Müzik, kültürlerin sessel yansıması ve tınısal ifadesidir. Ve elbette, yaşanan toprakların ürünüdür. Farklı coğrafyalarda farklı kültürler oluşur ve gelişir. Uzun vadede evrenselleşme rolü içinde bütünleşecek olan kültürler, ilk adımlarında sesi, sözü, müziği ve enstrümanı ile yereldir. Hatta anlatım biçimi ve malzemeleri de yereldir. Ancak daha sonradan farklı yerellerden yola çıkan enstrümanlar ve ses aracılığıyla evrenselliğe taşınır.

Bu evrensellik hali müziğin insanlığın ortak dili ve mirası olduğu görüşünü günümüze kadar getirmiştir. Science dergisinde 2019’de yayınlanan “İnsan Şarkısında Evrensellik ve Çeşitlilik” başlıklı makalede (…) “Müzik aslında evrenseldir” sonucuna varılmıştır. Bu sonuç, biri 86 toplumdan alınan kayıtlardan, diğeri etnografların dünya çapında 60 toplumdan müzikal davranışlarla ilgili notlarından oluşan iki kültürler arası veri setinin etkileyici bir hesaplama analizine dayanarak bilimsel bir veri olarak sunulmuş. https://fikirturu.com/kultur-sanat/muzigi-evrensel-yapan-nedir/ Makalenin başyazarı Samuel Mehr, görüşünü “Müziğini anlamak ve keyfini çıkarmak için belirli bir kültüre aşina olmanıza gerek olmadığını gösterdik” diye belirtmiş. Omar Faruk Tekbilek’in yaptığı müzik ve kullandığı enstrümanlarda onu yerellikten alıp, dünyanın değişik bölgelerinde ki yerel sanatçı ve enstrümanlarla buluşturarak evrenselliğe taşımış.
Adana’dan yola çıkıp, İstanbul’a, oradan Amerika’ya ve yaptığı etno-evrensel müzik ile tüm evrene seslenir Omar Faruk Tekbilek. Anadolu’nun ezgilerini neyiyle ve diğer enstrümanlarla tüm dünyada tanıtır. Adana’da Piknik Aile Çay Bahçesi’nden çıkıp, Japon İmparatorluk Orkestrası salonundan, Londra Albert Royal Hall Kraliyet Salonu’na; Disney Opera binasından, Atina Megaron Müzikholüne kadar uzanan mekân içinde olduğu elliden fazla ülkenin en önemli konser salonlarında solo veya konserler verir veya dünyaca ünlü gruplara eşlik eder.
Herkesin İstanbul’a gitme arzusu Omar Faruk Tekbilek’te de vardır. 1967 yılında ağabeyi Hacı Ahmet Tekbilek’in izinden İstanbul’a gider. Büyük Parmakkapı sokaktaki Müzisyenler Kahvesi bir süre onunda mekânı olur. Sanatçı Ahmet Sezgin’in kavalcısının ayrılması nedeniyle bir gün Ahmet Sezgin onu çağırır ve dinler. “Ateşim Var Külüm Yok” parçasını çalar. Başlayış o başlayıştır artık. Ahmet Sezgin’den sonra Orhan Gencebay ile çalışır. Arabesk müzikten iki pozitif etki alır. Birincisi bireylere konuşma hakkı taşıyan bir özgürlük duygusudur, diğeri ise her ritim sazın öbür sazların seviyesinde duyulabildiği bir eşitlik duygusudur.

Omar Faruk Tekbilek’in yaşamında dönüm noktalarından olan en önemli kişilerden birisi “Burhan Baba” olarak hitap ettiği Burhan Tonguç’tur. Bir diğer kişi ise İsmet Sıral’dır. Her iki isim de ritim ustalarıdır. Ve ülkemizde ilk “Ritim Grubu” kurarlar. İsmet Sıral Türkiye’de ilk caz orkestrasını kuran, Türk ezgileriyle cazı birleştirip, avangart denemeler yapan bir ustadır. Bu ilişkiler Tekbilek’i müziğin derinliğine doğru bir yolculuğa çıkarır. Arabeskten yola çıkıp müzikal bilgeliğe uzanan bir derinliktir bu.

