Şimdi Herkes Gazeteci, Herkes Sansürcü!

///

Fotoğraf, öteki sanat dallarıyla karşılaştırıldığında herkesin ulaşabildiği demokratik bir sanat dalı olarak savunulurdu. Yine de fotoğraf makinesi taşımak ayrıcalıktı. Özellikle turistik alan dışındaysanız gazeteci sayılma kimliğinizi istemeden de olsa üstlenirdiniz. Bir ara Coşkun Aral bol cepli yeleklilerin (amatör fotoğrafçılar da dahil) fazlalığından yakınmıştı.

Cep telefonu tekniğindeki gelişmelerle birlikte şimdi herkes (yeleksiz) gazeteci, belgeselci adayı oldu. Sürekli yanınızda taşınan bir fotoğraf makinesi var artık. Çevremizde olup bitenleri görmezden gelip gelmeme sınavının içindeyiz artık. Çektiniz diyelim, yayınlayıp yayınlamama, paylaşıp paylaşmama sınavı başlıyor o zaman. Daha beteri sosyal dertlerin görsele dönüşen hallerini arayıp aramama, bulduk diyelim bakıp bakmama endişesi…


Bitmeyecek gibi görünen türlü türlü sınavlar bir yana basılı günlük gazetelerde fotoğrafın kullanımının değersizleşmesi şaşırtıyor. Temel yazı karakterleri büyürken fotoğraflar küçülüyor. Üstelik orasına burasına haber başlıkları sıkıştırılıyor. Öte yandan gerçek foto muhabirleri de yayınlanacak kaynakların azaldığından yakınıyor. 

Günümüzde herkes gazeteci adayıysa sanal ortam dahil nerede bu fotoğraflar sorusu ortada duruyor.

“Çekin gönderin, yayınlayalım” çağrılarına bol bol fotoğraflar neden gelmiyor? Geliyor da çöpe mi postalanıyor? Kişisel medya ortamlarında, televizyon ve sanal dergilerde okuduklarınızın, duyduklarınızın, sorup soruşturduklarınızın görsel karşılığını buluyor musunuz? “Bir fotoğraf bin sözcüğe bedel” ise nerede bu fotoğraflar? Sadece çevre-doğa tahribatıyla ilgili güncel tartışmaları, haberleri aklınıza getirin, doya doya ön bilginize, gördüklerinize, deneyimlerinize eşlik edecek seri fotoğraflı öyküler, tek tek kareler yeterli mi? 

Ülkemizde televizyon yayınları siyah-beyaz haldeyken renkli yayına geçiş okumuş kesimlerce pahalı, lüks bulunmuştu. Renkli baskılı gazeteler, içeriklerine yönelik tepkiden olsa gerek “boyalı basın” diye küçümsenirdi, televizyon, “aptal kutusuydu”. Büyük konuşma derler ya, olan çok okumuşların da başına geldi, “ev gibi” algılanan cep telefonları (Londra’da bir üniversite araştırmasının sonucu böyle diyor) aptal kutularının en küçüğü, en hareketlisi, en yaygını oldu.

Tam da şu anda zıtların birliğini yaşıyoruz. Eleştiriden yoksun teknoloji bağımlılığının tırmanışa geçtiği günümüzde kişisel veriler, görseller ortalığa saçılırken, güvenlik açığımızı (endişemizi) gidermek istercesine kanunlar, genelgeler, polisiye, kişisel önlemler peş peşe gelmeye başladı. Geldiği, araklandığı yerler ise teknolojinin doğduğu memleketler.


Biz teknoloji yardımıyla kendimizi özgür, “çok şükür güvendeyiz” hissiyle yaşarken sansür dahil güç yine kayıt yapanın, depolayanın büyüklüğünde. Kasa ve silahın büyüğü kimdeyse (devletler, onları kontrol eden dev gibi şirketler) kayda geçen görsellerin denetimi de onların.

Biz güçsüzlere kalansa evimiz gibi olan cep telefonu ile vicdan azabı içinde didişmek. Madem toplumsal gazetecilik, belgeselcilik bazı mesleklerin işi olmaktan çıktı; yürüyen “yurttaş kamerası” adayı olup olmamak, çekip-çekmemek, paylaşıp-paylaşmamak kaygısı ortada salınıyor. 

Ya da çekene, paylaşana, sergileyene haddini bildirmek…

Yaklaşık 500 yıllık olduğu yazılan Bostancıbaşı Köprüsü’nü (İstanbul-Bostancı) fotoğraflarken aklıma bunlar takıldı. Köprü; yıllarca kasap, meyhaneci, balıkçı esnafı tarafından ucundan kıyısından işgal edilmiş. Ben çekim açımı ararken ortada gözükmeyen esnafın (gözü) kameraları tarafından da kayıt altında olduğumu düşündüm.

Gel de, mafya sever milletimizin köprüsüne, tarihine, “işgal edilmiş vatan toprağına” korkmadan sahip çık, paylaş, şikayet et!

Aslında; kişisel verileri, özel hayatı koruma gerekçesiyle çıkarılan kanunlar, genelgeler kandırmaca. Mobeselere, ev-iş, cep telefonu kameralarına, dronelara, yüz tanıma cihazlarına karşı (ya da bu cihazların yardımıyla) güvendesiniz beklentisi yaratılıyor. Kayıt altına alınan görsellerin, seslerin üzerinde oynanma, işlenme seçeneklerini; paylaşılan kanalların çokluğunu/niteliğini de düşünürseniz iş çığırından çıkmış demek az kalır. 

24 yaşında 1974 yılında İFSAK’a üye oldu. Hemen arkasından on beş yıl kesintisiz aktif üyelik-yöneticilik yaptı. İFSAK’lı yıllarda kaleme aldığı yazıları Hayatımız Fotoğraf (2015) isimli kitapta topladı. Öteki kitapları; trafik kazalarının sanatçı duyarlılığının alanına girmesi çağrısıyla sunduğu Hayatımız Trafik (2014), Hayatımız Zonguldak (2014), Zonguldak Yazıları (2014)

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Evim, Benim Neyim?

Ülkenin dört bir yanı ateş altında. Manavgat ve Bodrum çevresinde yüz yıllık kızılçam ormanları içerisindeki tüm

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin

Portfolyo: Nazile Bolat

Fotoğrafçılığın yıllardır ilgimi çekmesine rağmen, hislerimin kısa süreli bir heves mi, yoksa benim için farklı bir

Ren Hang’i Hatırlamak

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu‘ndan Tülin Safi tarafından hazırlanmıştır. ***************** Ren Hang, kısacık hayatından

Eleştiri’nin Kitabı Aramızda!

Sergi izlenim defterlerini (günümüz sanal ortamlarını) bilirsiniz. Dost, tanıdık beğenileri, övgüleri, defter sahibinin alışılmış beklentileri bir

Bridge Kameralara Bir Bakış

Her ne kadar tarzım olmasa da, son birkaç yıldır amatör/profesyonel fark etmeksizin birçok fotoğrafçının “bridge” kameralar

Zamanlar Zamanı

Serbest Düşüş Bekliyoruz, geçsin diye zaman. Boş durmuyoruz. Fotoğraf çekiyoruz. Kimya bitti, ruh gitti. Aura aranıyor.