Fotograf ortamında pek çok polemiğin, sert tartışmanın, düşük yoğunluklu entelektüel kavganın baş aktörü olan sayın Gültekin Çizgen, doğal olarak, amatör ya da profesyonel yaşı ellileri-altmışları aşmış fotografçıların belleğinde en fazla yer etmiş ustalarının başında gelir. Sürekli okuyan, yeni her görüş ve sanatsal akımı vaktinde inceleyip payına düşen bilgiyi alan, düşünüp yorumlayan ve bilhassa teknolojik yenilikleri neredeyse genç kuşaklarla aynı dönemde alıp kullanan Çizgen usta, tanıyan hemen herkes teslim eder ki gıpta edilecek kadar aktif, çalışkan ve üretken bir insandır. Kendisine dair bir konuşmamızda, ne denli çalışkan bir insan olduğunu sağlam bir ifadeyle izah edebilmek için ‘atom karınca’ benzetmesi yaptığımızı hatırlıyoruz. Hakikaten öyledir; tam anlamıyla bir atom karıncadır sayın Çizgen. Durup dinlenmek bilmez. Aklı fikri iştedir, sanattadır, ne üreteceği ve nasıl üreteceği hususundadır.
Henüz yeterince bilgi sahibi değilken, dolayısıyla net bir fikirleri yokken, çok sayıda fotografçının ‘Yapay Zekâ’ya karşı durduğu, kaçınılmaz olduğunu kavrayamadığı evrede sayın Çizgen, Yapay Zekâ konusuna hararetle eğildi, anlamaya ve öğrenmeye gayret etti. Dijital teknolojinin beraberinde getirdiği bu yeni olanağı yaratıcı sanat etkinliklerinde kullanabilmek üzere epey zaman, meseleye vakıf olan bir asistanla birlikte çalıştı.
Çizgen usta geçmiş zamanda da aynı şeyi yapıyordu. Her zaman meseleye vakıf asistanlarla, yardımcı elemanlarla, bilgi sahibi dostlarıyla birlikte çalışıp üretiyordu. Bu tutum, ustanın rasyonel yaklaşımının göstergesidir. Kendi kuşağı içinde tanıdığımız en sosyal kişiliklerden biri olan Çizgen usta her zaman ilgiye misliyle ilgi, iletişime misliyle iletişim, dostluğa misliyle dostluk gösterdi. Hiçbir şeyi görmezden gelmedi, yardım etti, yol yordam öğretti kendinden sonraki kuşaklara. Doksanına merdiven dayadığı şu zamanda da aynı yaklaşımı sürdürüyor. Uzun zamandır tanıdığımız ve iletişimimiz hiç kopmadığı için edindiğimiz izlenimi rahatlıkla ifade edebiliyoruz.
Yaş almış olması ustaya çok büyük bir deneyim yığını ve ciddi bir birikim bahşetmekle birlikte, uzun soluklu sanat yolculuğunda hayata geçirdiği her şey mental bakımdan kendinden sonraki kuşaklardan daha genç kalmasını da sağladı. Muhtemelen en gencimiz Gültekin Çizgen’dir.
Hatırlanacağı üzere sanat serüveninde ilk elli yıla dair hatıratını yıllar önce yayınlamıştı. Şu günlerde (2026’nın ortalarında) ilk elli yılın sonrasını kaleme aldı ve basılı materyal haline getirdi. “IŞIGIN ve ZAMANIN İZİNDE” ana başlığını kullandığı bu yeni kitapta “2. Yarı Anılar/Tanıklıklar-Bakışlar” tali başlığına yer verdi.
Son derece akıcı, düzgün ifade edilmiş cümlelerle hatıratının ikinci bölümünü paylaştığı bu yeni metinde kanaatimizce gayet itinalı şekilde Yapay Zekâ’dan da istifade etmiş Çizgen usta. Şayet kanaatimiz isabetli ise, yani metnin yazılı materyale dönüşmesinde Yapay Zekâ kullanmışsa, bravo. Çok iyi yapmış. Netice itibariyle anlatı ustanın kendisine aittir, kitaptaki bütün bilgi ustanın dilinden dökülmüştür. Biz henüz Yapay Zekâ marifetine hiç müracaat etmedik. En azından şimdilik Yapay Zekâ’nın sunduğu olanaklardan uzak duruyor olsak bile, yerli yerinde kullanılmış bir Yapay Zekâ desteğinin esasen ne kadar faydalı olabileceğini, Çizgen ustanın paylaştığı metni incelendiğimiz vakit net olarak gördük.
