Viyana’da Kahve Keyfi

/

Dünyanın klasik batı müziği başkenti olarak Viyana desek hata yapmış olmayız. Her mevsim ve her gün konserler sınırsız seçenekler sunar. Beethoven ve Mozart da dahil olmak üzere birçok bestecinin hayatlarının bir bölümünü Viyana’da geçirdiklerini biliyoruz. Hele” Viyana Filarmoni” denildiğinde akan sular bile durur.

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” deyimi kahve kültürümüzün ana fikrini imgeler. Yani bizim kültürümüzdür. Avrupa’nın kahve ile tanışması ikinci Viyana kuşatmasına (1683) dayanır. Franz Kolschinsky (Sırp), Avusturya lehine yaptığı casusluk sonucu kraldan kahvehane açma hakkını alır. Böylece kahve Avrupa’da yayılmaya başlar.

Belki de sırf bu güzel şehrin bir başka özelliği de bizim eski şehir (old town- Burası Viyana’da birinci zone oluyor) dediğimiz bölgesinde her biri ilgi çekici kahvehanelerin (coffeehouse) olmasıdır. Bu kahvehanelerin “Literantencafés- Edebiyatçı kahvehaneleri” diye tanımlanması ortak özelliğidir. Aslında “sanatçı” kahvehaneleri demek daha doğru olacaktır.

Bunu fark ettiğimde artık her Viyana seyahatimde kahvehane (Viyana’da 4000 in üzerinde kahvehane olduğu ifade ediliyor) turlamaya başlamıştım. Belirlediğim 25 kahvehanenin hepsi yerine seçtiğim ve keyif aldıklarımda oturup bir kahve içmek, kek ya da “apple strudel” hiç atlamadan yaptığımız bir etkinlik oluvermişti.

Birlikte gezelim mi?

Üçgen kesişen yol ağzında yer alan kapıdan içeriye girerken piyanodan gelen nağmeler karşıladı.

Görmek için tam ortada sütunlar arasında karşıma çıkan pastaların, keklerin ve tatlıların bulunduğu merkezin sağ tarafına seğirttim. Sandalyede bana bakan Peter Altenberg’in -tahminim mum- heykelini üç adım geçince şahane avizelerin gizem yarattığı sarı ışığı altında piyanistle göz göze geldim. Beyaz kısa kesilmiş saçları, ince uzun ve biraz çökmüş avurtlu yüzü ve iri siyah gözleri ile bir an “Yaşar Güvenir mi?” sorusu parlayıp sönüverdi. Boş masa için etrafa göz gezdirirken “piyanistin fotoğrafını çekmeliyim” aklımdan geçti gitti.

Bütün salonu gözümün önünde tutabileceğim bir masaya yerleştik. Artık Café Central bizim.

İlk sıraya aldığım kahvehaneyi Alfred Polgar’ın sözü ile tanıtmaya başlayayım:

Central is not a coffeehouse like any other – it’s a philosophy/ Central diğer kahvehaneler gibi değildir – O bir felsefedir.  

Café Central aynı zamanda bir satranç üniversitesi gibiymiş. Ve burada Alfred Polgar (ne yazık ki yazarın Türkçe’ye çevrilmiş kitaplarını yok. Ya da ben bulamadım) ile Leon Troçki rakiplermiş. Sadece ikisi değil, Freud ve Zweig’in gittiği kahvehaneymiş. Sıkı durun. Lenin ve Stalin’de gidermiş.

“Vienna’s most elegant Café/ Viyana’nın en zarif kahvehanesi” denildiğinde akla Café Landtmann gelirmiş. Gerçi “herkesin kahvehanesi kendine” diye düşünürüm ben. 1873 yılında Franz Landtmann tarafından kurulmuş.

Rathausplatz (Belediye meydanı ama park gibi bir alan) çaprazında oldukça büyük bir binanı zemin katındadır. Bana ilginç gelen, bodrumundaki tünel ile tiyatro binasına olan bağlantısıydı. Sanırım bu göbek bağı (!) tiyatro ve sinema oyuncularının vaz geçilmez uğrak yeri olmasını sağlamış. Mahler, Freud’un müdavimi olduğu kahvehaneye Peter Altenberg de gelirmiş.

