Fotoğraf: Aydın Karadöller

Hayat: Bir Tasarım

///

Kavram Olarak Zaman

200 yıl önce fotoğraf yoktu. Suret, sadece çizilirdi. Evrenin çizgilerden kurulu olduğu kabul edilirdi. Zamanı tutmak diye bir dert de yoktu. Yalnızca güzel anlar bitmesin istenirdi. Onca yoksulluğa rağmen -ki dünya hep yoksuldu- yaşamın temeli haz almak üzerine kuruluydu. Zamanın sonsuz olduğu bilinir ama yine de insanlar onunla tatlı bir mücadeleye girerdi. Sadece bilim insanları ve felsefeciler zamanı soyuttan somuta dönüştürmek, sayılar ve de sözcüklerle adlandırmak için yarış halindeydiler. Ölümlü olduklarını bilmelerine rağmen yine de onunla yarışırlardı.

Şairler ise zaman denilen nehirde dizelerini bindirdikleri kayıklarını yarıştırırlardı. Genelde akıntının tersine kürek çekip aldıkları yola hiç bakmadan düşüncelerini akışa bırakırlardı. Akılda en fazla onların vurguları kalırdı. Düşünce yöntemleri, seçilmiş sözcüklerin şemsiyesi altında korunarak yüzyılları aşıp geleceğe taşınırdı. Şiir talep edilmez arz ile yürekten yazılırdı. Tanıklıklar, zihnin labirentlerinden geçip yolunu bulur, tüm zamanları mühürlerdi. Şairler, niyetlerinin yaşadıkları günlerde anlaşılmayacağını ve onları zamanla mayalayarak ileri zamanlarda ihtiyaç sahiplerini bulacaklarını bilirlerdi.

Çağdaş yaşamın günlük devinimleri zamanla yarışmayı yanında getirdi. Fotoğrafın icadı ile hafıza yedeğe çekildi. İnsanlar, görüntüleri arşivlerinde saklayarak farklı alanlara daha fazla zaman ayırmaya başladılar. Günlük yaşamın bedensel olarak içinde olmak, insanı daha kaygılı bir hâle getirdi. Felsefecilerin ana yöntemlerinden şüphecilik, insanın ayrılmaz bir parçası oldu. İlişkilerde, alışverişlerde, siyasette taraflar birbirlerine şüpheyle yaklaştılar. Ayakta kalmanın ve mücadelenin en büyük yöntemi, şüphe kalkanını önlerinde tutarak hayatı sürdürmek oldu. İnsanlar haklıydı, ruhsal ve bedensel hasarlardan korunmak için büyük bir çaba göstermek gerekiyordu.

Duygular, günlük yaşamın çıkarları karşısında çoğu kez başarısız kalıyordu. İnsanlar birbirleri hakkında hayaller kurup sonra da yanılıyorlardı. Vicdan, merhamet, erdem kötü ruhların içeriye süzüleceği açık pencereler gibiydi. Cehennem -inananlar için- bu dünyada vardı. İnsanların faydası için üretilen tüm teknolojiler, bir bumerang gibi yine kendilerini vuruyordu. Mümkün olan en az hasarla günü bitirmek çağdaş yaşamın başarı kriterlerinden biri olmuştu. Ev, telefonları ve bilgisayarları kapattıktan sonra en emniyetli yerdi. Ta ki bir sonraki güne kadar. İnsanın yaşadığı ülkesinde ve dünyada olan biteni izlemeye neden bu kadar gereksinimi vardı. Asıl konu buradaydı.

Maddi dünyanın sunduğu çeşitlilik toplumsal konum için bazı şeylere sahiplenmeyi gerektiriyor. Borçları ve alınan kredileri ödeyememek, işten atılmak, yolda kaza yapmak, eve hırsız girmesi; ne çok sorunu var günümüz insanının. Kaygı ve korku stepnesi gibiydi insanların. Sanki evrenin ana maddesi, insanı insanlıktan çıkaran para olmuştu. Adına ekonomi dedikleri bu olgu üzerinden yeni hamlelere geçiliyordu.