Hatıratında, fotografta ve sanatın diğer alanlarında hayata geçirdiği etkinlikleri, yapıp etmelerini anlattığı gibi, fotograftan ve diğer sanat alanlarından, sanatın ve hayatın çeşitli mecralarından dostlarının, bir vesile ile tanıştığı şahsiyetlerin yapıp etmelerinden, onlarla olan muhabbetinden ve hukukundan da ince ince söz etmiş.
Çizgen usta metnin bir bölümünde bendenize de yer vermiş. Üstadın takdire matuf sözlerini hak edip etmediğimizi bilemiyoruz ama şükran duygularımızı ifade etmek isteriz.
Hatırat (anı yazımı) çok kıymetlidir. Çünkü anılarını kaleme alan bireyin kişisel serüvenini, duygu ve düşünce dünyasını anlayabilmek için epeyce ipucu barındırır. Mahrem saydığı veya sakıncalı bulduğu, başına dert açabileceğini varsaydığı için yahut başka sebeplerle bazı şeyleri paylaşmamış olsa bile, deneyimlerin aktarılmasına, tanıklıkların paylaşılmasına, yaşanan dönemin sosyo-ekonomik, sosyo-politik, psiko-sosyal, teknolojik, sanatsal, kültürel vaziyetinin kısmen dahi olsa irdelenmesine vesile olmaları nedeniyle bütün hatıratlar kendilerine özel bir önem atfedilmesini hak eder.

Bilgi var hatıratlarda, ders var. Günlükleri, hatıratları, röportajları ve/ya söyleşileri okumaya meraklı insanlar ne demek istediğimizi gayet iyi anlayacaklardır. Üstelik anı yazımı, sadece VIP şahsiyetlere mahsus olmamalı, sıradan insan için de anıların kaleme alınması önemli olmalıdır. Sıradan bir hayatın içinde kaybolup giden binlerce, onbinlerce sıradışı insan var çünkü. En sıradan görünen insan bile, şaşırtıcı derece sıradışı vak’alara tanık olmuş, akıl almaz şeyler yaşamış olabilir. Çoğunlukla da öyledir zaten. Sıradan bir hayat yoktur esasında. Tepeden tırnağa incelendiğinde görülecektir ki hemen her hayat, herhangi bir yönüyle veya çeşitli yönleriyle sıradışıdır.
Bir de farklı toplumsal kesimler arasında Çizgen usta gibi sivrilip öne çıkan insanlar var ki, onların hayatı her yönüyle sıradışıdır. Böyle hayatlarda toy insana rehber olacak epeyce ayrıntı bulunmakla birlikte, düşün ve sanat ortamını, kültürel düzlemi doğrudan ilgilendiren meseleler yer alır.
Daha fazla hatırat yazımına, daha fazla röportaja/söyleşiye ihtiyaç var. Entelektüel yoksulluktan bir nebze olsun kurtulabilmek için aklı başında herkesin kalemi eline alması yahut bilgisayar başına geçip ağır aksak dahi olsa yazmaya başlaması, genç, dinamik, atak dostların deneyimli, birikimli, donanımlı kimselerle röportajlar/söyleşiler yapması ve nihayet yazılıp çizilenlerin çeşitli mecralarda paylaşması ciddi anlamda önem arz eder.
Çalışmak lazım. Her şeyin temelinde çalışmak vardır. Tembelliğe gark olan kimselerin hiçbir üretim sürecinde yeri bulunmaz. Şayet fiziki veya ruhsal herhangi bir engeli yoksa, üretime katkı vermeyen insan, üreten insana yüktür. Çalışkan insan, farkında olsun veya olmasın, tembel olanı omuzlarında taşır. Miskin, tembel insan asalaktır. Çalışan insan hayatı kolaylaştırır, yaşamı var eder, emektardır.