Üniversite caddesine (Universitatsring) paralel uzun, geniş ve hol şeklinde bir salonun iki ucu geniş salonlara sahip oldukça büyük bir kahvehanedir. Löwelstrabe tarafında geniş bir bahçesi vardır.

Özelikle bal kabağı çorbasını (ne alakaysa artık?) tavsiye ederim.

Edebiyatçıların buluşma mekânı olan en eski ve en meşhur kahvehane ise 1847 da açılan Café Griensteidl’dir. İkinci dünya savaşında yıkıldıktan sonra tekrar açılmış. Ne yazık ki 2017 de kapanmıştır.

Albertina müzesinin karşısındaki kahvehaneye eşimle ilk gittiğimizde iki çay istemiştik. Ve bize iki çaydanlık iki fincan geldi. Bizim içebileceğimizin çok fazlasıydı. İkinci gidişimizde iri yapılı saçları dökülmüş siyah fraklı ellili yaşların son demlerinde olduğu belli personel ne istediğimizi sorduğunda “please one pot two cup- lütfen bir çaydanlık iki fincan” demiştim. Suratı asıldı ve sert bir ifadeyle “one pot one cup” dedi. Daha önce “one pot one cup” birimiz için fazla gelmişti. Ancak personelin göğsünü şişirip öne çıkararak yüz ifadesinden açıklamaya uğraşmanın fayda etmeyeceğini anlamıştım. O an gözleri ateş böceği gibi yandı söndü. Masamızın yanında ayakta bize tepeden bakan savaş kazanmış bir komutan edasıydı bu.

 Ve iç sesim ister istemez konuşmaya başladı; “bak çocuk, ben Anadolu’dan yedi düvel emperyalist işgalcileri süpüren üstüne cumhuriyet devleti kuran bir neslin torunuyum.” Susturmaya çalıştım olmadı ve devam etti; “madem savaş istiyorsun, ‘savaş’ sandığın ilk muharebenin geçici sevincini yaşa”. 

En sevimli gülümseme ve ses tonuyla “Okay, please one pot one cup” dedim. Cephesini tam ortadan yarmıştım. Sol tarafı görevi olan hizmeti yerine getirmek sağ tarafı kalkıp gitmemizdi. Gözlerimi gözlerine dikerek beklemeye başladım. Sol tarafına dönmediği takdirde neler olabileceğinin ayırdına vardı ve siparişimizi getirdi. İkinci muharebe bitmiş olsa da savaş devam edecekti. Bakışlarımız böyle söylüyordu.

Bu olay Mozart Café de oluyordu.Mozart’ın ölümünden üç yıl sonra, 1794 yılından beri faaliyet gösteriyormuş. Muhteşem bir atmosfer içinde duvarı kaplayan kristal bir ayna önünde oturmuştuk. Diğer duvarda -emin değilim- Hofburg hanedanından olsa gerek kral ve kraliçenin ayakta portreleri sergileniyordu.    

Personel servise devam ettiği sürece bakışlarını bizden ayırmadı. Umurumuzda mıydı? Eşimle birlikte yudumlar halinde tek fincandan iki tur paylaşarak içiyorduk. Bu üçüncü muharebeydi ve yine ben kazanmış olsam da öldürücü darbeyi henüz vurmamıştım.

Personelin servis yaptığı bölüm salonun ortasındaydı. Benim ve diğer misafirlerin gözü sıklıkla buraya kayıyordu. Ama bu göz kaymasının personeli izlemek amacıyla olmadığını ruhumda hissediverdim. Mozart o koridordan çıkıp tam köşede durarak hepimizi “anlamazsınız ama yine de müzik yapayım” bakışıyla süzerek piyanoya oturdu. Ve 17 nolu konçertosunun (G majör KV 453) notaları salonda dolaşmaya başladı. Zaman durdu ve tam sessizlik… Ne yazık ki hayalmiş…

