Bogdan Muresanu ve Dumitru Grosei ile Film Üretimi Üzerine
Bu yıl festivalde Romanya’dan The Magician- Sihirbaz animasyon filmiyle Bogdan Muresanu ve Moldova’dan The Book – Kitap filmiyle Dumitru Grosei konuklarımız oldular. Bu iki ülke insanları aynı dili konuşsalar da aralarındaki Prut nehri coğrafi sınırı belirliyor. Moldova, Sovyetler Birliği zamanında var olan on beş cumhuriyetten biri ve politik olarak Romanya devletinden ayrı yönetilmekteydi. Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra (1992) bağımsız bir cumhuriyet oldu. Moldova Cumhuriyeti’nin sınır komşuları Romanya ve Ukrayna. Başkenti ise Kişinev. Romanya, 1965-1989 yılları arasında Nikolay Çavuşesku tarafından yönetildi. 2007 yılından beri Avrupa Birliği üyesi. Başkenti Bükreş. Moldova, Ukrayna, Bulgaristan, Sırbistan, Macaristan ile çevrili.
Bogdan Muresanu, 2018 yılında, Nikolay Çavuşesku yönetiminin devrilmesiyle ilgili politik ayaklanmanın arşiv görüntülerini de içeren kurmaca bir kısa film yaptı. Christmas Gift – Noel Hediyesi isimli bu filmiyle 19.İzmir Kısa Film Festivali’nde uluslararası kurmaca dalında en iyi film ödülünü almıştı. Sonraki yıllarda Bogdan Muresanu, İzmir’de jüri üyeliği de yaptı. Film, 2018 Yılında İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’nde de gösterildi. Bogdan Muresanu, İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’ne Spid isimli kısa filmiyle de katıldı. İlk uzun metrajlı filmi kurgusuna, Noel Hediyesi’ni de kattığı Gelmeyen Yeni Yıl. Bogdan Muresanu’nun bir de Bükreş’in merkezinde konumlanan annesinin evinin yıkılmasıyla ilgili bir filmi var; Negruzzi 14. Ev yıkılmadan bir gece önce sanatçılar, eserlerini sadece o gece için orada sergiliyorlar. Örneğin mumdan yapılmış, eriyince yok olan avize gibi. Bogdan Muresanu ile 2018 yılında İstanbul Uluslararası Kısa Film Festivali’nde tanıştığımda bu filmini de izlemiştim. Aynı dönemde benim de İstanbul’da ailemin 1950’lerde yapılmış bahçe içindeki evi kentsel dönüşüm nedeniyle yıkılıyordu. Sinema bir kez daha evrensel diliyle izleyicisiyle yönetmeni buluşturmuştu. Bogdan Muresanu kendini yazar, yönetmen ve bazen de yapımcı olarak tanımlıyor, zira ilk uzun metrajında yapımcı olarak çalıştı.
Dumitru Grosei ise Bogdan Muresanu gibi ülkemizde tanınan bir sinemacı değil. Türkiye’de ilk defa İFSAK Kısa Film Festivali’ne katıldı. Yirmi yıldan fazladır film endüstrisinde çalışıyor. Bugüne kadar dört tane kısa belgesel, üç tane uzun belgesel ve on tane de kısa kurmaca film yaptı. Filmleriyle Yunanistan’da Drama Kısa Film Festivali, Estonya’da Tallinn Black Nights, Fransa’da Primere Plan gibi festivallere katıldı. Kurucusu olduğu Moldova Cumhuriyeti Bağımsız Film Yapımcıları Birliği Alternatif Sinemada ve LitFilm sinematografik drama laboratuvarında çalışıyor. Alternatif Sinema, amacı sinematografiyi ve bununla bağlantılı tüm görsel sanatları (animasyon, video sanatı, fotoğrafçılık, resim, tiyatro, el sanatları vb.) desteklemek olan, kâr amacı gütmeyen, sendika tipi bir kültür derneği. Temel sinematografik meslekler (yönetmenlik, görüntü, kurgu, ses, sahne tasarımı, senaryo yazarlığı, oyunculuk, yapımcılık ve film eleştirisi) etrafında organize edilmiş Alternatif Sinema Laboratuvarı, çeşitli faaliyetler düzenlemekte. Bunlar, ustalık sınıfları, atölyeler, sinematografik etkinlikler, yaz okulları; bunların nihai ve uzun vadeli hedefi ise Uluslararası Film Okulu’nun kurulması, ayrıca bir de bir Sinematek Salonu ve Uluslararası Bağımsız Film Festivali’nin kurulması üzerinde de çalışıyorlar. Kendi prodüksiyonları olan, bağımsız ve deneysel filmlere destek ve bunların ulusal ve uluslararası pazarda dağıtımıyla da ilgileniyorlar. Bir de Romanya Film Günleri düzenliyorlar. Ekim ayında düzenledikleri bu etkinlikte Kişinev ve Besarabya’da izleyicilere hem güncel Romen filmlerini hem de Romen film tarihinden retrospektifleri sunuyorlar.