Özellikle kültür-sanat ortamındaki yaratım ve paylaşım süreçleri bir yandan toplumsal hayata katkı verirken, diğer yandan bireyin bizatihi kendisini inşa etmesiyle ilgilidir.
Çalışan insan, sömürülse dahi, öncelikle kendisini var eden insandır.
O yüzden her fırsatta, genç ve dinamik bireylerin zamanlarını içi dolu, etkin ve verimli geçirmelerinin önemi üzerinde durup deneyimli, birikimli ustalarla röportajlar/söyleşiler yapmalarını, onlarla sohbet etmelerini, bolca araştırıp okumalarını naçizane öneriyoruz. Etkinlik ve verimlilik meselesinden söz ederken, bu kavramların iktisadi hayata dair bir etkinlik ve verimlilik olmadığının altını çizmek isteriz. Kültür-sanat insanının var ettiği, soyuttan somuta dönüştürdüğü duygu ve düşünce bağlamlı şeylerin, hem kendileri nazarında hem de toplum, insanlık nazarında sebebini ve faydasını başka düzlemde ele almak gerekir. Çünkü orta yerde fizyolojik bir gereksinimin karşılanması hali yoktur. Her ne kadar sanat piyasası oluşmuş, küratörler, galeriler, mesenler, koleksiyonerler, müzeler marifetiyle anormal seviyede spekülatif bir hareket gerçekleşiyor ise de, kültür-sanat etkinliklerinin özünü, bütün bunların ötesinde bir yerde düşünmek ve aramak lazım gelir.
Genç, dinamik, heyecanlı, atak ve yaratıcı kabiliyetini anlamlı şeyler için kullanmak üzere arayış içinde olan bireylerin her gün cep telefonundan saatlerce sosyal medya mecralarında dolaşıp zihni ve bedeni pek de gerekli ve önemli olmayan mevzularda yormak yerine ustalarla teşriki mesaide bulunmaları, söyleşi ve kayıt yaptıktan sonra, bilgisayar başına geçip bunları yazılı metin haline getirmeleri (ki yeni teknolojik olanaklar böyle şeyleri oldukça kolaylaştırmıştır) ve dahi sanal ya da basılı mecralarda yayınlanmasını sağlamaları evladır. Hiç olmazsa yorulmalarının karşılığı olarak iz bırakmış olurlar.
Gençler yaratıcı yeteneklerini nitelikli mecralar için kullanmalı, bolca okuyup araştırmak suretiyle birikim sağlayıp isabetli analiz, yorum ve öngörüleri vasıtasıyla hayata geçirmeli, deneyim kazanarak kendilerini geliştirmeli, sözün özü kendilerini inşa etmeliler.
Çağın en önemli meselelerinden, ürkütücü, endişe verici gelişmelerinden biri, bireylerin tek tek ve sosyal kesimlerin topluca çok rahat şekilde manipüle edilebiliyor olmalarıdır. İstisnaların varlığını teslim ederek diyebiliriz ki geleneksel medya araçları ve şimdilerde daha ziyade sosyal medya mecraları bunun altyapısı olarak kullanılmaktadır.
Sorgulama kabiliyeti elinden alınmış kimselerin özgür düşünmesi, isabetli çıkarımda bulunması, kayda değer sonuçlar üretmesi mümkün değildir.
Küresel tekel niteliği kazanmış bazı kurumsal yapıların dünyanın her yerindeki kitapçı ve sahaflardan basılı eserleri topladığını, dijital ortama aktarıp depoladıktan sonra söz konusu kitapları imha ettiğini duyuyoruz. Neden böyle bir şey yaparlar?
Belli ki yakın gelecekte sadece onların (dünyayı yöneten erk’in) izin vereceği eserlere erişilebilecek. Okunmasını istemedikleri eserlere erişim mümkün olmayacak, o eserler dijital depolarda sakıncalı muamelesinden ötürü gizli tutulacak.
