İlk İnsan
Şehir yaşamı, vahşi tabiatın bir düzen içinde yeniden inşa edilmesinden başka neydi ki… Belki de sona kadar sürecek, her gecesi kapalı gişe oynayan bir tiyatro oyunu.
İlk Mezopotamya’da bir araya geldi insanlar. Avcılar yoruldu. Toplayıcılık yetmiyordu. Farkında olmadıkları ilkel şartlar onları bir yandan tetikte tutuyor diğer yandan da korkutuyordu. Bu mücadeleyi hayatın bütünü sanıyorlardı. Güvenli bir ortam için sığınağa ihtiyaç vardı. Korkudan kurtulmanın yolu korunmaktı. Bunun için de barınak, önce başını sokacak bir yer lazımdı.
Ambar gerekliydi. Kiler olmalıydı. Hayvanları, bitkileri, tahılı saklayıp korumaları gerekiyordu. Tehlikelerle aralarında güvenliği sağlayacak bir kapı gerekliydi. Etrafa bakmak için pencereye gereksinim vardı. Her acıktığında ava çıkmak ve boş dönme ihtimali insanı bitiriyordu. Günü gelince tarım ve hayvancılığa geçtiler. O günlerde korkuları ve içgüdüleri dışında fazla bir şeyleri yoktu. Ya da biz, bugünden bakışla var olanları böyle tahmin edebiliyorduk.
Evet onlar da insandı. Bugünkü insanların atalarıydılar. Bizim gibi dile getiremedikleri hisleri vardı. Korku ve tedirginlik ruhlarını ele geçirmişti. Tek varlıkları anksiyete idi ama bunun binlerce yıl geçtikten sonra adı konulup tanımlaması yapılacaktı. Duyguları ise muhtemel bugün bizlerin duyduklarıyla aynıydı. En önemlisi hayatta ve ayakta kalmaktı. İşin esası buydu.

Kabileler halinde yaşıyorlardı. Yapılanmalarına göre bakmakla yükümlü oldukları insanlar vardı. Elbette çekirdek topluluk aileydi. Erkekler ava gider, kadınlar onların getirdiklerini pişirirlerdi. Kap kacak lazımdı. İcatlar için sabırsızdılar. Evrendeki her şey, mucitler tarafından bulunmak ve insanlar tarafından kullanılmak üzere sıralarını bekliyorlardı.
Sonra hayvanları evcilleştirip onları beslediler. Bitkiler dikip onları yemeye başladılar. Döngüyü oluşturdular. Besledikleri hayvanların ot ihtiyaçlarını yine bu bitkilerle sağladılar. Tadı iyi gelen her şeyi yediler. Kimilerinden zehirlendiler kimileriyle şifa buldular. İleride koca bir geleneğe dönüşecek beslenme modellerinin temelini attılar. Ağaç kestiler, odun çattılar, ateş yaktılar. Hem ısındılar hem de yemeklerini pişirdiler. Uygarlık, kurallarıyla yeryüzüne inmek için fırsat kolluyordu.
Ürün fazlalarıyla takas başladı. Değiş tokuş yaparak farklı ihtiyaçlarını giderdiler.
Mal, güç demekti. Onları saklamaları gerekiyordu. Çalma eylemi insanın genlerindeydi. Korku gibi, aşk gibi genetikti o da. Ellerine geçen her şeyi sahipleniyor, onları hakları olarak görüyorlardı. Adalet yoktu; kanun da… Hukukun doğup maddelerinin konması on binlerce yılı alacaktı. Kendi hastalıklarına teşhis koymaları gibi kendi adaletlerini de kendileri sağlıyorlardı. Yargı ile infaz arasındaki yol tarihte hiç bu kadar kısa olmamıştı. İnsanlar, tıpkı hayvanlar gibi içgüdüleriyle hareket ediyorlardı. Bugün de algı ve salgılarıyla kendilerini var etmeye çalışan insanları sıklıkla görüyoruz.

