoğrafı çekilen mekânların -ve üzerinde durduğu nesnelerin- yok olması ya da yer değiştirmesi sonucunda fiziksel anlamda gerçekleşebileceği gibi, gelecek zamanlarda sanat görüşlerin farklılaşmasıyla da yeni bir yön kazanır. Çekilen her fotoğrafın görünür olmasının dışında, diğer fotoğrafların arasından da sıyrılması gerekir.

Sanat yapıtının sanat tarihi içinde kendine yer bulup hafızada kalabilmesi için tek başına estetik özellikleri yetmemektedir. Geriye dönük olarak baktığımızda önemli yapıtların çoğunun diğerlerinden en farklı özelliği bir “kopma”yı gerçekleştirmiş olmasıdır. Müziği müzik yapan unsurların yedi notanın farklı kombinasyonlarda diziliminden çok boşluğu kullanma biçimi olduğunu görürüz. Notaların arasını açma, esler ya da senkoplarla müzik farklı bir alana taşınır. Büyük yapıtların unutulmaz klasik ya da caz yapıtlarında bunu hep görürüz.

Ritim, melodinin kendini bıraktığı bir hamağa benzer. Besteciye ise bu hamağı ahenkle sallamak düşer. İyi bir ezgi her şeydir. Alır götürür, yükseltip bulutların üzerine bırakır insanı. 2.500 yıl önce Pythagoras (Pisagor) bize bazı seslerin yan yana geldiğinde yaptığı etkiyi hem matematik hem de metafizik yoldan açıklamaya çalışmıştı. Şimdi dinlediğimiz her müzikte bunu daha iyi anlıyoruz.

Fotoğraf sanatı da başka sanatlara atıf yapmaktan kendini alamaz. İki yüz yıla yaklaşan ömründe, edebiyatın şiirselliğini, resmin kompozisyonunu, müziğin ritmini alarak izleyicilerine her yeni çekilen karede rüzgâr gibi akıp geçen zaman üzerinden yeni bir şeyler anlatır. Bazen estetik bir dışa vurumu, bazen insanlığa bir mesajı, bazen de felsefi bir anlamı içeriğinde barındırır. Bunun yaparken de sıcak ya da mesafeli, coşkulu ya da dramatik anlatım biçimlerinden yararlanır fotoğrafçı.

Fotoğrafçının kimliği, uyguladığı biçem üzerinden tüm bu bilgilerin ışığında görünür olur. Bundan sonrası, yaptığı işlerin kendinden önce gelmiş ve sonrasında gelecek fotoğrafçıların hangisiyle görsel ilişki içinde olduğuyla ilgilidir. Sanat her şeye rağmen biraz da şans işidir. Bu şansı çalışmayla harmanlamak, kurulacak ortamla da ileriye taşımak gerekir. Sanatın kuralı sıklık değil, sürekliliktir. Tüm bu maddelerin uygulama alanı bulabilmesi için fotoğrafçının entelektüel bir plazmanın içinde olma koşulu şarttır. Kısaca, büyük emeklerin gerektiği, uzun ve bitimsiz bir yolculuğun adıdır sanat.

Fotoğraf : Birgül Koç

Sokakların kanunu

Sokak fotoğraflarında yeni yollar aramak, fotoğraf ve fotoğrafçı sayısının artmasından dolayı bir zorunluluk olmuştur. Ne kadar güzel ki, özellikle sosyal medya aracılığıyla -tüm dünyadan- fotoğrafçıların bizlere ulaştırdığı çok başarılı fotoğraflar görüyoruz. Bu asla reddedemeyeceğimiz büyük bir konfor. Farklı zihinler, farklı yaklaşımlar, değişik coğrafyalar bir dokunuşla ekranlarımızda. Sergileri, kitapları, festivalleri beklemeye gerek yok. Üstelik amatörler, ileri amatörlük rotasında hızla yol alıyorlar. Cep telefonları ile fotoğrafa başlayıp acemiliklerini atan birçok fotoğrafçı artık fotoğraf makinelerine kavuşmuş durumdalar.

Öyle ya da böyle, teknolojinin yaşamın içinde kendine ciddi bir yer bulmasıyla tüm dünyada fotoğrafçılığa olan ilgi artmış ve bu yolu izleyen birçok fotoğrafçı başarılı fotoğraflara imza atmaya başlamışlardır. Peki bunun uzantıları fotoğraf sanatına yeterli katkıyı yapabilmiş midir? Bu sorunun karşılığını sağlıklı olarak en az on yıl sonra verebiliriz. Anlık dinamiklerin özellikle sokak fotoğrafında kare bazında çok başarılı örneklerini görmekteyiz ama bunun sanata genel etkisi ne şekilde olacaktır. Bunu zaman gösterecektir.