İnsansı robot yapımıyla eş zamanlı olarak robotsu insanın inşa edildiğini yahut inşa edilmek istendiğini bilmeyen varsa çok şaşırırız. İnsan evladı buna rıza gösterme eğiliminde. Tarih boyu bu durum hiç değişmedi, insan evladı her zaman manipüle edildi ve sürekli aynı eğilimi gösterdi, ta ki bıçak kemiğe dayanıncaya kadar. Karanlık çağda onbinlerce kadının yakılarak katledilmesi, kedi katliamı, engizisyon gibi kötücül ne varsa, hepsi insan evladının sorgulama yeteneğinin elinden alınmış olması, özgür düşünemez hale gelmesi ve kolayca manipüle edilebilmesi yüzünden yaşandı. Bıçak kemiğe dayandığı vakit, genellikle iş işten geçmiştir. Çok büyük acılar çekildikten sonra ortaya çıkan tablo tepeden tırnağa bir hüzün ve ağıt tablosudur artık. “Demir tava geldi, kömür tükendi; akıl başa geldi, ömür tükendi” dedirten bir durum ortaya çıkmıştır. Nafile! Olan, olmuştur bir kez. Zamanı geriye çevirme olanağı bulunmadığı için, hiçbir şeyi düzeltmek mümkün değildir.
Mamafih, böyle koşullarda iken bile kurtarıcı yeni fikir rolüyle ortaya çıkan karşı söylem de çoğu kez, kendinden öncekinin benzerini başka biçimde yaşatma potansiyeli taşır. Ve gün gelir, “gelen, gideni arattı” dedirtir. Kısacası insan evladının makus talihi kolayca manipüle edilmektir. Gene manipüle edilir, bir daha manipüle edilir, her zaman manipüle edilir.
Bu girdaptan çıkmak istiyorsa insan türü, sorgulama kabiliyetini yitirmemeli, özgür düşünebilmeli. İşte bu yüzden bolca okuyup araştırmak, ustaların, bilgelerin deneyimlerinden ve birikimlerinden istifade etmek önemlidir.
Bütün zamanını bizatihi kendisini manipüle etmeye matuf çeşitli medya ortamında, dijital mecralarda geçiren insan, çarkın dişlilerine kapılmıştır. İlkin bu dertten kurtulmak icap eder. Söz konusu mecralar kullanılarak boca edilen türlü hileli paylaşımların özünde barındırdığı tuzağı görüp sezebilmek için bolca okuyup araştırmaktan, binlerce yıldan süzülüp gelen insanlık deneyiminden, büyük birikimden faydalanmak gerek.
Kitaplar bunun için vardır.
Tarihin Sonu, Felsefenin Sonu, Sanatın Sonu palavralarına itibar edildiği vakit, distopyaya mahkûm olunur. Karamsarlık, hatta kötümserlik egemen iken dahi bir ütopya inşa etmekten başka seçenek bulunmadığı unutulmamalıdır. O yüzden çok çalışmak ve sürekli çalışmak bir temenni veya dilek değil, zorunluluktur.
Sadece söyleşi, sohbet ortamlarında paylaşılan deneyim ve birikim elbette iyidir, hoştur ve yararlıdır. Ancak sınırlı sayıdan insana ulaştığı için fazlaca bir etkiye yol açmaz. Diğer yandan, suya yazılan yazı veya rüzgâra fısıldanan söz gibi uçup gider. Yazılı-basılı materyale dönüştürüldüğünde ise daha fazla insana ulaşma olanağına kavuşur, üstelik sonraki nesillere kalır. En önemlisi de kalıcı hale gelir.
Gültekin Çizgen yapıp etmelerini, deneyimlerini, tanıklıklarını, değerlendirme ve yorumlarını, analiz ve öngörülerini, bir ömre sığan bütün birikimini yazılı-basılı hale getirmek suretiyle kalıcılaştırıyor, insan evladının ilgisine sunuyor ve sonraki kuşaklara miras olarak bırakıyor. Ne kadar zor olursa olsun, bu tavrından asla vazgeçmiyor. Tanık olduğu, bildiği, düşündüğü ne varsa hepsini kayıt altına alıyor. Deneyimlerinin ve birikiminin yok olup gitmesine izin vermiyor. Ayrıca kendisiyle aynı ortamı paylaşan insanlara deyim yerindeyse uzun ince bir yol açıyor. Herkese yazmayı, kitaplaştırmayı, deneyimlerini, bilgi ve birikimlerini kalıcılaştırmalarını öneriyor.
Bize de ustayı tebrik etmek, saygı duymak ve alkışlamak düşer.
Saygıyla,

Bize Ulaşın