Seyir Defteri: Güney Amerika (Peru, Machupicchu)

/

Bölüm 08, Peru, Machupicchu.

Seyir Defteri’nin Güney Amerika yolculuğuna dair diğer yazıları için; Bölüm IBölüm IIBölüm IIIBölüm IVBölüm VBölüm VIBölüm VII

Cumartesi, 8 Temmuz 2017  (Devam)

Tren istasyonuna geliyoruz. Söyledikleri gibi 05:40’ta trene almaya başlıyorlar. Koltuklar rahat. Trenin üst yanlarında da pencereler var, hem etrafı hem de gökyüzünü seyredebiliyorsun. Kahve ve kurabiye gibi bir şey ikram ediyorlar.

Machupicchu‘ya varışımız 1,5 saat sürüyor. Varır varmaz bizi yukarıya çıkartacak minibüslerin kuyruğuna giriyoruz. Kuyruk çoktan 150 metreye ulaşmış. Beklerken minibüs için bilet kuyruğunun ayrı olduğunu anlıyoruz. Kızları bu kuyrukta bırakıp biz bilet kuyruğuna doğru gidiyoruz. Burası daha ağır ilerliyor. Neyse bir gişe daha açılıyor, Türkiye tecrübe ve uyanıklığı ile hemen oraya sıçrıyoruz. Bir süre bekledikten sonra sıra bize geliyor. Camda kocaman işareti olmasına rağmen kız kredi kartının geçerli olmadığını söylüyor. Bizim uyanıklık işe yaramadı, söylenerek bir önceki kuyruğun en arkasına yollanıyoruz kuzu kuzu. Sonunda alıyoruz biletleri. Bu sırada kızların sırası gelmiş hatta üç minibüste yanda bekleyerek atlamışlar. Biniyoruz sonunda. Minibüs biletleri de az değil. 24 $ + vergi kişi başı. Anlaşılan Peru bu Machupicchu konusunu iyi bir gelire dönüştürmüş. Bir kişinin buraya gelmesinin sırf Cusco maliyeti oteline falan da bağlı olarak en az 400 $, 500 $’ ı buluyor. Tezgâh iyi, minibüsler sürekli yukarı insan taşıyor. İki tür bilet var. Biri 06:00 – 12:00 arası diğeri öğleden sonra için. Biz sabah bileti aldığımız için acele ediyoruz. 12’de ineceğiz çünkü. Bir hayli dar yollardan tırmanıyoruz. Yarım saat süren bir yolculuktan sonra varıyoruz hedefe. Tabii buraların olmazsa olmazı bekleme kuyruğu, giriş için giriyoruz yine kuyruğa. Neyse ki hızlı çalışıyor, 10 dakika sonra sıra geliyor. Bilet kontrol, bu arada her aşamada pasaportlara da bakıyorlar. Biletleri de basarken pasaport barkodunu okutarak yapıyorlar. Pasaportsuz iş zor yani. Evet, sonunda Machupicchu’dayız.

Burası çok uzun yıllar bulunamamış, gizli kalmış. 1911 yılında keşfedilebilmiş. Sanırım sonra ulaşım için bu yolları yapmışlar. Yerleşimin yanına kadar minibüsle gidebiliyorsun. Bu yollar olmadan, bu yükseklikte bu yapıları yapmak imkânsız gibi görünüyor. Büyük başarı.

Çok görevli var. Ziyaretçi sayısı da binlerce diyebilirim. Kalabalıktan fotoğraf çekmek neredeyse imkânsız ama yine de çok fazla çekiyoruz. Belki de yapılması gereken, Machupicchu’ ya erken gelip burada konaklamak ve sabah ilk minibüsle yukarı çıkmak. Fotoğraf çekmeyi bırakın yürümek bile bazen işkence halini alıyor. Öyle böyle dolaşıyoruz bölgenin her yerini.