Şehirler Üzerine
Topluluklar bir araya gelerek daha güvenli alanlar oluşturdular. Şehirler kurdular. Binlerce yıl kuşaktan kuşağa bir yaşam ortaklığını taşıdılar. Kurallar koydular, onlara uymaya çalıştılar. Aradan, uygarlık tarihinin sınırları içinde değerlendireceğimiz yüzlerce yıl geçti. Herkes kendi coğrafyasına kısılıp kaldı. Onu sevdi, onu korudu, ondan medet umdu. Dil, bir ifade ve anlaşma aracı olarak hareket ve eylemlerin plazmasını oluşturdu.
Sonra şehirlerde mücadele başladı. Toplumlar değişti. Binalar dikildi. Ormanların yerini parklar, bahçeler aldı. Tellerle çevrildi, evlerin çevresi. Kimi çalışıp toprağını kazandı, kimi var olan toprağını korudu, kimi başkasının toprağını gasp etti. Şehrin temeli topraktı. Günü geldi, bir şekilde oturdukları yerlerin güvenceli belgelerine, tapularına sahip oldular. Bazı insanlar tapuya dahi aldırmadılar. Böyle de yaşanabileceğine karar verdiler. Sonrasını hepimiz biliyoruz: Taşı toprağı altın olan şehirlerde başımızı sokacak bir ev.
O zaman genelden özele gelelim. Tarih şeridini hızla geçip teknemizi günümüze demirleyelim. Zamanı bugüne çevirelim. Değişen insan tiplerini, alışkanlıkları, modaları, kültürün ve sanatın bileşenlerini inceleyelim. Nedenlerini düşünelim. Bizden çalınan zekâmızı, başkalarının aklımızı alma girişimlerini, kandırma pratiklerini ve içinde bulunduğumuz sayısal-görsel çağın bizi nasıl topa tuttuğunu ve gövdemizde nasıl onarılmaz hasarlara yol açtığını konuşalım. Haydi bir yerden başlayalım.

Gündeme detaylı baktığımızda: Dünyada el değiştiren ve sadece belirli yapılanmaların çatısı altında korunan sermaye. Emeğinin karşılığını alamayan ve sistem tarafından sömürülen insanlar ve Mad Max çağına aldığımız tek yönlü bilet. İklim krizi, su sorunu, atıklarla kirlenen dünya. Daha da fenası, sistemin bilinçli bir şekilde yok etmeye çalıştığı zihinler. Unutturulmaya çalışılan hatıralar. Acemice yazılmış senaryolar…
Mutluluğun ileride, gelecekte olduğunun altını çizip, bizi o ürünler olmadan asla yaşayamayacağımıza dair ikna etmeye çalışan reklamlara ne demeli. Yani kapitalizmin kullandığı o en etkili silaha… Ve yanı başımızda hep açık, mavi ışığıyla bizi kutsayan, görünüşte her isteğimizi yerine getiren, sağdık bir hizmetçi gibi durup komutlarımızı bekleyen, köşegen uzunlukları ile tanımladığımız boy boy bilgisayarlarımız.
Türlü vaatlerle gelen -bazen bizlerin oyuyla da- her yeni yönetim, sözlerini yerine getirirken doğru olan bir şeyleri de yıktılar. Doğanın kanunları değişirken, sadece kişiler ve sistemler değil, düşünceler de değişti. El değiştirip karanlık yapılanmalara giden güç ve kapital, tüm dünyanın dengesini bozdu. Gücü eline alıp tahta her yeni oturan, eskisini arattı. Sanki o savaşlar hiç olmamış, o insanlar bir hiç uğruna ölmemiş gibi davranmayı sürdüren yöneticiler dünyayı bir satranç tahtası gibi görerek piyonlarıyla savaşı kazanmaya kalktı. Masalar dağıldı; geriye ne şah kaldı ne de vezir.