32.İFSAK Kısa Film Festivali’nde yönetmen Yakup Tekintangaç’ın moderatörlüğünde bir söyleşi gerçekleşti. Yakup Tekintangaç’ın Morî isimli kısa filmi hem Türkiye’de hem de dünyada, Oberhausen de dahil birçok festivalde gösterildi. 2025 yılında ise İFSAK Kısa Film Yarışması’nda kurmaca dalı birincisi oldu. Yakup, şimdilerde ilk uzun metrajı için çalışıyor. Gelin şimdi hep birlikte söyleşide neler konuşulmuş, onlara bakalım.
Yakup Tekintangaç: Dünya sinemasında Romanya Sineması’nın son otuz yılda çok güzel projeler, çok iyi işler çıkardığını biliyorum ve bunun sıkı takipçisiyim. Sinemaya Cristi Puiu’nun Bay Lazarescu’nun Ölümü (2005), Sieranevada (2016), Christian Mungiu’nun 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün (2007), Radu Jude’nin Kaçık Porno (2021) gibi harika filmler armağan eden bir sinemadan bahsedeceğiz. Ve bu moderasyona hazırlanırken, bugün konuğumuz olan iki değerli yönetmenin filmlerini izleme şansı buldum. Onları burada ağırlamaktan ve onlarla sinemayı konuşmaktan onur ve gurur duyuyorum. Kısa filmlerle başlamak istiyorum. Sizin için kısa film nedir? Bir fikrin kısa mı, uzun mu olduğunu neye göre değerlendirirsiniz?
Bogdan Muresanu: Benim için kısa film muhteşem bir tür. Kısa filmden sonra uzun film yapıp tekrar kısaya dönmek başkaları tarafından yapılmayabilir ama benim için hiç öyle değil çünkü kısa filmler özgürlük veriyor. Özgürlüğü bu şekilde kullanmayı seviyorum. Uzun filmler iki üç sene sürebilir. Yazar olarak, senaryo yazarı olarak, şöyle söyleyebilirim; yazıyorsun, siliyorsun, tekrar yazıyorsun, sonra bütçe bulmak gerekiyor. Uzun bir film yaptığın zaman sanki şimdiki zamanın arkasından geliyorsun, biraz geç geliyorsun. Sinemanın gerçekliğin aynası olduğunu düşünürsek ve gerçek ise sürekli değişkendir. Örneğin festivale katıldığım animasyon filmimi yapmak altı sene sürdü.

Dumitru Grosei: Kısa ve uzun arasında hiç fark yok. Kısa filmler, önceden düşünülmüş filmler değildir. Birden bir fikir doğuyor ve hemen filme dönüştürüyorum. İstisnalar da var , önceden düşündüğüm filmler de var ama genelde fikir aklıma geliyor ve hemen işe koyuluyorum. Festivalde izlediğiniz The Book -Kitap kısa filmi önceden düşünmediğim bir konu. Önceden düşündüğüm filmler festivallerde başarılı olmadı. Aniden doğan fikirlerle yaptığım filmlerle başarılı oldum. Kitaplar filmi 35mm çekildi. Bunu çekmek daha zor, daha pahalı bir malzemeden yapılır. Bu yüzden çekerken çok dikkatli olmak gerekir. Ben çok titizim. Genelde iki kez çekmem. Burada size bir şey söyleyeyim, örneğin Christian Mingui, kendisi benim iş arkadaşım, otuz kez aynı sahneyi çekiyor ve sonra dönüp ilkini kullanıyor. Kısa film, uzun filme göre daha karmaşıktır. Zaman olarak daha kısa olabilir ama içerdiği mecazi anlamlardan dolayı sizi daha derinden etkileyebilir. Bana göre kısa filmler şiire daha yakındır. Hangi şiir derseniz, haiku derim.

