Anın Yavaşladığı Yer
(Bu yazı, daha önce Instagram sayfamda paylaştığım “Analog Zamanlar” metninin genişletilmiş hâlidir. https://www.instagram.com/p/DXD1BKmjIJV/ )
Sabah işe giderken geçtiğim yol. Aynı binalar, aynı kavşak, aynı sokak lambaları. O sabah sis var. Binaların alt katları seçilmiyor, bir arabanın camında gökyüzü parlıyor. Her gün önünden geçtiğim şeylerin önünde durup fotoğraf çekiyorum. Sonra yürümeye devam ediyorum.


Bu fotoğraflar için başka bir yere gitmedim. Vitrindeki mankenlerin elleri, apartman kapıları, yürüyen merdivenin uzayıp giden çizgileri gündelik yolculuğumun içindeydi. Fotoğraf makinesi elimde olunca onlara ayırdığım süre değişiyor. Yol biraz uzuyor.


İki zamanın arasında yürüyen bir kuşaktanım. Beklemeyi bilen, hızın kolaylığına da alışmış. Çekilen fotoğrafın hemen görülemediği bir dünyayı hatırlıyorum. Şimdi sonucu birkaç saniye içinde kontrol edebiliyoruz. Bu imkândan memnunum. Yine de henüz görmediğimiz bir kareyi zihnimizde nasıl taşıdığımızı düşünüyorum.
Bugün analog dediğimiz fotoğrafın geçmişinde de sürekli bir kolaylaşma isteği var. 1888’de satışa çıkan Kodak, yüz pozluk filmle geliyor; çekimler tamamlanınca makine firmaya gönderiliyor, film işlenip baskılar hazırlanıyordu. 1925’te tanıtılan Leica I ise küçük gövdesiyle fotoğrafçının hareket alanını genişletiyordu. Bugün geçmişin ağırbaşlı nesneleri gibi baktığımız bu makineler, kendi dönemlerinde daha önce zor olan fotoğrafları çekebilmenin heyecanını taşıyordu. [1,2]
Filmli fotoğrafın yaygınlaştığı yıllarda bu arayış sürdü. 1976’da Canon AE-1’in otomatik pozlaması ve eklenen motorla saniyede iki kare çekebilmesi önemli yeniliklerdi. Bugün parmağımızla çevirmekten hoşlandığımız film kolunu, o gün motorun bizim yerimize ilerletmesi heyecan veriyordu. Geçmişe bakarken ona bugünkü ihtiyaçlarımızı da yüklediğimizi düşündürüyor bu ayrıntı. [3]
Dijital fotoğraf geliştikçe film almak, bitmesini beklemek, banyo ve baskı için zaman ayırmak zorunluluk olmaktan çıktı. Fujifilm’in tarihçesine göre fotoğraf filmi talebi 2000’de zirveye ulaştıktan sonra hızla geriledi; 2010’da bu düzeyin onda birinin altına inmişti. Sonucu hemen görmek, hatayı fark edip yeniden denemek büyük bir özgürlüktü. Fotoğraf öğrenmek de kolaylaşmıştı. [4]
Fakat sonucu hemen görebilmek, onu hemen değerlendirme alışkanlığını da beraberinde getirdi. Çektim, baktım, olmadı, bir daha. Fotoğrafın içindeki şeyle geçirdiğim zaman ile fotoğrafı kontrol etmek için ayırdığım zaman arasındaki farkı önemsiyorum artık. Her karenin ardından bir karar vermek zorunda hissetmemek iyi geliyor.
Analogun çekiciliğinde bunun bir payı olduğunu düşünüyorum. Filmde poz sayısı belli. Klasik negatif filmle çalışırken netlikten ve pozlamadan ne ölçüde memnun kalacağımızı, film işlendikten sonra anlıyoruz. Arada geçen sürede fotoğraf, onu çekerken hatırladığımız haliyle var oluyor. Sonuçla karşılaştığımızda bu iki görüntü her zaman örtüşmüyor.
Plaklara duyulan ilgi de benzer bir soruyu akla getiriyor. Müziğe bu kadar kolay ulaşabilirken neden bir plağı kılıfından çıkarmak, pikaba yerleştirmek, yüzünü çevirmek istiyoruz? Plak kültürü üzerine çalışan Dominik Bartmanski ve Ian Woodward, bu ilgiyi açıklarken nostaljinin yanında nesnenin maddi varlığına ve çevresinde oluşan dinleme alışkanlıklarına da bakıyor. Dinlediğimiz şeyle kurduğumuz ilişkiye, ellerimizin yaptığı işler katılıyor. [5]
Bir albümü seçip bir süre onunla kalmak, önümüzdeki seçenekleri azaltıyor. Film takmak da benzer bir karar içeriyor. O filmin özelliklerini bir süreliğine kabul ediyoruz. Her şeyin değiştirilebilir olması kullanışlı. Yine de bütün seçeneklerin sürekli açık kalmasına ihtiyaç duymuyoruz. Analog gibi davranan dijital makinelerin karşılık bulmasını da böyle okuyorum: Ortadan kaldırılmış bazı sınırlamalar, gönüllü bir tercih olarak geri geliyor.
Bu seriyi Fujifilm X half ile çektim. Dijital olmasına rağmen tutuşu, basitliği ve film ilerletir gibi kullandığım kolu hoşuma gidiyor. Film Camera Mode’da bir film simülasyonu ve kare sayısı seçiliyor. Çekilen fotoğraflar makinenin ekranında izlenemiyor; yeni kare için kolu ilerletmek gerekiyor. Sanal film tamamlandığında uygulamada “yıkanıyor”, kareler bir kontak baskı görünümünde bir araya geliyor. Bunun kimyasal bir işlem olmadığını biliyorum. Yine de fotoğraflarla sonradan, topluca karşılaşmak hoşuma gidiyor. [6]


