Zamanın Ruhu

/

Not: Foto-graflar, Tekin Ertuğ Atölyesi’nin “Kaygı” isimli sergisinden (Mart 2016) bir seçkidir. 

Kapak Fotoğrafı : İlker Acehan

Resim, Heykel, Müzik, Roman, Öykü, Şiir, Sinema, Tiyatro, Opera, Bale, Foto-graf, …gibi alanların herbirinin kendine özgü bir dile ve çeşitli anlatım olanaklarına sahip oldukları konusunda fazla söze gerek yok.

Üzerinde yaşadığımız gezegenin egemeni sapiens (baskın görüş sapiens olsa da, asıl egemenin virüsler olduğu -şu işe bakın ki tam da bu metni kaleme alırken corona virüs salgını baş gösterdi- ya da başka canlı türlerinin esasında insandan daha avantajlı olduğu yolundaki söylemleri de unutmamalı) bütün bu sanat âleminin yaratıcısı olmakla (kimine göre yaratıcısı değil, üreticisidir; ne ki biz “üretim” kavramının zanaat, tarım ve endüstri etkinlikleriyle daha sıkı ilişkili olduğu kanaatindeyiz ve “yaratım” kavramını da ilahi ve/ya Tanrısal, yani teolojik bağlamda kullanmıyoruz) onbinlerce yıl boyu doğal olarak birkaç arpa boyu yol (mecazen) katetmiş ve nitekim o süreçte inşa ettiği şeyleri geliştirmiş, yenilemiş ve/ya değiştirmiş, hatta başkalaştırmıştır.

Artan bir hızla süreç devam etmekte. Tamamını alenen farkedemesek bile her şey mütemadiyen dönüşmekte, evrilmekte. Göstergelere ve yakın-uzak öngörülere bakılırsa, şimdilik birer fantezi gibi dursa bile bunun sonunda sapiens muhtemelen kendisini de dönüştürecek, hatta başkalaştıracaktır.   

Ne paradoks ama!.. İnsan türü, en nihayet kendi sonunu getirecek olan süreci bizatihi kendisi inşa edip yönetiyor.

Her sanat kulvarı, diğer sanat kulvarlarının ve hayatın diğer alanlarının birikimlerinden, dolaylı yahut direkt hem teknik anlamda, hem fikren, hem de onların sağladığı başka olanaklardan ister istemez yararlanır.

Yaşadığımız dönem çeşitli sanat alanları arasında kısmen iç içe olmak gibi bir vaziyetin ortaya çıktığı (disiplinlerarasılık), bunun kaçınılmaz olduğu, hatta giderek daha fazla birarada olunacağı, ilerleyen zamanda ise farklı kulvarlar arasındaki sınırların bütünüyle ortadan kalkacağı (bu günden işaretleri var) öngörülse, biz de öyle düşünüyor ve öngörüyor olsak da, bu günün çıkmazlarını farketmeye, anlamaya, kavramaya, çözmeye gereksinimimiz var.

Hibrit olgusu söze konu edildiğinde ilk akla gelen şey makine-otomasyon teknolojileri olmakla birlikte, hayatın başka alanlarına bakıldığında da aynı durumun varlığı tespit edilebilir. Sosyolojik bağlamda da bundan söz edilebilir, sanatta için de aynı şey söz konusudur. Kültürel olarak da durum böyledir. Yerel kültür ürünleri birer pazar ‘meta’sı olarak her yerdedir, fakat bundan böyle müzelerde muhafaza edilmekten veya koleksiyon nesnesi olmaktan öte değer ve anlam ifade etmeyecekleri bir konumda olmaları sağlanmıştır. Amerika, Kanada, Avustralya gibi çeşitli etnik kimliklerin birarada bulunduğu ve/ya harmanlandığı hibrit sosyo-kültürel yapının dünya geneline yayılması süreci yaşıyor gibiyiz.

