Bazı fotoğraflar vardır; kimin tarafından ve hangi yıl çekildiğini merak etmeden, fotoğraftaki kişilerin kim ve yerin neresi olduğunu bilmeden keser başucumuza koyarız, ya da çerçeveleyip duvara asarız. Bize o fotoğrafı diğerlerinden farklı gösteren neden ortadan kalkıncaya kadar, sanki ondan gizli bir ışık akar içimize.
Bu fotoğrafları bazen güzel bir kadının hüzünlü yüzü bazen arka planda yer alan bir yapı bazen yaptığı duygusal etki bazen de verdiği mesajdan dolayı arşivimize alırız. Elbette, bilinçaltımızın veya eğilimlerimizin bu seçme işinde büyük rolü vardır. Ama fotoğrafçılar bilirler ki -fotoğrafçı olmayanlar da bunu hissederler- fotoğrafta gizli özne gibi yer alan ışık, şiirsel bir hareket, çarpıcı bir atmosfer, en önemlisi de fotoğrafın içine tutsak edilen ânın gizemli dinamizmi, bu görüntünün diğerlerinden ayrı tutulmasının nedenidir.
Elimizde, yukarıda saydığımız özelliklerden birçoğunu yerine getiren bir fotoğraf var. Fotoğrafta pembe pötikareli gömleği, koyu renk kravatı, elinde sigarası ve kısık gözleriyle bir adam, yanındaki kadının omzuna elini atmış, bir şeyler anlatıyor. Fotoğraf yalnızca gözümüze değil, kulağımıza da sesleniyor. Dikkatli bir bakışla, söylenenleri anlamasak da fotoğraftaki fısıltıları duyabiliyoruz. Şimdilik mekânı aklımızda tutalım; Paris’in ünlü kafelerinden Les Deux Magots’dayız.
Fotoğraf okumamızı somut verilerin ışığında yaptığımızda, bulduklarımız; karşısında olduğumuz bu ânı daha da çarpıcı yapıyor: Yıl 1952. Ünlü fotoğrafçı Robert Capa, kısacık talihsiz yaşamına sığdırdığı savaşlar ve ölümsüz anlar arasında, sanatçıların fotoğraflarını da çekmeyi sürdürüyor. Steinbeck’i, Picasso’yu, Hemingway’i, Pasternak’ı en çarpıcı görüntüleriyle tarihe kazıyan Capa, Çin Hindi’nde mayına basıp ölmeden iki yıl önce John Huston ile başrol oyuncusu Colette Marchand’ı birlikte görüntülemiştir, bu şiir gibi fotoğrafta.
Sinemanın önemli senarist ve yönetmenlerinden John Huston, içinde Malta Şahini, Sierra Madre Hazineleri, Afrika Kraliçesi, Affedilmeyen, Uygunsuzlar, Iguana Geceleri, Zafere Kaçış, Yanardağ Altında, Prizzi’lerin Onuru, Ölüler gibi önemli filmlerin olduğu birçok filme imzasını atmıştır. Gördüğümüz bu samimi fotoğraf, ünlü yönetmenin Moulin Rouge filminin küçük bir molasında Paris’te kurulan sette çekilmiştir.
Moulin Rouge’da Paris’in bohem hayatı ünlü Fransız ressam Toulouse-Lautrec’in çevresinde gelişen olaylar ve onun ilginç yaşamı aracılığıyla anlatılmaktadır. Huston’ın özel teknikler kullanarak filmin atmosferine sağladığı renklerle ayrı bir anlatım diline kavuşan film, Paris’teki olaylı çekimleriyle de daima gündemde olmuştur. Film için 13.500 m2’lik alanın kapatılması, çekim günlerinde Paris’in o yakasındaki trafiğini arapsaçına döndürmüş ve bölgede oturanların yoğun protestosuna neden olmuştu. Çevrede yaşayanlar çekimleri engellemek için öyle yöntemlere başvurmuşlardı ki, yaptıkları gürültüler oyuncuların aralarındaki konuşmalarına bile engel olmuş, konuşmaların büyük bir çoğunluğu dublajla yeniden filme eklenmişti.
Filmde Toulouse-Lautrec’i yakın planlarda José Ferrer, uzak planlarda da gerçek bir cüce oynamıştı. Fotoğrafta Huston’ın elini tuttuğu balerin ve oyuncu Colette Marchand da bir fahişeyi canlandırmıştı. Yine aynı filmde, filmin önemli oyuncularından Suzanne Flon’u bir yemek sonrasında evine bırakan Huston, aynı apartmanda oturan kıskanç ve ruh hastası komşu tarafından sıkı bir dayak yemişti.
Aynı adamın yönetmene doğrulttuğu silah ateş alsaydı, Moulin Rouge, ustanın son filmi olacak ve gerçekten son filmi Ölüler gibi bitmiş halini izleyemeyecekti. Moulin Rouge’un çekimleri sırasında, filmi merak eden Picasso da küçük bir otelde “set açılı” bir oda tutmuş ve çekimleri gizli gizli izlemiş. Picasso’nun, sonradan arkadaşları arasında, Ferrer’in dizleri üzerinde nasıl cüce gibi yürüdüğünü taklit ettiği de sanat çevrelerinde anlatılırmış.
Ama Capa’nın fotoğrafında bunların hiçbiri gözükmüyor. Önemli olan arka planda ne olursa olsun, görünendir. Yine de bu anlayışı kırmak gerekir. İki insanın birbirine bakışının ardında yatan gizli düşünceler ve sözcüklerle ilerlediğini görüyoruz bu fotoğrafın. İşte bu yüzden çağımız, sinema ve fotoğrafın bulunuşundan sonra görüntünün taşıdığı veriler ve onlar üzerine yapılan yorumlarla hayat bulmuştur.
Her fotoğrafa bakma eylemi bir “yeniden okuma”dır. Burada bilgilerin, sezgilerin, birikimlerin, çağrışımların ve ruh hallerinin etkisinde farklı sonuçlar çıkarmak mümkündür. Değişmeyen şey ise objektifin karşısında gerçekleşen o “ân”ın gerçekliği ve geriye dönülmezliğidir. Fotoğrafta an, zaman denen koca elmadan alınan küçük bir ısırık gibidir. Yaşananı yeniden yaşatır, unutulanı hatırlatır.
Ben kendi adıma, hayat denen sonlu yolculukta, birgün her şeyi unutma ihtimalime karşın, heybeme bu tutku dolu fotoğrafın bana aktardığı fısıltıları ve sunduğu şiiri almayı talep ediyorum. Yolun kalan kısmına böylece devam edebilirim.
Fotoğraf: ©Robert Capa / John Huston ve Colette Marchand / 1952

Bize Ulaşın