Oysa insanlar, dünyada kendilerine ayrılan zamanı en iyi şekliyle yaşamak istiyorlardı. Ekran bağımlılığı, bir gram bal için aralarında zehirlilerin de olduğu binlerce çiçeği gezmeye benziyor. Görüntü iyi, kıvam idare eder ama tadı felaket. Fakat kimse bunun farkında değil ve insanlar bu yüzden tat duyularını yitirdiler. Her güzel görüntüde yer alan nesne ve kavramları doğru sayıyorlar. Kimse yaptığı işi önemsemiyor, herkes varlığını kanıtlamak adına yüzünü gösterme derdinde. Patlatın dolguları, kapatın ek ışıkları, kaldırın filtreleri; işte karşınızda hilkat garibelerinin kurduğu yeni imparatorluğun amblemleri hazır. Hayırlı olsun!

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Fotoğrafın Gerçeği

Fotoğraf önce doğada sınadı kendini. Ormanı, denizi, göze güzel gelen görüntüleri çekti fotoğrafçılar. Sonra tarihi binalara, arkeolojik alanlara yöneldiler. Teknik ilerlemelerle hareketli konulara geçildi. İnsanları net olarak fotoğraflamak bir fotoğraf makinesine sahip olanların en büyük tutkusuydu. Zaman, içine fotoğrafı hapsedebiliyordu ve fotoğrafçı bunu hareketi dondurarak ileriye taşımaya yeminliydi.

Sonra fotoğrafın ana konusu günlük yaşamın içindeki insan oldu. İnsansız fotoğraflarda sanki bir şeyler eksik gibiydi. İnsanlar “geldim”, “gördüm” eylemlerinin yanına tutkuyla “kaldım”ı da eklemek istediler. Gittikleri yerlerden poz poz fotoğraflarla döndüler. Coğrafyalara, anlar üzerinden varlıklarını kazıdılar. Fotoğrafın karanlık oda üzerinden aktığı günlerde, albümlere zaman sırasına göre fotoğraflarını dizdiler. Fotoğraflar üzerinden özel tarihlerini hatırladılar. “Yaşadım!” diyebilmek için gelen arkadaşlarına bunları gösterdiler.

Esas mesele, göze görünen her şeyi kaydetmek için yeryüzüne usulca bırakılmış fotoğrafın açtığı yoldur. Fotoğraf bulunulan açının gerçekliğini yansıtır. Burada söz konusu olan gerçeklik, fotoğrafçının algıladığı gerçekler, fotoğrafta dondurulmuş an ve izleyici üzerinde bıraktığı izlenimin ara kesitinde yer alır. İyi fotoğraflar bir biçimde anonimleşir. Bunun için yine “yarın” kipinde okunacak zamana gereksinim vardır. İyi fotoğraf mayalanır, geleceğe kalır. Bazıları günün koşullarına bağlı olarak anlık ilgi çekip popülerleşir, sonra fotoğrafın kayıp cennetinde ezeli ve ebedi yerini bulur.

Bugün çevremiz, zamanın içinde dondurulmuş insan fotoğraflarından geçilmiyor. Fotoğraf âlemi tuhaf pozların resmi geçit yaptığı bir panayır yeri gibi. İzleyici, her sabah uyandığından itibaren, sosyal medyada binlerce fotoğrafın tecavüzüne uğruyor. Aynı hazzı ya da acıyı aktarmak için fotoğrafçı da aynı şeyleri yapıyor. Aklının ve ruhunun yetmediği fotoğraflara, kolu ulaşmadığı için selfie çubukları kullanarak erişmeye çalışıyor. Algoritmaların kendisini okşamasından, tokken dahi önüne lezzetli görünen yemekler getirmesinden memnun. Belki de hayatında ilk kez birileri (sistem) onun için istemeden bir şeyler yapıyor. En önemlisi, şikayetçi değil. Zira ruhu okşanıyor.