Eşime “personele göstere göstere 20€ bahşiş bıraktır mısın?” diyerek toparlanmaya başladık. “Çok değil mi?” diye sordu. Şeytani bir gülümsemeyle “yok değil” diyerek onun önde kapıya doğru adım atmasını beklerken -personelin bu bahşişi gördüğünü biliyordum- birkaç adım yürüdük. Personel masaya doğru yürümeye başladı. Mozart Café sahneydi. Oyun başlamıştı. Bir aktör edasıyla bedenimi çok hafif öne eğerek durdum. Sağ kolumu havaya kaldırıp sanki o an bir şey hatırlamış gibi parmaklarımı şıklattım. Personel durdu. Oturanlar dönüp bana bakıyordu. Geri döndüm. Masaya geldim. Parayı aldım. Cüzdanımı çıkardım. Parayı yerleştirdim. Yürümeye devam ettim. İşte o an bir domatesin bile olmayacağı kadar kırmızı bir surat gördüm. Bir an adam kalp krizi geçiriyor sandım ve kapıya doğru yanından geçerken “thank you for your kind service, good afternoon” diyerek selamlamayı ihmal etmedim. Biz, millet olarak kibar insanlarız…

Dışarıda kapının önünde durduk. Eşimle beraber gülüyorduk. “Hadi Albertina’ya” dedim. Merdivenleri çıkıp girişin önündeki terasta Mozart Caféye dönüp iki kolumu havaya kaldırdım. Viyana ayaklarımın altındaydı ve savaş bitmişti. Eşime dönüp “bu sergiyi gezelim” dedim: Robert Frank Retrospektif & Americans…

Not: Dünyanın birçok şehrinde “Mozart cafe” diye çakmaları var. Bir tane de Bilkent’te varmış. İnternet sayfasında “Since 1948” diyor. Yazmadan duramayacağım; neden “1948’den beri” demezler de illa “since” diyecek? Ayrıca nasıl “1948” olduğunu anlamadım. Köfteci bile “since” diyor yahu… Dilinizi eşek arısı soksun.

Bir ürününüz var. Günde 1000 adet dünyanın her yerine ihraç ederek ülkenize yılda on milyon € dan fazla bir ekonomik katkı sağlıyorsunuz. Tek bir üründen. “Ne var yani?” dediğinizi duyar gibiyim. Ancak bu ürün arasında kayısı marmelatı sürülmüş çikolatalı kek/turta olduğunda iş değişecektir. Hele farklı adlarda benzerlerinin üretildiğini de düşünürsek… Sacher Café’nin turtasından bahsediyorum. Eklemem gereken diğer şey bu kahvehanenin misafirlerinin büyük bir çoğunluğunun turist olduğunu ve hemen hemen hepsinin Sacher turta alarak memleketlerine döndüğünü düşünürseniz marka olmanın ne anlama geldiği çok ama çok iyi anlaşılacaktır.

Mozart Café’nin hemen yan tarafında kendi otelinin altında faaliyet gösteriyor. Ya önceden rezervasyon yapacaksınız ya da sezonda (mesela yılbaşı) kapıda saate varan beklemeyi göze alacaksınız. Ama buna değer. Markayla özdeşleşip etrafa hava atıyorsunuz.

  • Öğleden sonra neredeydin?
  • Sacher café’deydim şekerim…

İçerisi oldukça loştu. Ancak her masada özel aydınlatmalar vardı. Bunun sayesinde kitap okuyabiliyordunuz. Herkesin fısır fısır konuştuğu kelimelerin loşluğa saklandığı bir ortamdı. Hala şair ve yazarlar başta olmak üzere sanatçıların gözde kahvehanesi; Café Hawelka

Yerel sanatçıların yanı sıra Arthur Miller, Andy Warhol, Peter Ustinov gibi meşhurların Viyana’da olduğunda tercih ettikleri bir yer. Adını ilk defa duyduğum Franz Hubmann’ın (fotoğrafçı) sık geldiği Café olarak vurgulanmış. 1939 yılında Leopold Hawelka ve eşi Josefine tarafından açılmış.

Sanat tarihçisi ve eleştirmeni Alfred Scmeller şöyle demiş: If I’m not at home, then I’m in the Hawelka. And if I’m not in the Hawelka, then I’m on my way to the Hawelka/ Evde değilsem, o zaman Hawelka’dayım. Ve eğer Hawelka’da da değilsem, o zaman Hawelka’ya gidiyorum.