Müziğin altyapısının ritim olduğunu düşünür ve müziği evrensel yapan şeyin ritim duygusu olduğunu anlatır. Bununla ilgili çocuklukla ilgili anısı şöyledir: “Yağmurlu bir gündü. Pencereden annemi seyrediyordum. Çamaşırlarını yağmurdan kurtarmak için hızla topluyordu. Bir taraftan da olukların altına tencereler koyuyordu ki yağmur suyunu toplasın. Su değerli. Yağmur suyu o zamanlar zehir içermiyor, sağlıklı sayılıyor. Tencerelere düşen her damla ayrı bir ses çıkarıyordu. Ben bu sesleri dinleyip kendimden geçiyordum; dum dum da dum, dum dum da dum… Öbür oluktan gelen ses ise bir başka! Başka ama diğeriyle uyumlu. Biri eşit aralıklarla üç kez dum dediğinde, 4. kez diğer oluktan bam diye bir ses geliyor. İki bamın arası eşit ama dumların ritmini bozmadan araya giriyor. Dum dum da bam… Dum dum da bam dum dum… Bir senfoni sanki.”


Omar Faruk Tekbilek’e göre; Ney, nefes vermek sanatıdır. Nefesini öyle üfleyeceksin ki, fazladan bir şey harcamayacaksın. Islak bir mendilin tene değmesi gibi, nazik, bir çizgi halinde, tek tek kapılar geçeceksin. En sonunda kapısız bir yere gelirsin. Buraya gelince elindeki neyi hissetmez olursun. Hiçbir deliğe parmağını koymadan, bizden evvel var olan neyin sesiyle çalmaya başlarsın.
“Müzik başlamadan önce içeriye saçı başı darmadağın, gemiden kaçmış tayfalara benzeyen biri girdi. Belinden kavalını çıkardı, çalmaya başladı. Sahne almadı, adeta kendisini sahnenin ortasına attı. Dakikalarca kaval çaldı, kavalı bırakıp, ney üflemeye başladı, diğer müzisyenler ara verince, onların enstrümanlarını alarak devam etti. Bağlama, darbuka, tekrar kaval ve yeniden ney… Bir başka şeydi yaptığı, izleyici için değil, kendi için çalıyordu. Çalmaktan zevk alıyordu. İşte günlerdir arayıp bulamadığım müzisyen bu dedim”.


Besteci, kompozitör, gitar virtüözü, Grammy ödülü almış, 400 civarında film müziğinde imzası olan önemli bir müzik insanı Brian Keane, Omar Faruk ile tanışmasını böyle anlatıyor. Omar Faruk Tekbilek için Amerika’da ki bu tanışma bir dönüm noktası olur. Bundan sonraki yaşamı ve müzik dünyası çoğunlukla Amerika’dır. İlk amacı Berklee Müzik Okulu’nda caz eğitimi almaktır. Ama bu isteğini çeşitle nedenlerle gerçekleştiremez. Ancak orada “The Sultans” isimli bir müzik grubu kurar. Ve bu grupla dört plak yaparlar. Bu plaklar Tekbilek’in hem tanınmasını hem de para kazanmasını sağlar.