Fotoğraf Aşkına
Biz yine de konumuz olan fotoğrafa gelelim. Onun bize sağladığı bakış açısına, algı eşiğimizi nasıl değiştirdiğine, bilinmeyen geleceğe tereddütle giderken geçmişten bize yaptığı rehberliğe bakalım. İnsanlar, yaşamlar, coğrafyalar hakkında verdiği bilgiler için fotoğrafa bir kez daha gönülden teşekkür edelim. Ama nedense, bugün insanların çoğu, yaşadıklarını ispatlamak adına sürekli fotoğraf çekmelerine rağmen onlara referans olacak fotoğraflara bakmaktan vazgeçtiler.
Çağımızda yaşamımıza musallat olan fotoğraf bakışı, gerçeklik içinde zoraki estetik arama uğraşı nedeniyle rotasını başka bir yöne, bilinmez ve kastre edilmiş bir geleceğe çevirmiştir. Başlangıçta icadının teşekkürünü -belirli bir kompozisyon anlayışında- dağınık olanı düzene sokmak için kullanan fotoğrafın, jokerini artık düzeni kargaşa dönüştürmek için kullandığını görüyoruz. Aslında gazete ve televizyonda haberleri izlediğimizde şaşırtıcı bir durum olmadığını görüyoruz.
Fotoğraf, geçmişten geleceğe bilgi taşıma işlevini giderek kaybediyor. Teknolojinin insan eline verdiği oyuncaklarla fotoğraf bir başka görsel evrene sürükleniyor. Yaratıcı fotoğrafın kullanım alanı, ehil olmayan ellerde belgeyi örselemeye dönüşüyor. Günümüzde fotoğraf gerçek gibi gözüküp, yersiz teknikler aracılığıyla özünden ve gerçeklerden giderek uzaklaşıyor. Koskoca bir fotoğraf tarihi, bilinçsiz doğaçlamalarla -gelişine vurmak diyebiliriz bu duruma-zırvalıklar evrenine fark derslerini vermeden yatay geçiş yapıyor.

Konuya farklı bir alandan yaklaşalım; müzik gibi önemli bir sanatın üzerinden gidelim. Önümüzde türlerine ve dönemlerine göre kategorize edilmiş engin bir müzik tarihi var. Yazılmış sözler, yapılmış besteler ve bu bestelerin usta müzisyenler tarafından gerçekleştirilen olağanüstü yorumlarını da dinliyoruz. Ve kimileri tüm bunları görmezden gelerek, ellerine neden -belki de nasıl- olduğunu bilmeden ilk kez aldıkları enstrümanla melodi üretmeye çalışıyorlar. Önce bir gam geçin de notaları duyalım; majör mü, minör mü bakalım. Sonuç, gerçek bir kakofoni. Fotoğrafın gerçekte bugün geldiği durum ne yazık ki bu.
Seçilen sanat dalının bilgi aracılığıyla kültürü edinilmedikçe, bilinçli bir yapıt üretmek mümkün olmuyor. Ve elbette her sanat dalının teorilerden oluşan bir külliyatı var. Sanat konusunda ortaya atılan her yeni görüş ve anlayışın kendinden öncekileri yıkma ve yerine yenisini sunma misyonu olduğunu iyi biliyoruz. Ama yerine konulacak bir üretimin kendine özgü, daha da önemlisi yıllara dayanacak sağlam bir yapıya sahip olması gerekiyor.
Sanatçıların ilk çağlarda en büyük sorunu malzeme ve teknikle ilgili olmuştur. O dönemlerde heykel ve resim gibi sanatlarda malzemenin yapıtı ayakta tutabilmesi için büyük çabalar gösterilmiş, birçok farklı yöntem denenmiştir. Günümüze kalanlarla da sanat tarihinin bir özeti çıkarılmıştır. Günümüzde ise malzeme ile ilgili sorun pek kalmamıştır. Ne olursa olsun, yanlış ve abartılı kullanımlarına ne kadar kızarsak kızalım, günümüzün teknolojisi kendini yapıtların ömrünü uzatmaya adamıştır.