Pencereden yan ışığı alan tam karşımdaki masada oturuyordu. Elindeki gazeteyi masaya dayamış okuyordu. Fotoğraf makinasını masama koydum. Gözlüklerinin üzerinden şöyle bir süzdü. Kasketi piposu ve çoğu beyazlamış sakalıyla “benim fotoğrafımı çek” diyen bir kompozisyon karşımdaydı. Göz göze geldik. Biraz soluklanınca elimi makinaya attım. Gazeteyi kaldırıp yüzünü kapattı. Makinayı koydum. Gazetenin üstünden bir bakış atıp gazeteyi indirdi. Tekrar elimi makinaya attım. Tekrar gazeteyi kaldırdı. Bu oyunu defalarda oynadık. Sonunda karşılıklı gülümseyerek iki elimi kaldırıp “pes ettim” sinyali gönderdim. Gülüştük… O da gazetesini rahatça okumaya devam etti. Diğer masada bir kadın kitabın içine düşmüştü. Fotoğraf çektiğimi hissetmedi bile. Etrafla ilgilenen sadece ben vardım.

Burada kahvenin yanında sadece Café Hawelka’ya özgün kırmızı erikli ekmek gibi bir şey “buchteln-plum jam” yemelisiniz. Ancak bunu gitmeden önce sipariş edip ayırtmalısınız. Yoksa kalmayabilir.

Keyifli anlar ve güzel anılar için her kahvehanenin yeri ayrı. En başta dediğim gibi “Herkesin kahvehanesi kendine”. Bunların arasında favorim hangisi? Her Viyana gezimde her gün gittiğim? Bundan henüz bahsetmedim ki… Albertina’ya solunuza alıp Tegetthoffstrabe’de yürümeye başladığınızda ilk dört yol kavşağınızın sol köşesinde kendi halinde duran bir kahvehane var; Café Tirolerhof. Diğerlerinden sonra öksüz kalmış gibi duran bir yer. Geniş bir salonun pencere kenarındaki loca yerleşimleri, ortaya serpiştirilmiş yuvarlak küçük ahşap masalar. Büyük bir avize, salona girişte solda bir camekan.

Masa ve sandalyelerin eskimişliği, personelin yaşlılığı, temiz örtülerin defalarca yıkanmışlığı ile sizi 1960’ların başına götüren bir mekândan bahsediyorum. Salona adım attığınızda -ki her kahvehanede olduğu gibi iki kapı geçmek zorundasınız- atmosferde bir duman varmış gibi algılıyorsunuz. Bu da kahvehaneye gizem katıyor. Localarda tek tük oturmuş ve birbirine eğilerek gizli meseleleri konuşurmuşçasına kısık sesli sohbetler var. Arka salona giden yolun köşe masasında melon şapkalı bir adam sakince gazetesini okur gibi yapıyor. Muhtemelen kısık sesli insanları çözmeye çalışan bir görevli olabilir. Biz girdiğimizde de süzmüş ve değerli bulmamıştı ki kulağı diğer localardaydı.

Bir internet sitesi şöyle tanımlıyor: “A Charming Coffee House/ Büyüleyici Bir Kahve Evi”. Benim de hissettiğim buydu. Nedense buradaki kahvenin damağımda bıraktığı ile “apple strudel” tatları bana hep diğerlerinin en iyisi olarak geldi.

Osmanlı ordusu ricatından sonra mevzilerini gezen görevliler çuvallar içinde koyu kahverengi ortası çizik ufakça çakıl taşları gibi bir şeye rastlarlar. Bir yiyecek olduğunu düşünseler de ne olduğunu bilemezler. Kolschinsky’i gelir. İlk bakışta anlar. Yine de avcuna biraz alıp tadar. Bu has kavrulmuş kahvedir. Diğer görevliler de aynısını yapar ancak ağızlarına gelen acı tat nedeniyle tükürürler. Çok iyi Türkçe bilen Franz Kolschinsky İstanbul’da da bulunmuştur. Türk kahvesini oradan bilmektedir. Hükümet tarafından casusluk hizmetlerinden dolayı ne istediği sorulduğunda bu çuvalları ve çay evine benzer bir işletme açmak için izin ister ve alır. Böylece kahvehane (Caféhouse) kültürü Osmanlı’dan Avrupa’ya giriş kapısını Viyana’da bulur.