Tuttuğu takım, oy verdiği partinin başkanı, kıyı kentlerinde çöp kutularına dadanan domuzlar, doğa çöplük olmasın diye vücutlarını kepçelere kalkan yapan aktivistler, takip ettiği sitede iki al bir öde kampanyası, bombalanan kentler, elleri kelepçeli hırsızlar, elleri kelepçeli mağdurlar, ileri fanteziler için pembe tüylü kelepçe önerenler ve zihinlere kelepçe atan çok satan gelişim kitapları. Evet, fotoğraf da şu an elinde ters kelepçeyle bilinmeyen bir yere doğru götürülüyor. Gerçek fotoğrafçılar bunun farkında. Sahi, gerçek neydi…

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Işıklar İçinde

Işık olmasaydı, fotoğraf da olmayacaktı. Biz de görüp görmediğimizi ya da neyi-nasıl gördüğümüzü asla bilemeyecektik. Herkes ışık altında ortak açıdan aynı şeyleri görür ama herkesin zihni başka şekilde kaydeder. Kimi gördüğünü olduğu gibi algılar, kimi de gördüklerini ters yüz ederek ardındaki niyeti sezer. Bu etkileniş, çağrışımlara açık bilinçsiz bir eylemdir. Nesnelerin işaret ettiği kodlar her zaman bir gerçekliğe işaret etse de etkileri kişinin birikimlerine bağlı olarak farklılık gösterecektir.

Fotoğraf referansını öncülü olan resim sanatından alır. Ama söylemi tıpkı şiir gibi kesin, net ve akılda kalıcıdır. Resmin yüzlerce yıla yayılan kompozisyon anlayışı fotoğraf tarafından başarıyla kopyalanmıştır. Bu yüzden güzel sanatlar eğitiminde hangi sanat dalı seçilirse seçilsin hep ressamların insanlara sunduğu bakış açısı belirleyici olmuştur. Fotoğrafın bulunuşundan kısa süre sonra, birçok ressamın şaşkınlığını atıp kamera edinmesi bunun en önemli göstergesidir. Görsel sanatların temeli kompozisyondur. Resmin bize cömertçe sunduğu.

Manzara, natürmort, portre; yanında da İncil’den dinsel temelli sahneler ya da mitolojinin referans alındığı resimler sanat tarihinin en önemli parçaları olmuşlardır. Geçmişte ressamların en büyük müşterisi kiliselerdi. Ressamlar hayatlarını sürdürebilmek için kiliseler için freskler, tuval resimler yaptılar. Bunların kapalı mekânlarda özen ve dikkatle korunmaları sayesinde bugün özellikle müzelerde yer alan ve Batı Sanatının öncülleri olan resimler izleyicilerle buluşmayı sürdürüyor. Fotoğraf sanatı, resim sanatının sadık bir hizmetkârı olmuştur.

Tarih yazıldığı ve bize iletildiği gibi değilse eğer, belge olarak kabul edileni nasıl değerlendirmemiz gerektiği en önemli sorundur. Bize ulaşanlar, yetersiz bir kayıt mı, yoksa bir amaç uğruna müdahale edilmiş metinler midir? Kutsal betikler, insanların uğrunda mücadele verdiği değerler, yapılan savaşlar, gerçekte nasıldı acaba? Bugün yaptığımız sanat okumaları dönemin ve seçilen konunun gerçekliğiyle ne kadar örtüşmekteydi? Fotoğrafın olmadığı ama gazetelerin baskı teknolojisini kullanarak çoğaltıldığı zamanlarda, dönemin foto muhabirleri olarak sayabileceğimiz ressamlar, çizdikleri resimlerle habere katkıda bulunuyorlardı. Resim, gazete haberlerinin o günkü gerçekliğiydi ve iletilmek istenen haberlerinin algılanmasını kolaylaştırıyordu.