Bilgiden Belgeye
Bildiğimiz üzere hava durumu, gerçek sıcaklık ve hissedilen olarak iki ayrı biçimde rapor edilir. Kimi insanın çabuk üşüyüp kiminin hemen terlemesi gibi, yapıtların karşısında izleyicinin aldığı tavır da farklıdır. Bu yüzden, insanlar bir sanat yapıtının karşısında kendi varoluşlarına ve deneyimlerine bağlı olarak tepki verirler. Sanat algısı bilgi odaklıdır. Hislerin sağlaması, daha önce edinilmiş deneyimlerden yararlanarak yapılır. Her sanat yapıtının bir heykel kaidesi gibi sağlam bir zemine ihtiyacı vardır.
Hisler de tıpkı zaman gibi matematikle sınar kendini. “Saat kaç, hangi yıldayız, ayın kaçı” gibi sorular, yaşamsal koordinatlarımıza yanıt vermek için vardır. Hayatımızda yeni bir kapı açmayı istesek, ilkin yaşımızı sorup iş deneyimimizi bilmek isterler. Sabırsız ve materyalist insanın işi nicelikledir, nitelik atlanır genelde. Belki de haklıdır bu insanlar. Bu gibi durumlarda, hislerimizi geçici süreliğine bir yana atarak aklımızı devreye sokmamız daha faydalı olabilir. Bazen gerçekleri kaybetmek yaşamla olan ilişkimizi kesmek anlamına da gelebilir. Çoğu kez kural, kanun ve yaptırımlarından dolayı eleştirdiğimiz sistemler, ne yazık ki düzenin korunması konusunda en etkin yoldur.
Burada sormamız gereken, bizler için niteliğin mi yoksa niceliğin mi önemli olduğudur. Tanıklıklarımız ve anlatılanlar, çektiğimiz ve baktığımız fotoğraflar ve en önemlisi hislerimiz ve gerçekler… Hissedilen ile hayatın kendisi hiçbir zaman aynı olmadı. Olsaydı platonik aşklar olur muydu hiç? Koca bir edebiyat tarihi, bu dipsiz kuyudan çektiği malzemeyle beslenmiştir. İşte bu yüzden, daha az kayıp vermemek adına, çevremizde beliren ve görüş açımıza giren her şeye ihtiyatla yaklaşırız. Duygularımızı geçici süreliğine de olsa bir yana atar, gerçekliğin penceresinden genel manzaraya bakarız. Bu rol bize yakışırsa, hayatımızın kalan kısmını böyle sürdürürüz.

Zaman biz ne yaparsak yapalım, acımazca ve hiçbir şeyi dinlemeden geçiyor. Her gece yatıp her sabah farklı ruh halleriyle uyanıyoruz. Görüp tam hatırlayamadığımız bir rüyanın ya da geceyi bölen bir siren sesinin ödünç bıraktığı bir kalp çarpıntısıyla yeni güne başlıyoruz. Zamanın çarkları hepimizi öğütüyor, yaşlandırıyor. Zaman, fotoğraflara kilitlediğimiz suretimizi her gün yeni bir çizgi daha eklemek için bizden istiyor. O geçmişle oyalanan yaşlarımız bize el sallıyor fotoğrafların burçlarından.
Her gün aynaya bakarsak hiç yaşlanmayacağımızı biliyoruz. Bize asılmış suretimizi fotoğraflardan ve ölümden başka kimseye vermek istemiyoruz. Zamanın bu hızla geçtiğine inanmak istemiyoruz. Bir de fotoğraflarımıza bakıp, ayağımızı bastığımız toprağı, arkamızda yer alan fonu kastederek “Burası, neresi?” diye ısrarla soruyorlar. “İsim, şehir” oyununu sürekli kazanan bilge kahramanlarıyla birlikte anıyorlar adımızı.

Şehrin Çığlığı
Şehirlerin oluşumu, fotoğrafı doğadan kurtarmış, natüralist gerçekçiliği yaşam odaklı belgesel fotoğraflara dönüştürmüştür, Binaların arasına sıkışan rüzgâr hızını kaybetmiş, yaşadıkları şehirler insanları bir çeşit klostrofobinin içine davet etmiştir. Işık süzülerek değil yansıyarak gelmiş, yapıların güneşle temasından gölgeler doğmuştur. Uygarlığın temeli olan ortak yaşama geçilmiş, büyüyen şehirlerin sınırları genişlemiştir. Apartmanlar, ardından da gökdelenler yükselmiş; insan, insana komşu olmuştur.
Memleketi şehridir insanın. Orada doğar, orada büyür; bir yerlere gitmezse orada ölür. Birisi gelip kendisine nereli olduğu sorarsa, yanıtı şehrinin adı olacaktır elbette. Zaten Türkçe’de memleket sorusunda kastedilen hep şehirdir. Ve hep bir yere ait olmakla öğünür insanlar. İnsan, kendi şehrinden bir insanla başka bir yerde karşılaştığında ya da o şehre ait bir fotoğraf gördüğünde tarifsiz bir sevinç duyar. Aidiyet duygusu bambaşka bir şeydir. İnsan her zaman parçadan bütüne gitmez.