Göçler

İç Savaşlar, Devrimler-Karşı Devrimler ve diğer sosyal dalgalanmalar nedeniyle yerküreye yayılan kaçışlar ve sürgünlerin ardından yarım asırdan fazla zamandır Avrupa’ya ve Amerika’ya başka coğrafyalardan yönelen işçi göçü ve beyin göçü devam ederken, Soğuk Savaş sürecinin sona ermesiyle birlikte (1990’lar) buna yeni bir göç dalgası daha eklendi; Doğu Bloku’ndan kapitalist dünyaya (Batı’ya) doğru yoğun bir insan akışı oldu. Yakın geçmişte çevre ülkelerde meydana gelen ve bitmek bilmeyen iç çalkantılar ve bu günlerde bütün şiddetiyle devam eden iç savaşlar nedeniyle yeni göç dalgaları aralıksız sürüyor.

Anlaşılan o ki, hibritleşme olgusu sosyolojik bakımdan ileri bir safhaya doğru yol alıyor.

Fotograf: Canan Atatekin Şumnu

Bunları söyledikten sonra temas etmeden geçmek olmazdı; tarihin geçmiş dönemlerinde de büyük göç hareketleri oldu tabii ki.

Roma İmparatorluğunun ulaşabildiği her yeri işgal edip kontrolü altına alması sonucu meydana gelen göç, Savaşçı Vikinglerin başka yerleri işgal etmelerinden sonra doğal olarak gerçekleşen göç, yine savaşçı Moğol hakanlarının yaşadığımız topraklar da dahil neredeyse bütün Asya topraklarını işgal etmeleri nedeniyle kendiliğinden ortaya çıkan göç, Büyük İskender’in Hindistan dahil denebilir ki dünyanın o zamanlar bilinen yarısını işgali sırasında oluşan göç, Hun İmparatoru Attila’nın ve Hannibal liderliğinde Kartacalıların Roma kapılarına dayandıkları dönem meydana gelen göç, Kelt Savaşçıların ve diğer savaşçı kavimlerin başka ordulara profesyonel birlikler olarak katılmaları sonucu başka coğrafyalara gidişleri ve yerleşmeleri, Pers akınları sırasında meydana gelen göç, İspanya’ya geçip Endülüs’ü kuran Arapların göçü, Orta Asya’dan Anadolu’ya gelen Türklerin göçü, Beyaz Avrupalının Amerika kıtasını, Avustralya, Yeni Zelanda’yı ve başka yerleri işgali nedeniyle meydana gelen göç, …vs vs.

Belirsizlik veya güvenlik endişesi

Saldırı, savaş, işgal vb durumlarda ortaya çıkan belirsizlik veya güvenlik endişesi nedeniyle insanlar göçe (yer değiştirmeye) zorlandığı gibi, yeni gelenlerin geldikleri yere yerleşmeleri de aynı zamanda bir göçtür.    

Sadece savaşlar değil, yakın-uzak geçmiş zamanlarda meydana gelen salgın hastalıklar da köy, kasaba, kent, hatta bazen ülke düzeyinde göçe zorladı insanları. Veba, kolera, çiçek, tüberküloz gibi bulaşıcı ve/ya salgın hastalıklarda ölenlerin sayısı savaşlarda ölenlerden daha az değildi. Dolayısıyla, en az savaşlar kadar salgınların şiddeti ve oluşturduğu tehditkâr ortam da göç için önemli bir nedendi.

Salgınlar hastalıklar gibi, deprem vb doğal afetler de göçe yol açar.

Göç olgusu için, daha konforlu bir yaşam arzusu da dahil olmak üzere pek çok neden sayılabilir.             

Tarih boyu savaş, salgın, deprem vb doğal afetler, işgal, kuraklık, ticaret, inanç gibi nedenlerle sürekli göç hareketleri gerçekleşti.