Yakup Tekintangaç: Filmlerinize baktığımızda, animasyon var, deneysel var, kurmaca var, belgesel var. Bu çeşitliliğin sebebi nedir? Nasıl karar veriyorsunuz?
Dumitru Grosei: Fikir formatı oluşturuyor. Aklına gelen o fikir, belgesel mi, kurmaca mı, animasyon mu, ne olacağını hissettiriyor. Ben kendimi sinemada özgür görüyorum ama kurallar da var. Fikrimi ifade etmem için genel kültür, müzik, edebiyat, sinema fikrine sahip olmak gerekiyor. Bana göre bir yönetmen kesinlikle ama kesinlikle fotoğrafçı olmalı. Ondan sonra oyuncularla iş yapmak geliyor. Benim filmlerim genelde anlık ilhamla oluyor. Dante Kafe (3dk 17 sn) adlı bir filmim var. Onun doğuşunu anlatmak istiyorum. Bir gün Bükreş’te çok sıcak bir günde yolda yürüyordum. Bana doğru gelen uzun saçlı, uzun sakallı, siyahlar içinde bir adam gördüm. Arkasında bir kadın ve bir çocuk duruyordu. Sokağın diğer tarafında da uzaklaşan bir adam daha vardı. Sol tarafta da kadın ve çocuğun karşısında Dante Kafe yazısı vardı ama kafe kapalıydı. Bu atmosfer bana çok ilginç geldi. İlk önce fotoğraf çekmek istedim. Sonra ben onu telefonla videoya çektim. İki sene sonra, bir gün, bir gölün kenarında otururken, bu sefer cennetlik bir atmosfer gördüm. Masmavi gökyüzünün altında rüzgarın etkisiyle sallanan ağaçlar. Onu çektim. Bundan da üç sene sonra, bir gün, ofiste oturuyordum. Bu iki çekimi birbirine bağlayıp, film yapmak istedim. Dante Kafe filmi böyle doğdu.


Yakup Tekintangaç: Bu film bana başka bir filmi hatırlattı. Kiyarüstemi’nin Arkadaşımın Evi Nerede’de, yaşlı bir adam geliyor, küçük çocuk da gidiyor. Gelme ve gitme üzerine, doğum ve ölüm üzerine, ilginç bir kolajdı. Dumitru’nun filmini izlerken onu anımsadım, doğum ve ölüm üzerine çok şiirsel bir yaklaşım.
Dumitru Grosei: İki tane örnek vereceğim. Uzun film ve aynı zamanda belgesel olan bir film çekmek istedim. 2.Dünya Savaşı’nda vefat eden dedesinin mezarını bulmak için Moldova’ya gelen bir Alman’ın hikâyesi. Bir oyuncu vardı, onun filmde taksici olarak olmasını istedim. Bu belgeselde Alman’ın onun oyuncu olduğunu anlamaması gerekiyordu. Taksici olan oyuncu araba kullanmayı bilmiyordu. Takside kameraman, sesçi de vardı. Az kalsın kaza yapıyorduk. Ben taksiyi kullanmaya başladım. Bunları çekerken konuşmalar çok ilginçti. Sonra ben kurmaca yapmaya karar verdim. Piyasada çok başarılı oldu, festivallere de seçildi. Aynı filmden bir de kısa film yaptım. Aslında belgesel yapmak için başladım ama üç film çıktı ortaya. Benim aklım böyle çalışıyor.
Yakup Tekintangaç: Neden bu çeşitlilik?
Bogdan Muresanu: Ben aslında tam olarak belgesel yapmadım. Negruzzi 14 çağdaş sanat müzesinde gösterilmiş bir filmdir. Belgesel de diyebiliriz. Konuyu söyleyeyim. Seyirciler karar verebilir. Sıfır parayla yapılmış bir film. Bükreş’in merkezinde bulunan bir evi yıkmak istiyorlardı. Arkadaşlarımla beraber bu evin durumuna üzülüyorduk. Annemin eski eviydi. Bir arkadaşım yıkılmadan bir gece önce evin içinde bir şey yapalım dedi. O gece o evde biz Bükreş’in en önemli kültürel etkinliklerinden birini gerçekleştirdik. Üç yüz dört yüz kişi geldi. Ben de çekmeye başladım ve Negruzzi 14 böyle oluştu. Belgesel de diyebiliriz ama ben belgesel çekmeyi bilmiyorum, çekmeyi değil de yazmayı bilemiyorum.