Bütün bu kahvehanelerde yemek hizmeti de verilmektedir. Yemek kokusu olmasın diye kahveyi özellikle sabah erken ve öğleden sonraları tercih ettik. Yemek için halkın tercih ettiği küçük lokantalar güzeldi. Deniz ürünleri için de “NORDSEE” vaz geçilmezimizdi. Meşhur şinitzel için bir kere Figlmuller’i denedik.

Biraz daha-1: Bizde durum nedir diye yaptığım okumalar tam bir hayal kırıklığı. Kahve kültürü üzerine yapılan akademik çalışmalarda ne yazık ki günümüzdeki durumu ele alan bir makaleye rastlamadım. Varsa yoksa Osmanlı… Şu fikir hasıl oldu; bağnazlık, lale, yoğurt gibi kahveyi de kültür mirası olarak geliştirmeyi ve sürdürmemizi engellemiş. Kim bilir daha ne değerlerimiz bu durumdadır.

Anımsadığım, yakın tarihe kadar gelen iki pastane Beyoğlu İstanbul’da Markiz ve İnci pastaneleridir. Markiz önce kapandı. Akabinde büfe oldu. Son bulduğum haber ise restorasyon yapılarak açılacakmış. Kahve kültürümüzün durakları arasında Cunda Adası/ Ayvalık’taki Taş Kahve  yi ve Gaziantep’deki Tahmis Kahve , Mudanya’daki Tarihi Alay Kahvehanesini düşünebiliriz. İstanbul kahvehaneleri üzerine Savaş Ay’ın, İBB tarafından yayınlanan makalesi dikkate değer. Ancak dediğim gibi bu da geçmişle ilgili.

Tarihi Emniyet Kıraathanesi– Basmane- İzmir’i atlamamak gerek. Ancak fark ettiğiniz gibi Viyana’daki “coffeehouse” tarzı bizdeki “kahvehane” tarzı aynı değil. Bizde hala erkek egemen biçimini koruyor gibi görünse de bu, kadınlarımızın toplumdaki etkisi nedeniyle anlamsızlaşıyor.

Açıkçası günümüz için daha fazla detaylı bir araştırma yapmadım. Sadece bende iz bırakanlardan bahsediverdim. Muhtemelen birçok kasaba (mesela Tire- Ali Efe Hanı kahvehanesi) ve şehrimizde (mesela Ödemiş- Hüseyin’in Kahvehanesi) benzer mekanlar vardır. Kim bilir neler çıkar ortaya. Belki de biz fotoğrafçılar olarak ülkemiz genelinde bu tarz kahvehanelerimizin envanterini oluşturacak çalışma çok iyi olur.

Günümüzde yaygınlaşan kahvehane mekanlarının (özellikle Kemeraltı’ndakiler) özelliği yok. Kilim desenli özensiz tahtalardan yapılmış, kalabalık çarşı sokaklarına serilmiş ya da duvar diplerine dizilmiş tabure oturaklar. Önünüzde alçak bir sehpa. Bazen sehpada bir sini. Kahvenin yanına konulan sıradan lokum. Kahve, fincan zarfıyla sunulurken fincanda pişen, kumda pişen diye reklam yapmaktan öteye geçmiyor. Modern görünüşte olanlar ise tam olarak batı, daha doğrusu Amerikanvari kopya. Ama yine de buralarda arkadaşlarımızla buluşarak kahveyi bahane edip sohbet ediyoruz.

Biraz daha-2: Yazı 2021 Ekim’in 12’sinde kaleme alınmıştı. Üzerinde ufak tefek düzeltmeler yaparak bekletiyordum. Bugün (6 Kasım 2021) Serdar Turgut’un köşe yazısı okuyunca “geç mi kaldım*” diye düşünmeden edemedim.   

İlginizi çekerse kaynaklar kısmında yer alan “Academia” linklerini açtığınızda ekranın sağ tarafında konuyla ilgili birçok kaynak göreceksiniz.