Hava çok sıcak. Burası 2.500 metre civarında ve bu mevsimde sıcaklığın 6 derece olması gerekirken kaçacak gölge arıyoruz sürekli. Bulutlar da var. Fotoğraf için güneş tepede olmasına rağmen bu iyi. Üç, dört saat dolaşıp onlarca fotoğraf çekiyoruz.

Artık öğlen oldu, dönüş zamanı geldi. Çıkıyoruz. Ritüel aynı, 300 metre minibüs kuyruğu. Sıramız geliyor, biniyoruz ve Machupicchu‘ya veda ediyoruz. Trenimiz 16:22‘de. Biz 2 gibi aşağıda oluyoruz.

Trenimiz aşağıda bizi bekliyor

Hamit’ler alışverişe gidiyor. Biz de Gülten’le bira ve cipsimizi alıp Urubamba nehrinin kenarına oturup günün yorgunluğunu atmaya çalışıyoruz. Otururken etraftaki bol miktarda çeşit çeşit kaktüs dikkatimizi çekiyor, bu yükseklikte ve bu iklimde tuhaf geliyor. Ayrıca bol miktarda envai renkte çiçek ve etraflarında dolaşan Arı kuşları da. Hoş. Seyrediyoruz.

Hamit ve Ayçin’le buluşup 14:22 trenimize biniyoruz. Yaklaşık 1,5 saat sonra Ollantaytambo‘dayız. Bizi Cusco’ya götürecek minibüs şoförü elinde tabela, tabelada ismimiz bizi bekliyor. Saat 8 gibi Cusco’da oteldeyiz. Otobüsümüz 22:30’da. Bavullarımızı otelden alıp bir taksi ile otogara hareket ediyoruz. Sonraki durağımız Puno, Titicaca gölü. Otobüs rahat, parçalı bulutlu bir uyku ile saat sabah 6 gibi Puno’da oluyoruz.

1964 yılında memur bir babanın çocuğu olarak Urfa’da doğdum. 1968 yılında hayatımın geri kalanını geçireceğim İstanbul’a tanıştım. 1986 yılında Yıldız Üniversitesi Kocaeli Mühendislik Fakültesinden Elektronik Mühendisi olarak mezun oldum. Sırasıyla askerlik, iş hayatına başlama, evlilik, iki tane dünya güzeli kız dünyaya getirme, kendi işini kurma ve sonra “Yeter daha ne kadar çalışacaksın?” diyerek iş hayatını komple bırakma çizgisinde bir yaşam geçirdikten sonra, hobilerime yöneldim. Yurt içi, yurt dışı geziler, teknecilik ve karavancılık ile görme, keşfetme ihtiyacımı karşılarken, bunları belgelemek için çocukluktan beri sevdalısı olduğum fotoğrafa tekrar başladım. Aslında çocukluktan beri sevdalı olduğum söylenemez; çocukluğumun tatil günleri, ilkokuldan başlayarak dayımın Maltepe’deki fotoğraf stüdyosunda çalışarak geçti. O zamanlar dışarıda oynamak yerine o daracık karanlık odada, fotoğrafçılığın mutfağında çalışmak nefret edilesi bir durumdu. Ama her aşk nefretten doğmaz mı? Doğar; dolayısıyla fotoğraf makinesini hiç bir zaman yanımdan ayırmadım. Askerlik sırasında, 1988 yılında, AFSAD'da temel eğitim aldım. 2014 yılında, emekli olur olmaz İFSAK’a üye oldum. Çeşitli karma sergilerde, dernek içerisindeki fotoğraf gruplarında, sosyal sorumluluk projelerinde yer aldım. Bir dönem Yönetim Kurulu'nda görev yaptım. 2018 yılında İstanbul Fotoğraf Günleri Koordinasyonunu üstlendim. Ve bu sevdiğim ortamda bulunmaya devam ediyorum.

Yorum Sayıları: 2

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Gezi Kültürü

Galapagos Adaları

İnsan varlığından ve zararlı etkilerinden uzak canlıların doğal dünyası Galapagos adaları, Ekvator’un 1.000km. batısında Pasifik okyanusundaki