Yakup Tekintangaç: Örneğin benim kafam kurmacaya çalışıyor? Bu çeşitlilik için kendi tarzını bulmak için arayış diyebilir miyiz?
Bogdan Muresanu: Bu kadar sene sonra tarzımı bulmaya çalışmak diye düşünmüyorum. Ben aslında edebiyatçıyım, senaryo yazarıyım ve film yapan biriyim. Şu ana kadar yaptıklarıma bakarsam her şeyin ortak bir noktası olduğunu düşünüyorum.
Yakup Tekintangaç: Birçok arkadaşımız başarılı bir kısa filmini uzuna çevirirken, onu alıp, geliştirerek, yeniden kurarak bir uzun çekiyor. Bogdan’ın yaptığı ve benim ilk defa gördüğüm, kısa filmini -Noel Hediyesi- hiç bozmadan, bunu şöyle düşündüm, güzel bir pastayı altı parçaya bölüp, o kısa filmi de o parçalardan biri gibi, olduğu gibi kullanmış.
Bogdan Muresanu: Hemen hemen aynı, biraz kısaltılmış hali. Uzun filmdeki bütün hikâyeler aslında kafamda vardı. Filmin ilk yarısı ya da bölümü, senaryo olarak yıkmayla ilgili. Onu ayrı düşünmüştüm, kendi kendine olan bir senaryoydu. Değişik nedenlerden dolayı onu çekmeyi erteledim. Sonra Christmas Gift- Noel Hediyesi oluştu. Kısa filmi çekmeye başladığımda hissettim ki, bu aslında büyük bir filmin parçası olabilir. Hatta başka bölümleri de vardı. Bütçeden dolayı onları çekmedim. Çok başarılı oldu. Oscar’daki kısa listeye girdi. Onun başarısı beni çok şaşırttı. Çünkü ben onu bir fragman olarak düşünmüştüm. O kadar şaşırdım ki, projeyi bırakmak istedim. Aynı seviyede, o kadar uzun bir film de çekebilir miyim diye kendime sordum. Hem estetik hem etikle ilgili bir sorunum oldu. O kadar başarıya ulaşan bir kısa filmle, bir senaryoyla, daha büyük bir toplulukla ne yapabilirim diye düşündüm. İki seçenek vardı. Yeniden çekmek. Hanecke’nin Funny Games’ini düşünün. Daha büyük bir bütçeyle, daha ünlü isimlerle aynısını çekmeyi denedi. O kadar başarılı olmadı. Ya da kendi içerisinde onu olduğu gibi korumak, olduğu gibi entegre etmek ama bir anlamla. Bir film oldu ki, bu beni çok rahatlattı. Anladım ki, bu film benim için bir arşivdi. Ben Ben artık başkaydım. Bütün filmlerde ben arşivle oynuyorum. Arşivlerin, Çavuşesku’dan sonra da otuz senesi var, benim arşivde üç senesi var. Otuz senelik arşivleri üç seneliklerle karıştırdım ve çok rahatladım. Burada, festivalde yer alan filmim The Magician-Sihirbaz’da, o animasyon, onda da göreceksiniz, 1910 yılında yapılmış bir limanı yeniden canlandırdım.


Yakup Tekintangaç: Senaryoyla ilgili bir şey sormak istiyorum. Böyle altı parçalı bir projeye asla girişemem. Çünkü parçaları bölsek, neredeyse altı artı film çıkıyor. İlk uzunda bunu nasıl yazdın?
Bogdan Muresanu: Kendimi yönetmen olarak değil, daha çok senaryo yazarı olarak kabul ediyorum. İki sene boyunca, elimden gelen her şeyi yapmak zorundaydım. Umarım yapmışımdır. Altı ay boyunca hiçbir şey yapamadım. Kaba kurgu 3 saat 40 dk sürdü. Her bir hikâye uzun metraj film olabilirdi. Sondan başlayarak yazmaya başladığımda her şey kafamda oturmaya başladı. Çünkü sonunu biliyordum.