Ancak bahsettiğimiz büyük göçlerin önemli bir kısmı ulus fikrinin ortaya çıktığı ve uluslaşma sürecinin hayata geçirildiği dönem öncesine rastlar. O zamanlar da göçler nedeniyle çok ciddi bir melezleşme yaşanmış olmasına karşın, yaşanan olaya ve/ya olguya bakış açısı modern dönemdeki gibi değildi. Uluslaşma süreci öncesi insan toplulukları etnik kimlikleri üzerinden değerlendirilmedikleri veya yorumlanmadıkları için, melezleşme fikri üzerinden söylemler de doğal olarak belirmedi. Ulus toplum olma süreci içe kapanma, etnik kimliği koruyup geliştirme vb eğilimlere yol açtı.

Dünyanın geleceğine tahakküm etmek arzusunda olan egemen güçler düne kadar ulus olgusunu her şeyden önde tutmuş olsalar da, anlaşılan o ki sonraki evrede (yaşadığımız zaman) çıkarlarını bu olgunun çözülmesi üzerine kurdukları için yaklaşımlarını değiştirdiler. Egemen güç, eskisiyle taban tabana zıt yeni bir stratejik yaklaşım geliştirmişken, etnik kimliklerini korumaya çalışan ulus bilincini pekiştirmiş yahut ulus devlet paradigmasını egemen kılmış toplumlar ise tabiatı gereği savunmaya geçer, daha fazla içe kapanma eğilimi gösterir, kendini tahkim edip güçlendirirler. Yeni dönemin belki en temel çelişkisi veya çatışma konusu budur.

Öte yandan, “üstün ırk” söylemi üzerinden utanç verici politikalar geliştiren Nazi zihniyetinin insanlığa yaşattığı korkunç acılar belleklerde yerini hâlâ korurken, dünya egemenliği kurma arzusunda olan gücün, küresel ölçekte insanı tektipleştirmeye ve kendi kontrolü altına almaya yönelik yeni önermesi (stratejisi) ne yazık ki yeterince farkedilemiyor.

Muazzam bir sis, muğlaklık, belirsizlik söz konusu.         

Fotograf: Ebru Tekerek Ertuğ

Hayatın akışı içerisinde (özellikle de akış hızı bu denli yüksek iken) pek çok şeye dikkatli bakamıyor, süzemiyor, üzerinde yeterinde düşünemiyoruz. Son yıllarda aralıksız devam eden göç ve benzeri süreklilik arzeden bütün olaylar ilk dönem üzüntüye ve infiale yol açsa da, belli bir zaman sonra rutin bir mesele gibi algılanır hale gelmeleri neredeyse kaçınılmaz olur. Sıradanlaşmaya, dolayısıyla kayıtsızlığa yol açan bu vaziyet olmasa, hayatın bütün alanlarındaki melezleşme süreci belirgin şekilde görülür aslında.

Melezleşme olgusundan söz ederken, esasında bir durumu analiz etmekten öte bir şey yapmadığımızı da belirtmek isteriz. Melezleşmenin iyi veya kötü bir şey olduğu yolunda herhangi bir yorum katiyen yapmıyoruz. Meselenin iyilik-kötülük boyutu bambaşka bir tartışmanın konusu olabilir, ancak bu metnin içeriğiyle örtüşmez. Burada yaptığımız şey sadece bir tespitten ibarettir. 

İtirazlara rağmen farklı türlerin ve/ya alt türlerin (çeşitli bitki ve hayvan cinslerinin) doğal olmayan yollardan eşleştirilmesi ve yeni melez türlerin elde edilmesi de bu bağlamda son derece önemli bir problemdir.

Hangi alana bakarsak bakalım benzer bir durumla karşılaşırız. Zamana yayılan bir hal olduğu için belki de tanık olduğumuz olay ve olguları duyularımızın ve zihnimizin ince eleğinden geçiremiyoruz.

Bedensel Aktiviteler..

Örneğin, yeni dönemin spor etkinliklerine (“bedensel aktivite” diyelim) göz atalım. Henüz ulusal ve/ya uluslararası ölçekte kurumlaşmamış, kuralları tam anlamıyla oluşturulmamış (duruma göre sürekli revize edilebiliyorlar) yeni enteresan etkinlikler öne çıkıyor. Ekstrem sporlar olarak adlandırılan türlü aktiviteler var (ki bazılarında hayati tehlike çok yüksek). Bu çok riskli kulvara dahil olmasalar da, zihnin ve bedenin sınırları sonuna kadar zorlanarak yapılan, medyadan saatlerce, günlerce (hatta aylarca) naklen verilen ve izlenme rekorları kıran çeşitli bedensel aktivitelerin hemen hepsi hibrit/melez yapıdadır.