Gerçek olarak kabul edilenin dışındaki soyut alanı sanatçılar başarıyla kullanıyorlardı. Nesneleri göründüğü gibi değil göstermek istedikleri gibi yorumluyorlardı. Kullandıkları ışıkla eserlerini yeniden yaratıyor ve bakma eylemini bir hazza dönüştürüyorlardı. İşte o onda konu önemini yitiriyor, nesneler sadece bir aktarıcıya dönüşüyor, işçilik, ustalık, estetik ve buluş ön plana çıkıyordu.

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Belgeden Sanata Atılan Adımlar

Belgesel fotoğrafın her zaman bir “studium”a, fotoğrafa payanda olacak bilgiye gereksinimi vardır. Bu fotoğraflar, geçen zaman ve değişimle yeniden hayat bulur. Değişimin kendisi bile arşivde uyuyan fotoğrafa yeniden can verir, kıymetini artırır. Belge, bilgi ile gövde kazanır. Zihinde yeniden canlanır. Geçmiş ile gelecek arasında değişim üzerinden yeni köprüler kurulur. Her nitelikli bakış -gelsin ya da gelmesin- bir ruh çağırma seansı gibidir.

Gerçeğe ulaşmak, hiçbir zaman günümüzde olduğu denli zor olmamıştı. Doğru ile yanlışın birbirine karıştığı bu kaos içinde, insanlar mükemmelliğin yerine gerçeğin peşine düşüyor. Referans alacağı, benimseyip tartışacağı gerçekleri arıyor. Sonrasında umudu kesip, her şeyi akışa bırakıyor, yorulduğunda ise sistemin istediği insan modeline giriyor. Ardından gelen sosyal medya bombardımanında da kendi sığınaklarını seçip yaşama o pencereden bakıyor. Pusula bile artık kuzeyi göstermiyor. Büyük birader, küçük ama etkili oyunlar oynuyor.

Oysa bilinçaltı rahat durmuyor. Söylemeyeceğini söyletiyor insana, yapmayacağını yaptırıyor. Dilini sürçtürüyor, rüyasını gördürüyor. Sustuğunda o konuşuyor. Uykularından uyandırıyor, usulca anksiyetenin havuzuna bırakıyor bilincini. İlaç ile sanat arasında tercih yaptırıyor. Hemen eline bir roman alıp içinde kayboluyorsun, bir şiirin dizesinde vizesiz yolculuklara çıkıyorsun. Müzeye gidip bir resmin karşısında Stendhal Sendromu geçiriyorsun. Gözün kararıyor, ruhun daralıyor. Eski fotoğraflarına bakıyor, o tanıdık çocuğun aldığı şekle şaşıyorsun. Seslenseler bakmayacaksın. Adın bile yabancı geliyor sana.

Gelişi güzel bir sinemada yönetmenini hiç duymadığın bir filme bilet alıyorsun. Konusu bilmiyorsun. Aldığın mısırı yiyorsun. Hüzünleniyor sonra gülümsüyorsun. Film bitmesin istiyorsun. Hayatın bir film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden. Her şey gerçeküstü. O gün gerçeklerden kopmak istiyorsun. Beş yüz liraya biletini aldığın filmden ne çok şey bekliyorsun. Yönetmen olmak, bir film çekmek hatta senaryosunu yazmak istiyorsun. Olmadı, müziğini ben yapayım diyorsun. Neden o aktörün yerine sen olmayasın. Biraz ezber, kendi beslek bir yönetmense eğer, caz müzisyenleri gibi bolca doğaçlama da yapabilirsin. Sonunda, set fotoğrafçısı olmak bana yeter diyorsun. Film bitsin istiyorsun. Kutudaki cin gibi parlayan son mısır tanesine bakıyorsun. Film bitiyor. Yaşadığın şehrin labirentine çıkıyorsun. Ne tuhaf, başka bir film daha izlemek istiyorsun.