 Kaynaklar:

  • Viyana edebiyatçı kahvehaneleri ve Kahvehane edebiyatçıları, Prof. Dr. Selçuk Ünlü, S.Ü. Eğitim Fak. Öğretim üyesi
  • Geçen yaz Viyana’da, Merih Akoğul, kütüphanenizde olması gereken bir albüm.
  • Dostum Mozart, Nadir Nadi
  • Göz açıp kapayıncaya kadar, kahve belgeseli, Okan Bayülken
  • Academia
  • Academia – Coffeehouses
  • Perakende is dunyasi

1955 yılında Salihli’de dünyaya geldim. İ.T.Ü. Elektronik ve Haberleşme Fakültesi mezunuyum. Kariyerimi özel şirketlerde üst düzey yönetici olarak sürdürdüm.
Fotoğrafçılıkla tanışmam (https://www.arthenos.com/fotograf-ile-nasil-tanistim-fotobiyografi/) 1960’lı yıllara dayanır. O yıllar, elimde babamdan kalma Kodak Retina ile başlayan hatıra fotoğrafları dönemidir. Üniversite yıllarında ilk refleks makinamı almamla, karanlık odada siyah beyaz filmle ve baskı işleriyle fotoğraf daha ciddi bir uğraşım haline geldi. Böylece 1970 li yılların önemli fotoğrafçılık dergilerde baskıya giren çalışmalarım oldu.
Üniversite sonrasında iş hayatı koşuşturmasıyla arka planda kalan fotoğrafçılıkla 1996 yılında dijital teknolojinin fotoğrafçılık alanına girişinin getirdiği kolaylıkla tekrar yoğun olarak fotoğrafla ilgilenmeye başladım. Karma sergilerde yayınlanan fotoğraflarımın yanı sıra internette birçok fotoğraf sitesinde “günün fotoğrafı” seçilen çalışmalarım var. 2014 yılından bu yana yedi kişisel sergim gerçekleşti. Aynı zamanda İFOD bünyesinde birçok karma sergiye katıldım. Halen hem dijital hem de siyah beyaz film teknolojisiyle fotoğraf uğraşım devam ediyor. Ayrıca www.arthenos.com blog sayfamızda fotoğraf üzerine yazılar yazıyorum.

Bir cevap yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Düşünmenin Kısır Döngüsü

Fotoğrafçı hangi teknik üstünlüğe sahip olursa olsun yaratıcılığını kurgulaması ve ortaya çıkarması düşünme yeteneğinin sınırsızlığına bağlıdır.

Türkiye Fotoğraf Dünyası /3

İDGSA’da Fotoğraf Bölümü Fotoğraf bölümü 1978’de resmen açılmış ve Türkiye’nin ilk akademik eğitim veren kurumu hayata

Giderek Eksiliyorduk

Kim derdi ki bir gün, bir Coca Cola şişesiyle Marilyn Monroe’nun kaderi ya da Elvis Presley

oksimoron ve görsel kültür

foucault’ın üç temel sorusuyla başbaşa kalıp biraz düşünelim: ‘’gören mi iktidardır, görülmeyen mi, yoksa görülmeden gören

Türkiye Fotoğraf Dünyası /2

1975 Türkiye’de Fotoğraf Alanında Kıpırdamalar Tarih 1975 olmuş Türkiye’de hala bırakın Fotoğraf endüstrisini Fotoğraf eğitimi veren

Ara Güler ile Bir Gün

Telefonum çaldığında sıradan bir güne bildik duygularla uyanmıştım. Ekranda ismi gördüğümde heyecanlanmıştım ama pek de umutlu

Değiniler

İnsan Nasıl Fotoğrafçı Oldu? İnsanın yeryüzünde sahneye çıkışı evrenin varoluşundan hayli zaman sonradır. İnsan, bitkilere ve

Dipnot*: Edouard Boubat

Boubat’ın deyimiyle, Tekniğin batağına saplanmadan , rastgele!…  Fotoğraf Sanatı  Bir büyük ustanın tüm deneyimi ve pratik

Varoluşun Sınırlarında

Sartre öldü. İmza: Tanrı 1980 yılıydı ve bizim kuşak, bu başlığı birçok gazete ve dergide gördüğünde