Dünya sanatına, özelde de fotoğraf sanatına baktığımızda bugünkü en büyük sorun niceliğin niteliğe dönüştürülmesine yaşanan zorluklardır. Bu zorlukların en önemlisi çekilen fotoğrafların birbirine fazlaca benzemesi ve bu fotoğrafların tüm albenisine rağmen aşırı benzerlikler göstermesidir. Bir arkadaşımla yaptığımız sohbette konuya getirdiği yorum beni hem gülümsetti hem de ciddi bir biçimde düşündürdü: “Çekilen fotoğraflar birbirine o kadar benziyor ki, sanki Amerika’da birileri bu fotoğrafları tek elden çekip insanlara yayınlayın diye veriyorlar.”

Hak vermiştim kendisine. Sonuç ortadaydı ve nedenlerini düşünüp geç kalmadan çözüm bulmak gerekiyordu. Sohbetlerde, yazılarda, derslerde fotoğraf tekniğinden, estetikten, sanat tarihinin gereklerinden, piyasa ilişkilerinden çokça dem vurduk. Eksik olan ve çekilen fotoğrafların önlenemez benzerliğinden nasıl kurtulacaktık, bu sorunu nasıl giderebilecektik. Soluklanıp neyi düşünecek ve ne gibi önlemler alacaktık? Odaklanacağımız konunun özü tam da bu noktadaydı.

Fotoğrafı terapi amacıyla ve boş zamanlarımız değerlendirmek için yapıyorsak sorun yok, çekiyor ve rahatlıyoruz. Hatıra ise, fotoğrafı kullanmanın en soylu yolu olarak belleğimizin yükünü hafifletiyor ve gelecek kuşaklara kişisel albümümüzü bırakıyoruz. Gördüğümüz ile çıkan sonuç arasındaki farkı en aza indirmek ve kişisel gelişimimize katkı için fotoğraftan faydalanıyorsak yine mesele değil. Ama bazı görüntüler fotoğraf tarihine kalsın istiyorsak, yapmamız gereken çok şey var. Sanat, insanların hayatlarını ortaya koydukları ve usta kumarbazların olduğu zorlu bir masadır. Genelde her şeyinizi kaybedip buradan çıkarsınız. Çoğu insan kaybolur bir kısmı da hatıralarda kalır. Biz de o kalanların bıraktığı yapıtlara bakarak cesaretlenir ve bu amansız mücadeledeki yerimizi alırız.

Fotoğraf : Birgül Koç

Eski tas, eski hamam

İnsanların hoyratça davranıp köşeye kıstırdıkları doğaya yoğun bir biçimde zarar vermelerinden sonra, doğanın da insanlara yangınlarla, sellerle, hastalıklarla cevap verdiğini son iki yüz yılda sıklıkla görüyoruz. Başına gelenleri kader olarak ele alan insan, kendini tıpkı mitolojinin bahtsız kahramanları gibi cezasını çekerken buluyor. İhmalini kader pelerinin altında sarmalayıp köşesinde yeni felaketleri bekliyor. Umutları boşa çıkmıyor, kötü haber falı nerede saklanırlarsa saklansınlar gelip buluyor onları.

İnsanın yaşamını kolaylaştıran kablosuz teknoloji, hormonlu yiyecekler, kimyasal takviyeli gübreler, sera gazları insanı başta kanser olmak üzere türlü hastalıkların kucağına atıyor. Yıllar öncesinde depozitosuyla uğraştığımız cam şişelerin adeta büyük bir müjde ile plastiğe dönmesiyle doğaya en büyük yarayı almıştır. Artık kuşların kursaklarında pet şişelerin kapaklarına sıkça rastlanıyor. Deniz canlıları atılmış naylonlara dolanıyorlar. Sadece bacalardan havaya salınan dumanla değil, denizler, göller, akarsular da insanların attıkları çöp ve atıklarla kirleniyor.

Birinci maddeye doğa dedik: Fotoğrafçı bu kirliliğe fotoğrafın anlatım olanakları doğrultusunda elindeki fotoğraf makinesi ile karşı durabilir. Çekeceği fotoğraflarla bireysel bakış açısını ve yaklaşımını toplumsal sorumluluk projelerine eklemleyebilir.  İnsanları yaşanan sorunlardan haberli kılabilir. Fotoğrafı toplumsal sorunların çözümü konusunda bir araç olarak kullanmak da mümkündür. Yaşlılar, çocuklar, engelliler, mülteciler veya evsizler gibi farklı grupların sorunlarının kamu ile paylaşılmasında önemli görevleri yerine getirebilirler. Fotoğrafçı hem toplumsal bir konuda hizmet yaparken aynı zamanda bireysel olarak da kendini daha iyi hissedecektir.