Film simülasyonu renk ve tonları değiştiriyor; beklemeyi sağlayan ise çekim modu. İkisi birlikte kadraja odaklanmamı kolaylaştırıyor. Köşedeki turuncu tarihler de bu deneyime katılıyor. Eski baskılardan tanıdığım rakamları bugünün görüntülerinde görmek hoşuma gidiyor.


Bu yürüyüşlerden fotoğraf adına önerebileceğim şey, her seferinde yeni bir konu aramadan aynı yola tekrar bakmak. Bu karelerde sis, uzaktaki binaların ayrıntılarını azaltırken yakındaki dalları ve direkleri belirginleştiriyor. İkili fotoğraflarda gözüm bir kapının açıklığından ötekinin rengine geçiyor. Film ya da simülasyon, bunları kendiliğinden kurmuyor. Makine bazı alışkanlıkları kolaylaştırıyor; neyin önünde duracağımızı yine biz seçiyoruz.
Analog bir bakış, o anların peşine düşmeyi öğretiyor. Zamanı durdurmuyor, ama yavaşlatıyor. Bakmayı hatırlatıyor, görmeye biraz daha süre tanıyor. Aynı yoldan geçerken daha önce üzerinde durmadığım bir ayrıntıyla eve dönebiliyorum. Bir karenin içimizde bir günden daha uzun kalması da bundan olmalı. Elimde makineyle yürürken mutlu olduğumu fark ediyorum.
Sadece baktığım için.
Referanslar:
1. Kodak tarihi https://www.kodak.com/en/company/page/george-eastman-history/
2. Leica I’in tarihi https://leica-camera.com/en-DK/photography/100-years/the-history-of-the-leica-I
3. Canon Camera Museum https://global.canon/en/c-museum/history/story06.html
4. Fujifilm’in tarihçesi https://holdings.fujifilm.com/special/90th/en/history/
5. Bartmanski ve Woodward, “The vinyl” https://journals.sagepub.com/doi/10.1177/1469540513488403
Fujifilm, Film Camera Mode rehberi https://shopusa.fujifilm-x.com/discover/how-to-use-fujifilm-x-half-s-film-camera-mode/
ALPER TUNGA DOĞAN
Dünya vatandaşı olarak doğdu.
Tıp fakültesi yıllarında yasemin kokuları sardı her yanını, AŞK dolu. İki delikanlı, iki kedi ve “geveze” bir kuş ile keyifli bir yaşam sürüyor. Kendisini yarı zamanlı anestezist, tam zamanlı baba olarak tanımlıyor.
İmgelerin gücünü ve etkisini, adını koyamadığı zamanlardan beri hissediyor. 2015 yılında üyesi olduğu İFSAK çatısı altında fotoğraf üretmeye başladığını fark etti. O günden bu yana İFSAK bünyesinde gerçekleştirilen seminer, atölye, proje ve gezilerde aktif olarak yer alıyor.
Fotoğraf pratiğini; ışık, sokak, belgesel ve görsel anlatı ekseninde geliştirdi. Bu süreçte farklı eğitmenlerle çalışarak hem teknik hem de kavramsal üretimini derinleştirdi. İFSAK bünyesinde ve farklı platformlarda çok sayıda karma sergide yer aldı; çeşitli fotoğraf projelerine ve kitap çalışmalarına katkıda bulundu.
Fotoğrafı, bir ifade biçimi olmanın ötesinde, dünyayı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir araç olarak görüyor.
Hâlen İFSAK Temel Eğitim Programı kapsamında proje yürütücülüğü yapmakta ve üretmeye devam etmektedir.
Eğer fotoğraf da aşka dair bir şey ise, o zaman her şey AŞK için…
Instagram: @alpertdogan, @atdseries

Bize Ulaşın