Donanımlı bir insan olmak ne güzel. Sergilere girip çıkıyorsun, müzeleri tavaf ediyorsun. Ressamların ruh hallerini anlamaya çalışıyorsun. Fotoğrafçıların tanık olduğu anlar karşısındaki endişesini hissediyorsun. O karenin bir öncesini ve sonrasını merak ediyorsun. Binlerce yıl öncesinin heykellerini dikkatle inceliyorsun. Heykellere dokunmak istiyorsun. (Hani dokunanlara kızıyordun). Galeri boşken bunu yapıyorsun. Bir kısmının replika olduğunu biliyorsun. Hangisinin olduğunu bilmiyorsun. Fotoğrafların ne kadarının gerçeği yansıttığını bilmediğin gibi. İsteklerinin sonu gelmiyor.

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Sanatın Kucağındaki İzleyici

İzleyici zekidir, üstelik sanılandan daha fazla. Fotoğrafçının üretme pratiğinden daha yoğun görsel deneyime sahiptir. Aksayan her şeyi doğal bir biçimde görür ama gördüğünü tam olarak açıklayabilmesi için kültüre, o konuyu daha iyi yorumlayabilmesi için bir jargona sahip olmak zorundadır. Doğasında merak vardır. Bu merak bilgiyle birleştirildiğinde konunun gerektirdiği kültüre ulaşılır. Kültür, bilinen en önemli anlaşma zeminidir.

Dinden sanata, bilimden iletişime kadar her şey dil düzleminde çözümlenir. Günlük yaşamdan sanatsal tanımlamalara kadar dil her alanda devrededir. Bilgi iletiminin en sağlam yolu, ortak bir anlaşma zemininde sözcüklere çevrilmesi ve mümkünse bunun yazı yoluyla aktarılmasıdır. Soyut olanı akılda tutmak zordur. Onun da kodları vardır. Aslında görüntü sözcüklere çevrilir, ardından da imge olarak zihinlere kazınır. Şairler dilin büyücüleridirler. Şiir dilin en seçkin aktarım yoludur. Sözcükler üzerinden ruhun öksesine yapışır ve sonsuza dek titreşimini sürdürür.

Özellikle belgesel fotoğraflarda anın vuruculuğuna rağmen; insanın merakını körükleyen “kim”, “neresi”, “ne zaman” gibi sorular daima gündemdedir. Bu bilgiler olmadan fotoğraf tam anlamıyla kavranamaz. Sanatsal değeri yüksek bir fotoğrafla karşılaştığımızda, üzerimizde iyi bir şiiri okumuşçasına sarsıcı bir etki bırakır. Güzel olanın en önemli özelliği, insanda başkalarıyla paylaşma isteği uyandırmasıdır. Hatta bu duygu daha ileri giderek izleyicide üretme isteği uyandırır. Kişi, tanıklığından öylesine hoşnuttur ki bunu kendisinin de yapacağı hissine kapılarak cesaretlenir.

Sanat fotoğrafının sürprizi yoktur. Anla ilişkisi de bulunmaz. Tümden gelerek insan ruhuna bir ağ gibi yayılır. Bağlamı sanat olan fotoğraf başka hiçbir kategoriye dahil olamaz. Önermez, anlatmaz. Soru da sormaz. Bakanla arasında çok özel bir frekans yaratır. İnsanda, bunun kendisi için üretildiği hissini yaratır. Bu kısmen bencil duygu yanında arınmayı getirir. Sonrasında bu fotoğraf hakkında kendisi gibi düşünenler olduğunu görür ve evrende yalnız olmadığını kavrar. Bireysel duyguların özel bir kulvarda anonimleşmesi izleyiciye derin bir haz verir. Sanatın amacı da tamamıyla bu değil midir?