Bitişe giden mesafenin toplamı kimi zaman 200 km’yi aşan mega maratonları, ‘parkur’ diye tanımlanan çeşitli yarışmaları, dünyanın en güçlü adamı, Ninja… Spartan gibi isimlerle anılan çok çeşitli aktiviteleri hatırlayın. Kurumsal alt yapıları tamamlanmış ve modern zamanın normları doğrultusunda kesin kurallara bağlanmış, sistemli şekilde yürütülen spor aktivitelerinin neredeyse hepsinden (ne kadar lazımsa) birer parça taşıyan, fakat duruma göre değiştirilip yenilenebilen kendi geçici kuralları çerçevesinde yürütülen böylesi bedensel aktivitelere spor düzleminde hibrit demekten başka ne söylenebilir, bilemiyoruz.

Branşlar

Muhtemelen başlangıcı (bu itibarla esin kaynağı), sistemli şekilde yürütülen, olimpik kapsama da alınmış olan ve kökü Antik Yunan kültürüne dayanan pentatlon-heptatlon branşlarıdır. Çeşitli toplumsal kesimlerin bedensel aktivitelere ilgi gösteren bireylerinin en kalabalık olanlarının alışageldiğimiz spor dallarından çok daha fazla, seyirlik dozu yarışmacı bireylerin psikolojik vaziyetiyle artırılmış olan bu yeni bedensel aktivitelere dikkat kesildikleri söylenebilir. Bunu test etmek zor değil. Sokakta karşılaştığınız insanlara veya herhangi bir okulda öğrencilere, aktif spor hayatı devam eden Rıza Kayaalp’in kim olduğunu (9 kez Avrupa şampiyonu, 4 kez dünya şampiyonu olan güreşçimiz) veya “Asrın Güreşçisi” unvanı verilen güreşçimizin kim olduğunu (Hamza Yerlikaya) sorun, bir de geleneksel anlamıyla düşünüldüğünde ne tam spor olan, ne de spor olmayan ve türlü isimlerle televizyonlarda yayınlanan aktivitelerde öne çıkan (isim vermek uygun olmayabilir) bir ismi sorun, bakalım hangisini bilecekler.

Başka bir evreye doğru

Sporda da başka bir evreye doğru yol alındığının işaretleri, sözünü ettiğimiz, ancak henüz tereddüt göstermeden ‘spor’ olduğunu söyleyemediğimiz, bireye dair sınırları sonuna kadar zorlamaya yönelik bir tavırla şekillendirilen bedensel aktivitelerdir. Bu türden yeni aktiviteleri benimseyen yığınlar olmakla birlikte, sıcak bakmayanlar da var. Fakat kurumsal alt yapıları ve kuralları oluşturulmuş, olimpiyat oyunlarına girmiş boks vb sporlar dallarına da pek sıcak bakmayanlar vardı. Öte yandan, hayli popüler olan yeni aktiviteler şimdilik nispeten yumuşak görünseler de, izleyici kitlenin azlığı-çokluğu meselesinden dolayı, gelecek onyıllarda aynen Antik Yunan’da olduğu gibi çok sert ve acımasız etkinlikler haline gelmeleri olasılığı akla gelmiyor değil.

Tabii ki bu kaygı karamsar yaklaşım için söz konusudur. İyimser yaklaşım ise, gelecek zamanlarda insanların birbirlerini alt etmek gibi anlamsız hezeyanlardan kurtulup böyle oyunları, yarışmaları sanal ve gerçek robotik yapılarla hayata geçirip, ihtiyaçları olan duygusal tatmini oradan sağlayabilecekleri olasılığıdır. Sanal oyunlar (vurdulu kırdılı yarışmalar) günümüzde de yaygın şekilde var zaten.