Yakup Tekintangaç: Altı hikâyenin birbirine geçirgenliği çok uyum içinde ve lineer olarak ilerliyor. Montaj mı daha zordu, yazmak mı?
Bogdan Muresanu: Her şey çok zor oldu. Senaryo yazarı olarak, tek başınasın ama montajda yanında biri, bir arkadaşın var. Objektif bir bakışa ihtiyacım olduğunu hissettiğimde başka biriyle çalıştım. Montaj altı ay sürdü. Hiçbir şeyi kesmek istemedim. Ondan sonra sekiz ay daha sürdü. Akıllı bir şekilde kesinti yapmak için. Montaj yapanların yönetmenlere göre daha çok deneyimleri var. Farklı yönetenlerle çalışıyorlar. Püf noktaları biliyorlar. Bu filmi üç kere izleyeceksin dedi. Üç kere izledikten sonra kesilecek yerleri gördüm.
Yakup Tekintangaç: Baskıcı rejim, örneğin Nazi dönemi filmlerini çok izledik. Hala daha bu tür filmler çekilebiliyor. Benzer şekilde Çavuşesku sonrası filmler Romanya Yeni Dalgası denen bir dönem yarattı. Filmler politik ama ajitasyona kaçmayan, minimalist ve estetik gücü yüksek bir sinema. Bogdan, kendini bu dalganın bir parçası olarak görüyor musun?
Bogdan Muresanu: Evet. Şunu da söylemeliyim ki, Romanya Yeni Dalgası’nın içinde birbirinden farklı çalışan yönetmenler var. Tek bir tarzdan söz edemeyiz.
Yakup Tekintangaç: Dumitru’nun filmleri, Bressonvari, kavramların peşinde koşan filmler gibi hissettirdi. Daha insan üzerine. Sen kendini Romanya Yeni Dalgası’nın bir parçası olarak görüyor musun ?
Dumitru Grosei: Öncelikle şunu söyleyeyim. Romanya ‘daki yönetmenlerin yaşadıklarını biz yaşamadık. Coğrafi olarak Sovyet rejiminin içinde doğdum. Prut nehrinin diğer tarafında hayat farklıydı. Rahat bir dönem yaşadım. Bizim yaşamımız farklıydı. Ben Romen yeni dalgasının bir parçası değilim. Sosyal sorunlar ana temam değil. Ben filmlerimle daha soyut olana doğru gidiyorum, aslında gerçeklikten kaçmak istiyorum. Romanya Yeni Dalgası’nın bir çok yönetmeni üniversite arkadaşlarım. Onlarla aynı dönemde okudum. Çavuşesku döneminin önemli yönetmenleri de bugün Romanya Yeni Dalgası’nın içindeler. Lucian Pintilie, Mircea Daneliuc, Alexandru Tatos. Çavuşesku döneminin önemli yönetmenleridir. Bu yönetmenler Romen yeni dalgasnın öncüleridir. Gerçekçi, belgesele yakın gerçekçi tarzları vardı. Örneğin Danileuc, modern bir yaklaşımla geldi.
Berna Kuleli: Yazımın bu bölümünde, söyleşinin moderatörü Yakup Tekintangaç’a sorularım var. İlk izlediğin Romanya filmi hangisiydi ve neden ilgini çekti?
Yakup Tekintangaç: İlk izlediğim film, Cristi Puiu’nun Bay Lazarescu’nun Ölümü (Moartea domnului Lăzărescu) filmiydi. Bir film ancak bu kadar yalın ve rahatsız edici olabilirdi. Toplumsal gerçekçi yapısı, günümüz bürokratik çarpıklığı olabildiğince minimalist bir dille en yüksek perdeden eleştirmesi, bünyesinde devasa toplumsal eleştiri barındırması ve içindeki yaratıcı mizah, beni direkt içine aldı. İlk izlediğimde, bu filmin sadece bir döneme değil her döneme ait evrensel bir yerden baktığını hissettim. Bu duyguyu daha önce Tokyo Monogatari (Yasujirō Ozu) filminde yaşamıştım. Bu film sayesinde Romen sinemasına ilgim başladı. Romen Yeni Dalgası’nın ilgimi çekme nedeni, “minimalist bir dille devasa toplumsal eleştiriler” yapabilme becerisi. Çok düşük bütçelerle, neredeyse gerçek zamanlı akan bir kurguyla, bürokrasinin ve sistemin insan ruhu üzerindeki hantallığını bu kadar çıplak bir şekilde göstermeleri beni büyülüyor. Bir yönetmen olarak, süssüz ama vuruş gücü yüksek bu “kara mizah” ve “hiper-gerçekçilik” dengesi, kendi sinema dilimi kurarken de bana rehberlik ediyor.