Bir yeri özlemek için yer değiştirmek şart değildir; geçen yıllara duyulan dikey bir özlem de söz konusu olabilir. Akıp giden zaman sadece öznenin kendisini değil, tarihi dokudan alışkanlıklara kadar her şeyi değiştirir. Eski köşklerin yerinde önce yıkıntılar, ardından derin temeller ve en sonunda da bir apartmanın göğe doğru yükseldiğini görebiliriz. Bu durum, şehrin evrimi içinde bir yeniden doğuşa karşılık gelmektedir. İşte tam da bu sırada hafızamızı tazeleyen fotoğraflar devreye girer ve geçmişin yıldız tozlarından bir yol açar önümüze.
Biz bu yoldan -o tarihlerde doğmamış olsak da- görüntülerin çağırdığı zamanlara gideriz. Zamanı geri alamayacağımıza ya da zaman içinde yolculuk yapamayacağımıza göre, geçmişle bağ kurmak için fotoğraflardan başka hiçbir aracımız olmayacaktır. Bir yandan elimize aldığımız ya da karşısına geçtiğimiz fotoğraflardan yayılan ışığı kucaklayıp diğer yandan da o fotoğraflara hapsedilmiş ruhları bakışlarımızla yalnızlıklarından kurtarırız.
Fotoğrafın varlığı insanlığı yeniden biçimlendirdi. Fotoğraf her ne kadar kameranın bulunduğu açıdan bir gerçekliği yansıtmayı benimsese de dünyayı okuma kiplerimizi temelden değiştirdi. Uzağı yakına getirerek çevremizi farklı bir anlayışla görmemizi sağladı. Algılarımızın sağlamasını yaptı. Ne kadar dikkatle baksak da sıklıkla yanıldığımızı ispatladı bizlere. Hepsinden de önemlisi, günlük yaşamın içinde değişmeyeceğini sandığımız şeylerin belirli bir zaman dilimi içinde nasıl yerle bir olacağını, onlardan geriye hiçbir şey kalmayacağını gösterdi. İşte biraz da bu yüzden fotoğrafı çok sevdik; yine bu nedenle kırılıp fotoğrafa küstük. Oysa fotoğraf hep bildiği yoldan gitti.

Unutmayalım. Tarih bize yansıtıldığı gibi değil. Yanlı ya da yansız, verili bilgiler doğrultusunda -eksik- bir tarihi savunuyoruz, tarih adına. Belgeler kimler tarafından nasıl yazıldı, kimler yazılışına müdahale etti, kimler sonradan kendi çıkarları için bunların toplandığı arşivleri yok edip yerine yenilerini koydular? 200 yıllık fotoğraf tarihinin öncesinde birini betimlemeye yönelik her resim, bir benzetme uğraşından başka bir şey değildir. Fotoğrafın doğumuyla bu görev, inkâr edilemez biçimde yine fotoğrafın üzerinde kaldı.
Kollektif bir belleğin oluşmasının en etkin yolu bireysel gözlemlerdir. Hele bu gözlem bir fotoğraf makinesi aracılığıyla bir şehrin adına yapılıyorsa, tarihe çok kıymetli bir belge kalacaktır Fotoğrafçılar, zamanı durdurmak için gösterdikleri çabanın bir kısmını kendi yaşam alanlarının yer aldığı coğrafya üzerinden yansıttıklarında, insanlık için çok önemli bir hizmet yapmış olacaklardır.
Şimdi hepimiz fotoğrafın o iki yüzyılı kapsayan ağır tentesi altında yağmur dinsin diye bekliyoruz. Evet ıslandık, ıslanıyoruz hâlâ; ama kuruyacağız. İyi ki fotoğraf var.

Fotoğraflar: Selim Seval
@selimseval

Bize Ulaşın