Değişim-dönüşüm bunlarla da sınırlı değil. Yaşadığımız zamanda dil de (lisan) ciddi ölçüde değişikliğe uğruyor. Kelimeler kısaltılarak, çeşitli simgeler-şekiller kullanılarak iletişimin kurulduğu bir safhadayız. Üstelik hepimiz bu yeni duruma uyum gösterdik. Diğer yandan prestij sağladığı yanılsamasıyla her cümleye mümkün olduğunca bir İngilizce kelime sıkıştırma ihtiyacı duyuluyor. Dile eskisi gibi titizlik gösterilmediği malûm. Dünyanın başka yerlerinde durum çok mu farklı? Hayır. Görüldüğü üzere dilde de hibrit/melez olma eğilimi var. Ancak dildeki melezleşme süreci kelime zenginliğine değil, kelime azaltılmasına götüren bir süreçmiş gibi görünüyor. Oysa kelime sayısının çokluğu, bu itibarla bireyin kelime hazinesinin zenginliği, derinlemesine düşünme eylemine ve dolayısıyla fikir zenginliğine yol açan en temel şeydir, olmazsa olmazdır. Kelime sayısının azaltılması, az olanın da budanması, sonraki kuşakların düşünme yetisinin elinden alınması anlamına gelmez mi?

Giyim Kuşam..

Giyim-kuşamda da durum aynı. Öğrenci üniformasız, memur takım elbise ve kravatsız düşünülemezdi. Hele de saç sakal birbirine karışmış halde hiç düşünülemezdi. Şimdi artık saç sakal serbest ve okula, çarşıya, gezmelere eşofmanla, yırtık kotla, kısacası resmiyetten uzak giysilerle ya da bunun tam tersi yaklaşım gösterse de yakın geçmiş zamanla (modernin normlarıyla) kıyaslandığında oldukça serbest, rahat kıyafetlerle gidiliyor.

Standart hazır yiyecek menülerinin hayata egemen olduğu yeni koşullarda artık maaile sofrada ve çatal sol elde, bıçak sağ elde alışılagelen yemek âdâbına uymak vs neredeyse tarihe karışıyor.

Günde 8 saat mesai ve sabah 08.30-akşam saat 17.30 arası iş yerinde bulunma zorunluluğu da artık eskisi kadar önem arz etmiyor. Evde veya başka bir mekânda bilgisayar başında işler yürütülebiliyor.

Post-postmodern sürecin bitiminde erişilecek yeni bir çağın yeni bireyine ilişkin ipuçları bu gün tanık olduğumuz her şeyde belli ölçülerde var.

Her ne kadar bazı öngörüler akla uygun görünse de, neyin nereye doğru evrileceği konusunda sağlam bir öngörüde bulunmak hakikaten zor. Henüz “Yapay Zekâ” evresindeyiz. Bu aşamanın başlangıcında “Gözetim Toplumu” olgusu dillendiriliyordu, fakat şimdi artık “Denetim Toplumu” olgusundan söz ediliyor. Henüz denetim toplumu olgusunun ilk döneminde olduğumuz varsayılsa da, tam anlamıyla bir denetim toplumu yaratılması (hem de hızlı bir şekilde) isteminin pek çok emaresi şimdiden var. Yapay Zekâ evresinde durum böyle iken, “Süper Zekâ” evresine geçildiğinde vaziyetin ne olacağını kestirebilmek hiç kolay değil. Hadi onu da kısmen öngörmek mümkün olsun, “Hiper Zekâ” evresine varıldığında ne olacaktır? Entelektüel çevre şimdiye dek Süper Zekâ meselesine epeyce eğildi. Ancak kendini geliştiren, dönüştüren sistemler hayata geçirildiğinde Süper Zekâ ile sınırla kalmaz ve onu da aşan bir Hiper Zekâ evresi ortaya çıkar hiç kuşkusuz.