Berna Kuleli: Benim içinse benzer yorumlar Christian Mingui’nin 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün filmi için geçerli. Yanılmıyorsam Romanya’dan izlediğim ilk filmdi. Tıpkı İran sinemasını Cafer Panahi’nin Ayna filmiyle tanıyıp, sonrasında başka birçok İranlı sinemacıyı takip etmem gibi. Minimal bir dille, etkisi uzun süren bir toplumsal eleştiri, yerel olan evrenseldir, kişisel olan politiktir cümlelerinin beyaz perdeye yansıması. Hem de bunu minimal sinema diliyle yapmak. Her iki filmden çıktıktan sonra uzun süre sahneleri düşündüğümü hatırlıyorum. Romanya’dan izlediğim filmlerde dikkatimi çeken başka bir konu da, dar mekanlarda yakın plan çekimler. Bunu da en çok Sieranevada’da hissetmiştim. Bir de aklıma Radu Jude’nin Dünyanın Sonundan Çok da Bir Şey Beklemeyin geliyor. Bu arada hem İran’a hem de Romanya’ya seyahatlerimde sinemanın çok etkisi var. Sinema merak duygumu ateşliyor.
Yakup, Romanya’dan hangi yönetmenleri takip ediyorsun?
Yakup Tekintangaç: Başta bu akımın öncüleri olan Cristi Puiu ve Cristian Mungiu vazgeçilmezlerim. Bunun yanı sıra, Corneliu Porumboiu, Radu Jude ve benim için taze bir keşif olan Bogdan Mureşanu.
Berna Kuleli: Bogdan Muresanu, benim için de çok önemli bir sinemacı. Galiba yazar yanı da beni etkiliyor. Noel Hediyesi’nin hem çok kişisel bir hikâyesi var, hem de çok politik. Hem de Bogdan, hikâyeyi o kadar iyi anlatıyor ki, izleyici olarak ilgin hiç bitmiyor, kendi içinde sorgulamalara girişiyorsun. Filmi kaç kere izlediğimi hatırlamıyorum.
Yakup, sana son sorum, Romen Yeni Dalgası’ndan, izlediklerin arasında en çok ilgini çeken film hangisi ve nedeni?
Yakup Tekintangaç: Yine Bay Lazarescu’nun Ölümü (2005) diyeceğim. Çünkü hakikaten bu filmin bende ayrı bir yeri var. Onun sayesinde yeni bir ülke sineması ile tanıştım ve keşfettim. Daha sonra bu akımın diğer filmlerini (4 Ay, 3 Hafta ve 2 Gün, Çocuk Pozu, Bükreş’in Doğuşu, Sieranevada) izlediğimde o akımın karakteristik özelliklerini en saf haliyle barındıran bir lokomotif olduğunu gördüm.
Bay Lazerescu’nun Ölümü, modern bir “tragedya”nın hastane koridorlarında nasıl sıradanlaştığının resmi. Filmdeki kamera kullanımı, bizi bir gözlemciden ziyade o ambulansın içindeki bir suç ortağına dönüştürüyor. İnsanın değersizleşmesini bir devlet dairesi soğukluğuyla anlatması, senaryo matematiği açısından kusursuz bir örnek. Kendi projelerimde de aradığım o “gerçeklik hissi”nin zirve noktalarından biri bu filmdir.
Bu söyleşinin gerçekleşmesi sırasında Türkçe’ye çevirisini yapan, İstanbul Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi’nden Seila Suliman’a teşekkür ederiz.
Yazıma desteklerinden dolayı, Yakup Tekintangaç’a ve İFSAK Sinema Birimi Koordinatörü Işıl Yaman’a teşekkür ederim.

Bize Ulaşın