Haz, yalnızca güzelliğin estetik ambalajıyla var olmaz. Dünyada dolaşımda olan sanat eserlerine baktığımızda, genelde sanatçıların duygu eşiklerini de görürüz. Üretimin zorluğu, çağına ayak uyduramamak, varoluş kaygıları, ölüm korkusu, gerekli ilgiyi görmemek sanatçıların çoğunu karamsar bir ruh haline sokar. Kimse ondan bir şey istememiştir. O talep olmadan eserlerini arz etmiş, malzemesini maharetle kullanarak görünür hale getirmiştir. Okunu hedefe doğrultmuş, evrende kendine ait olduğuna inandığı boşluğu doldurmaya çalışmıştır.

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Üretim ile Yaratım Arasında

Fotoğrafın sanat olduğuna inanan fotoğrafçılar, nesnelerin yardımına muhtaçtırlar. Her nesneye atfedilmiş işlevin geri plana atılıp bağlam değiştirmesiyle insanlara görünmeyi seçen tüm nesneler sanatta yaratıcılığın bir parçası olurlar. Nesneler sadece adlarıyla değil, kastettikleri anlamlarla düşünce düzleminde yeniden var olurlar. Tek bir ağaç yalnızlıktır; bir kurdele zamanlar arasında bağlaç, kolları kopmuş bir bebek geçmişin sisli anıları, gökyüzündeki martı özgürlük anlamına gelebilir. Dikkatli bir bakışla, fotoğrafçının fotoğrafa eklediği o şeffaf katmanı görmek mümkündür.

Yan yana gelen nesneler, fotoğrafın dört köşesi içinde ve bir kompozisyon dahilinde iki boyuta dönüşmediği sürece hiçbir anlam ifade etmez. İnsan zihni, akışı, tıpkı bir film kamerası gibi gerçek hızında algılar. Çerçeve yapılıp son nokta konulmadan, nesneler arasındaki etkileşim sabitlenmeden fotoğrafçının niyeti anlaşılmaz. An fotoğrafının peşinde olmayan fotoğrafçının kendi yaklaşımıyla konuyu yorumlaması için zamandan daha başka referanslara gereksinimi vardır.

Çekilecek her kare bir deneme yanılma sürecini gerektirir. Sürpriz neredeyse yok gibidir. An fotoğrafında nasıl saniyelerin önemi varsa, sanat fotoğrafında da anlatımı zenginleştirecek ve kompozisyonu güçlendirecek milimetrik düzenlemeler önemlidir. Bu fotoğraflar kurgulanırken, imgenin düşünce ile sağlaması yapılarak tek bir kareyle anlatım hedeflenir. Çerçeve, fotoğrafçının zihnindedir. Reel görüntü, zihindeki imgeyle üst üste geldiğinde deklanşöre basılır. İmge ile nesne rölyef yapmaz artık, tam olarak duyarlı yüzey üzerinde belirir. Düşünce görünür bir hal alır.

Fotoğraf: Aydın Karadöller

Her fotoğrafın onu ayakta tutacak referansları vardır. İlki ışıktır. Işık, müzikteki ritim gibidir. Sanat fotoğrafında kullanılacak her nesnenin daha önce yer aldığı, hafızaya kazınmış unutulmaz yapıtlardaki göndermeleri büyük önem taşır. Kültürlü bir izleyici ve deneyimli bir göz bunu hemen görecek ve bağlantıyı kuracaktır. Bu olmadığı takdirde kadrajın içinde yer alan tüm nesneler sadece işlevleriyle anılacak; makas kesmeyi, şapka başa takmayı hatırlatacaktır. Nesnesinin kucaklamadığı hiçbir ışık, fotoğrafı var etmeyecektir.

Detaylar, gizleri saklar. Fotoğrafçının göstermek istediği, biraz da nesnelerin görünmek istediği açılardır. Sanat fotoğrafının en büyük özelliği tek başına ayakta durabilmesidir. Sanatçı için verili değerler hiçbir zaman yeterli olamaz. Sanat fotoğrafı, üretimden yaratıma giden bir süreci içerir. Belge fotoğrafının konu edindiği “uzak kalmak” ya da “yakında durmak” gibi bir söylemi yoktur. Sanatçının en önemli özelliği, aynı çağa baksalar da başkalarının görmediğini görmek ve bunu yeteneği dahilinde gösterme arzusudur.