“Bir elinde kemanını tutan şef, çubuğuyla işaret verince, ortaya serilmiş bir minderin üzerine oturarak çalmaya başladım. Saba Melikesi kıyafetleri içindeki kırk kadın, kemanlarıyla bana eşlik ediyordu. Elimde sazım, aklımda ise Burhan Tonguç’un söyledikleri vardı; Enstrümanla değil bedeninle çalacaksın. Ruhun bedenini hazır ettiyse elinde ne olduğu önemsiz. Saz. Bendir veya ney… Sazımın tellerine dokundum…. Çaldım. Çaldım yine öçaldım… Sazım ben olmuştu, bense hiç. Özgürdüm artık. Bedenim kalmamıştı ki, onu engelleyen bir şey olsun. Çaldım, çaldım yine çaldım… Benden etkilenen orkestra şefi çubuğunu bırakmış, minderin kenarına diz çökerek kemanıyla bana eşlik etmeye başlamıştı. Durduğumuzda kan ter içindeydim, hıçkırarak ağlıyordum. Alkışları biraz sonra duymaya başladım. Çılgıncaydılar…”.
Omar Faruk Tekbilek, Royal Albert Hall’deki konserinden sonra duygularını böyle ifade eder. Daha sonra 1988 yılında Amerika’da Brian Keane’nin organize ettiği “Muhteşem Süleyman Projesi”nde Amerika’nın birçok eyaletini dolaşırlar. Bu projeden sonra daha ciddi ve daha fazla teklif almaya başlar.
“Suleiman The Magnificent”, Fire Dance”, “Whirling”, “Beyond The Sky”, Mystical Garden”, “Crescent Moon”, One Truth”, “Dance Into Eternity”, “Alif”, “Tree Of Patience”, “Butterfly”, “Best Of Omar Faruk Tekbilek-Longing”, “Selection Of Omar Faruk Tekbilek”, Love Is My Religion” gibi albümleri ile müziğini dünyaya ve daha geniş bir çevreye duyurur. Yaptığı albümler ve konserleri dünyanın değişik ülkelerindeki sanatçıları ile yapmıştır. Bu albümler ona dünyanın değişik ülkelerinde değişik kapılar açtırır. Bunlardan en önemlilerinden birisi Atina’da Megaron Konser Salonu’nda verdikleri konserdir. Bu konserin özelliği bu salonda verilen ilk etnik müzik konseri olmasıdır. Daha sonradan Japon İmparatorluk Orkestrasına solistlik yapma, Tayvan’da Çin Devlet Orkestrası ile birlikte çalma, Avustralya Sydney Opere Binası’nda konser verme gibi dünyanın birçok önemli müzik konser salonlarında arkadaşlarıyla sahneye çıkma gibi her müzisyenin sahne almak isteyeceği salonlarda konser verir Omar Faruk Tekbilek. Ancak bir tek doğduğu kent Adana’da konser veremez.
Müziğini dört element gibi tarif eder. Su, ateş, toprak ve hava… Su; Allah’a olan aşkını… Ateş; birbirimize duyduğumuz aşk… Toprak; yaşam olan aşkımız… Hava ise hayal gücünü ve evrensel müziğinin kaynağını anlatır.

Çukurova! Bereketli toprakların bereketli sanatçılarının doğduğu yer. Onlardan biri olan Omar Faruk Tekbilek yıllar sonra tekrar doğduğu topraklara dönüş yapar. 2021 yılında Karşıyaka’da 47 numaralı baba evine geri döner. “Adana’ya ne zaman geri döndünüz?” diye sorulduğunda “Gitmedim ki döneyim!” diye yanıtlar.

Nefes (Breath) kitabını yayına hazırlayan S. Haluk Uygur ve Ünal Zorludemir. Kitap Türkçe ve İngilizce olarak basılmış. Kitap sadece anlatıdan oluşmuyor. İçerisinde görenleri veya kitabı okuyanları oldukça etkileyecek kareler var. Fotoğrafların bir kısmı renkli, bir kısmı siyah-beyaz. Fotoğraflar konuların akışına göre kısa alt yazıları ile birlikte verilmiş. Belli ki kitap yazılırken anlatıya göre de fotoğraf yapılmış. Bu durum yazı ve fotoğrafın gücünü birlikte nasıl da arttıkları adına oldukça güzel bir örnek. Bazı fotoğraflar sanatçının yazılar olmasa dahi zihninizde nasıl bir yaşam, ruh hali içinde olduğunu, nasıl bir müzik yaptığını anlatıyor. Fotoğraflarda kitabın yazarları S. Haluk Uygur ve Ünal Zorludemir’e ait.
Yazımızın giriş paragrafına geri dönersek, Omar Faruk Tekbilek’te insanlığın evrensel dili olan müziği dünyaya taşımış, onu insanlığın ortak mirası ve ortak kültürü haline getirmiştir. Yaşar Kemal kültür konusunda şöyle der: “Dünyamız, ne büyük mutluluktur ki, on binlerce çiçekli bir kültür bahçesidir. Her kültürün bir rengi, bir kokusu vardır. Dünyamızdan bir çiçeğinin koparılması, dünyamızdan bir rengin, bir kokunun yok olmasıdır ”. Omar Faruk Tekbilek’te dünyamızdaki müziğin kültür bahçesine farklı rengi, kokusu, ritmi olan bir çiçek ekmiştir. Yine Yaşar Kemal’in dediği gibi “Her dinden ve ırktan, değişik milliyetlerden gelen insanları aynı masada müzik ve sanattan başka hiçbir güç oturtamaz”.


Bize Ulaşın