Uçucu anların sınır beyliğini yapan fotoğraf, uygarlık ve teknoloji tarihinin en garip icatlarından biri olarak sonuçlarıyla insanlığı bu kadar zamandan sonra bile hayrete düşürmektedir. İnsan gördüğü her yeni fotoğraf aracılığıyla sadece bilgilenmekle kalmıyor, aynı zamanda belgeden sanatın karasularına kadar böylesine geniş bir alanın kayıt altına alınmasına aracılık ediyor. Bugün bir gazetenin beş foto muhabirine karşılık elinde telefonu/makinesi olan yüzbinlerce kişi olabiliyor. O zaman basın da bir güç olmaktan çıkıyor.

Fotoğrafın eli her geçen gün daha güçleniyor. Girmediği yer yok artık. Adeta insanların ikinci işi fotoğraf oldu. Önlerinde gerçekleşen her olayı kayıt etmeye yeminli bu topluluk, karşı karşıya kaldıkları anların fotoğraf ya da video ile görüntülerini çekerek görevlerini yerine getiriyorlar. Olay ya da durum yoksa kendilerini çekerek kotalarını dolduruyorlar. Instagram’a, facebook’a bu fotoğrafları yüklüyorlar.  “Varız, yaşıyoruz, hayattayız; bizi görün.” diyorlar. Çeken de çekilen de yayan da mutlu: Bize ise bakmak düşüyor.

Özetlersek; gerçek fotoğrafçılar insanlığın geleceği ile ilgili belge niteliği de taşıyacak sosyal konulara el atarlar ve bunları kendi tarzları üzerinden özgün ve nitelikli bir biçimde izleyici kitleye aktarırlarsa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Bugün dünyanın dört bir yanında mesleklerini sürdürmüş ve şu an aramızda olmayan fotoğrafçıların fotoğraflarından ilham alarak fotoğraf geleceğimizi biçimlendiriyorsak, ileride bizim ardımızda bıraktığımız fotoğraflara bakarak da bazı insanlar fotoğrafa sevdalanacaklar. Bir fotoğrafçının bunu bildikten sonra başka ne amacı olabilir ki…

(Şimdilik) Kalanlardan, gidenlere selam olsun. Bize bıraktıkları görsel miras için onlara teşekkür borçluyuz. Planlı harekâtımızın ilk basamağında onların isimleri ve yapıtları var.

Fotoğraf : Birgül Koç

Fotoğraflar: Birgül Koç

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 14 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 20 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından bu yana Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapıyor. Serbest olarak küratörlük çalışmalarını da 11 yıldır sürdürüyor.

Yayınlar

2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Bir Mal Meydanı Hikayesi

Kars “Erken gitmen lazım” dedi. Otelin sorumlusu olarak her işe bakan genç adamın cevabı çok kısaydı.

Hayata Saygı Duymak

Çevre meselesi üzerine yediden yetmişi herkesin bir düşüncesi ve duruşu var. En temelde, yerlere çöp atmamak,

Bir Fotoğraftan

Yolda; Tek Başına İnce uzun, dört şeritli kısa, az kullanılmış patika ya da keskin virajlarla hepimiz

Amaç yolculuktur

(The Journey is Destination); Dan Eldon Fotoğrafçıların yaşam öykülerine ilişkin filmlere çok sık rastlanmıyor. “Bang Bang

Bir Fotoğraftan

Bunu Daha Önce de Yaşamıştık Bir daha, bir daha… Doymak bilmez ruhlarımız her gün aynı yollardan

Türkiye Fotoğraf Dünyası /4

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) Hedefe konan sanatçılar için Devlet cephesinde bu gelişmeler olurken, Erdoğan karşı kutupta

Burası İstanbul Olmalı

İstanbul fotoğraflarının klişeleri vardır. Kubbeler, minareler, cami siluetleri, martılar, seyyar satıcılar, kediler, köpekler, varoşlar, çocuklar, Galata

Düşünmenin Kısır Döngüsü

Fotoğrafçı hangi teknik üstünlüğe sahip olursa olsun yaratıcılığını kurgulaması ve ortaya çıkarması düşünme yeteneğinin sınırsızlığına bağlıdır.

Türkiye Fotoğraf Dünyası /3

(Önceki yazıya BURADAN ulaşabilirsiniz.) İDGSA’da Fotoğraf Bölümü Fotoğraf bölümü 1978’de resmen açılmış ve Türkiye’nin ilk akademik