Sanatçının çoğu kez reddettiği sanat tarihine işlerinin kalması onun en büyük trajedisidir. Yapılmış olanla işi yoktur sanatçının. Bilinçli göndermeler dışında geçmişi kopyalamaktan uzak durur. Kavrar, tasarlar, kurgular, dener ve uygular. Günlük değerlere yaslanmaz. Kendine sürekli yeni alanlar açmak ister. Ama yine de bir küratör ya da sanat tarihçisi karşıt görüşteki meslektaşlarıyla birlikte aynı demetin içine koyar onu. İstemese de bir akım ya da ekolün içine monte edilir.

Başarı, çalışkan ve üretken sanatçıların kaderidir. Şanslıysa hatırlanacaktır. Zira her sanat yapıtı kalıcılığı ve değişmezliği nedeniyle ölümden bahis açar. Biten her yapıt bir vedayı işaret eder. Fotoğraf da yaşam da bir dikdörtgenin içinde son bulur. Ve sanatçı, ölümden sonra bir yaşam olduğunu herkesten daha iyi bilir. Belki de istediği “biraz daha ışık”tır.

Fotoğraf: Aydın Karadöller

 

Fotoğraflar: Aydın Karadöller
www.karadoller.com

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 15 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30’un üzerinde fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür, sanat ve caz programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve klasik ve caz müziği üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başbakanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 30 yılı aşkın Türkiye’nin önemli üniversitelerinde (Marmara Üniversitesi, Mimar Sinan Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Sabancı Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi) fotoğraf dersleri vermiş, 17 sergi ve festivalin küratörlüğünü, 30’a yakın kitabın da editörlüğünü yapmıştır. BUFSAD ve İFSAK onur üyesidir.

2012-2025 yılları arasında İstanbul Modern Müzesi, Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından 2021yılına kadar Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yapan Akoğul, İFSAK Blog ve Gezgin Foto dergisinde köşe yazarlığını sürdürüyor. 2022 yılının TFSF ve 2024 yılının İFSAK Fotoğraf Ödülü sahibidir.

Yazıları Yeni Düşün, Medyavizyon, Marketing Türkiye, İFSAK Fotoğraf, Donna, Hürriyet Gösteri, Varlık, Stüdyo İmge, Sombahar, Poetika, Şiir Atı, Çalıntı, E, Konstantıniyye, Göçebe, Milliyet Sanat, Jazz, Geniş Açı, Fotoğraf, İFSAK Fotoğraf, Eikon, Hayalet Gemi, Amann, Yeni Günaydın, Cumhuriyet, Yeni Yüzyıl, Aktüel, Hürriyet, Radikal, Nstyle, Vizyon, Time Out İstanbul, Ebe Sobe, Ulusoy Travel, Biz, Home Style, Andante, İz, tr, Photo Digital, Eikon, İFSAK Blog, Gezgin Foto, Zamansız, İST dergilerinde yayınlandı.

Seçilmiş Kişisel Sergiler
2023 “Bir Başka Bursa”, Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi, Bursa
2022 “Caz Zamanı” Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2016 “Montreal’de Bir Mevsim, Galeri Işık
2013 “Tenha Vakitler”, ArtGalerim Nişantaşı, İstanbul
2011 “Kayıp Ruhlar”, ArtGalerim Nişantaşı, İstanbul
2010 “İç İçe İstanbul”, Fototrek, İstanbul
2008 “Standards”, PG Art Gallery, İstanbul
2007 “Sanki”, İ.F.M. Leica Gallery, İstanbul
2006 “Geçen Yaz Viyana’da”, Palais Porcia Kunst Raum, Viyana
“Siyah Beyaz Afyonkarahisar”, Fevzi Çakmak Sanat Galerisi, Afyonkarahisar
“Avusturya 2006”, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2005 “Bit-ki”, PG Art Gallery, İstanbul
“Yolda”, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2004 “Otuz Kuş”, PG Art Gallery, İstanbul
“Geçen Yaz Viyana’da”, Fotografevi, İstanbul
2003 “Güzergâh: Edebiyat”, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, İstanbul
2002 “Başarmak”, Fotografevi, İstanbul
2001 “Klasikler/Neo-klasikler”, Fotoğrafevi, İstanbul
“Aşkküre”, Bedri Rahmi Eyüboğlu Sanat Galerisi, İstanbul
1999 “Bronz Askerler”, Fotografevi, İstanbul
1998 “Dönüşümler”, Art Shop, İzmir
“Filim”, İMKB Sanat Galerisi, İstanbul

Yayınlar

2021 “Ağustos” (şiir)
2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece/Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Küratörlükler

2024 “Benden Başka / Bir Otoportre Projesi / İfsak, İstanbul
2023 “Ozan Sağdıç: Fotoğrafçını Tanıklığı”, İstanbul Modern, İstanbul
2019 “Yolda” (Türkiye’de Gruplar), Fransız Kültür Merkezi, İstanbul
2019 “Fotoğrafın Doğası”, Artweeks Akaretler, Akaretler No:45, İstanbul
2018 “Yıldız Moran: Bir Dağ Masalı”, İstanbul Modern, İstanbul
2017 “Beni Bul” / Otoportreye Çağdaş Dokunuşlar, Akbank Sanat, İstanbul
2016 “Poz”, PG Art Gallery, İstanbul
2016 “İnsan İnsanı Çekermiş”, İstanbul Modern, İstanbul
2013 “Bir Zamanlar”, Fotografevi, İstanbul
2012 “Mekânın Doğası”, Hilpark Suites İstinye, İstanbul
2012 2. Bursa Fotofest / Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali
“İnsanlığın İzleri” (Sanat yönetmeni, şef küratör)
2012 “Gidilmemiş Zamanlar”, Hilpark Suites İstinye, İstanbul
2011 1. Bursa Fotofest / Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali
“Karşılaşmalar” (Sanat yönetmeni ve şef küratör)
2003 “İki Dünya Arasında” / İ.F.M. Leica Gallery, İstanbul

Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi (Editörlük)

2021 Yusuf Tuvi
2020 Lütfi Özkök
2019 İbrahim Zaman
2018 Ergun Çağatay
2017 Yıldız Moran
2016 Ersin Alok
2015 İzzet Keribar
2014 Sabit Kalfagil
2013 Sami Güner
2012 Ozan Sağdıç
2010 Şakir Eczacıbaşı

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Sağlık Evinin Son Işığı

Fotoğrafın Tanıklığı, Sağlığın Sessiz Kahramanları Bazı insanlar tarih kitaplarına girmez. Haklarında belgeseller çekilmez, isimleri hastanelere verilmez,…

Kanarya Adaları

Atlas Okyanusu üzerinde, İspanya’ya bağlı takımadalardan oluşan “Kanarya Adaları” doğu ve batı olarak iki ayrı başkenti…

Mars Mîra

2017 Temmuz’unda hayatımının en unutulmaz ve en acı deneyimini yaşadım. (Medeni) Avrupa’nın ortasındaki Bosna Savaşı’nın en…

Işık ve Renkle Resim Yapmak

Fotoğraflarımda huzurlu, sakin biraz da surreal bir atmosfer oluşturmayı çok seviyorum. Bunun için genellikle uzun pozlama…

Calgary Stampede Etkinlikleri

Heyecan verici yeni bir seyahat mi arıyorsunuz? Temmuz ayında Kanada’da düzenlenecek Calgary Stampede Fuarı’nda maceraya atılmaya…

Anlar ve temel parçacıklar

Çoğunlukla; ortaya atılan her yeni kavramın, bir öncekiyle ilişkisi ele alınarak tanımlaması yapılır. Başka bir deyişle,…