Fotograf: Gülensu Başer

Entelektüel bir uğraş olan sanat

Özünde entelektüel bir uğraş olan sanat, kendini yaşamdan, olay ve olgulardan izole edemez, aksine fikren ve ortaya koyduğu yapıtla tam da bunun göbeğinde yer alır. Foto-graf entelejansiyası da, diğer kulvarların düşünenleri gibi böyle şeylere kafa yorar. Tarihin akışını, insanlık hallerini ve toplumsal halleri yorumlar, kendine has bir üslup ve birikimleri ölçüsündeki derinlikle yeniden üretir. Örneğin, yakın veya uzak gelecekte Üçüncü Dünya Savaşı olasılığını ve olduğu takdirde yaşanabilecek insanlık acılarını, büyük trajediyi şimdiden zihninde şekillendirip yapıtına aktarır. Nitekim bazı sanat alanları (özellikle de sinema, edebiyat) bunu belli ölçülerde yapıyor. Bu bir uyarı mesajı yahut ön alma çabası olarak da düşünülebilir.

Nükleer silahların dehşet verici boyuta eriştiği bir zamanda bu denli büyük bir felaketi hiç kimsenin göze alamayacağını düşünenler (iyimserler) vardır kuşkusuz. Haklı olmalarını diliyoruz. Ancak, Birinci Dünya Savaşı da öngörülemiyordu. Bu büyük savaş sırasında onca ıstırap çekildikten sonra bir başka savaşın yaşanacağına hiç kimse (özellikle de iyimserler) zerrece ihtimal vermiyordu. Fakat üzerinden fazla zaman geçmemişti ki, İkinci Dünya Savaşı yaşandı.

Umarız yeni bir dünya savaşı olmaz ve yeryüzü hiçbir zaman nükleer savaş görmez. Dileriz şu anda yaşanan konvansiyonel lokal savaşlar da kısa sürede sona erer ve insanlık ailesi bir daha asla savaş yaşamaz. Bu dileğe milyonca, milyarca insanın katılacağına şüphe yok.

İlk gençlik yıllarında amatör olarak uzun süre resim ve karikatür yaptı, edebiyat dünyasına yakın durdu. Üniversite sonrası amatör olarak Halk Müziği ve Kültürü konusuna eğildi. 90’lı yılların başlarında amatör olarak fotografa başladı.
Resmi ve Özel Kurum ve Kuruluşlarda Temel Fotoğraf Eğitimi Seminerleri ve İleri Düzey Fotograf Seminerleri verdi, Atölyeler gerçekleştirdi. Basılı ve sanal ortamda Felsefe, Yazın ve Fotograf dergilerinde fotografa ve sinemaya dair yazıları yayınlandı.
Sinemaya, edebiyata, müziğe, fotografa ilişkin okumalarını sürdürmekte, çeşitli metinler kaleme almakta, denemeler ve/ya eleştirel denemelerle yazı serüveni devam etmektedir.
Ulusal ve uluslararası fotograf yarışmalarında jüri üyesi oldu, çeşitli platformlarda gösteriler ve söyleşiler gerçekleştirdi, panelist oldu, çalıştaylarda bildiri sundu.
Fotografın farklı kulvarlarındaki usta fotografçılarla bir dizi söyleşi/röportaj gerçekleştirmek suretiyle onların yaşam öykülerini, fotograf serüvenlerini, duygu ve düşünce dünyalarını kitaplaştırıp sonraki kuşaklara aktarmaya çalıştı.
Kitapları:
“Fotograf Sanatı Üzerine” 4 cilt.
“Fotoğraf Ustaları” 10 cilt
“Işıkla Resmedenler” 16 cilt
“Handan Tunç ile Sanat (Özelde Fotograf) Üzerine Söyleşi
“Kan Çiçekleri” (Ressam Hikmet Çetinkaya’nın otobiyografisi)
“Sicim” (Ressam Ahmet Yeşil’in biyografisi)
“Bir Lisan-ı Münasip Foto-Graf”
“Dikensiz Kirpi” (Eleştirel Deneme)
“Köhne Bahar” (Roman)
“Demir Çıra” (Öykü)
“Kırık Köşe Taşları” (Öykü)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf