Fotoğraf: A.Nur Türk

Sorularla Fotoğraflar Arasında

///

Geçmiş geleceği ne kadar belirler?

Eski ile yeni kuşaklar arasında ne fark var? Eski dünya ile yeni dünya arasındaki fark nasılsa, bu durum, kuşakların dünyayı algılama biçimleri içinde geçerli. Özellikle teknolojiye dayalı alanlarda ne yazık ki yeni olan her şey eskinin bağlarını yok ediyor hatta sıfırlıyor. Gelenek yeterince çağdaşlaşmadığı için aradaki iletişim kayboluyor. Bir sonra gelen, bir öncekini reddediyor.

Eski günleri hatırlıyoruz: Bazı köşkler muhteşemdi fakat zor durumdaki ev sahiplerinin çaresizliğinden yararlanan emlak simsarlarının eline düşüp yok edildiler. Yerlerine apartmanlar dikildi, meyve bahçeleriyle süslü geniş bahçeleri, sitelerin dibi yosun bağlamış havuzlarıyla yer değiştirdi. Korunup yenilenmeleri gerekirken izlerini kaybettirip görünmez oldular. Sadece eski fotoğraflarda sanki hiç olmamış birer hayal gibi görebiliyoruz onları. Tuhaf bir biçimde ve tam olarak neyi özlediğimizi bilmeden özlüyoruz ardımızda bıraktıklarımızı.

Kimileri köhnemiş, tamir göremeyecek yıkılmak üzere olan eski evlerdi. Oturmak imkânsızdı. Onların yerine yenilerinin inşa edilmesi iyi oldu. Oradaki incir ağacı kesildi, dut ilgisizlikten kurudu gitti. Elma ağacı ne oldu, bilmiyoruz. Sadece görüntülerini ve tatlarını hatırlıyoruz bu ağaçlardan kopardığımız meyvelerin. Giderek daha fazla kucaklıyor anılar bizleri. Kısaca söylemek gerekirse, yaşlanıyoruz.

Geçmişin o tuhaf filmlerinde yer alan sahnelerde kahvehaneler, bürolar, lokantalar sigara dumanından bir sisin içinde yüzerdi. Bugün bir sigara bile yakamıyor oyuncular. Eski bir filmi izlemeye başladıktan en az yarım saat sonra cep telefonunun ya da bilgisayarın gözükmediğinin farkına varıyoruz. O yıllarda konuşabilmek için sabit telefona gereksinim olduğunu ama insanların bugünkünden daha iyi bir şekilde randevularına sadık kaldıklarını biliyoruz. Demek ki hayat her türlü yaşanıyormuş.

Fotoğraf: A.Nur Türk

Bugün teknolojiye her zamankinden daha çok güveniyoruz. Dünyanın neresinde olursak olalım, tanık olduğumuz anları dostlarımızla saniyesinde paylaşabiliyoruz. Eğer bir sosyal medya platformunda kayıtlıysak, herkes nerede olduğumuzu ve ne yaptığımızı en ince ayrıntısına kadar biliyor. Özellikle son yıllarda insanların kendilerini var etme çabası nevrotik bir hal aldı. Sanki o andan bir fotoğrafımız olmasa yaşadığımızı asla ispatlayamayacağımız hissine kapılıyoruz. Oysa elektrik kesilir ya da bir yerde şarjımız biterse, o andan itibaren biz de kayboluyoruz uzayın derinliklerinde.

Bunlar da yetmeyince yapay zekânın olanaklarıyla hiç okul okumadan, asla derse girmeden başka alanlarda söz sahibi olmaya başladık. Makine kullanmadan fotoğraf çekiyor, fırçayı elimize almadan resim çiziyor, kaleme ya da tuşlara dokunmadan yazılar yazıyoruz. Üniversite, güzel sanatlar okulları, edebiyat fakülteleri, konservatuarlar neredeyse değerlerini yitirmek üzere.

Eskiden en büyük sahtekârlığımız, yaz tatilinde öğretmenimizin bizden okumamızı istediği kitabı okumayıp yerine roman özetlerinin yer aldığı kitaptan küçük hırsızlıklar yaparak ödevimizi hazırlamaktan ibaretti. Şimdi hasta ruhumuzun bilinçaltımıza yuvalanan itiraflarını, yeni yetme instagram psikologlarına çevrimiçi olarak yapıyoruz. İnterneti kullanarak marketlerden yiyeceğimizi, popüler mağazalardan giysilerimizi, sanal depolardan kitaplarımızı ısmarlıyor, kredi kartıyla parasını ödeyip acil olarak çağırdığımız kuryelerle eve getirtiyoruz. Nasıl olsa her türlü kararsızlığımızın üzerini bedava iade kargolarıyla örtüyoruz. Gelişiyor ve büyüyoruz değil mi?

Fotoğraf: A.Nur Türk

Fotoğraf insanlığı nasıl kurtarır?

Bu sorunun yanıtını vermek hayli zor. Sanat kurtaramıyor, felsefe doğrultamıyor, siyaset ise her gün yeni bir bataklığın içine çekiyor insanlığı. Neyin gerçek neyin yalan olduğu bilinmiyor. Söylenenlerle gerçek arasındaki boşluk, bireysel ya da toplumsal çıkarlar yüzünden giderek büyüyor. Hukuk çalışmıyor, adalet işlemiyor. Ağaların, ruhban sınıfının ya da derebeylerinin eski hegemonyası, bugün ülkelerin ve ardındaki güçlerin etkisiyle bireysel çıkarlarına yenik düşen politikacılar eliyle daha büyük ölçekli olarak yeniden yapılanıyor.

İnsan düşüncelerini söyleyemiyor, hakkını arayamıyorsa, yazılı, görsel ve işitsel medyanın yaptığı kurguların pençesindeyse özgürlükten nasıl söz edebiliriz? Sınırları içinde fotoğraf bize ne kadar yardım edebilir? Sadece oyları gerektiğinde varlığı önemsenen çaresiz insanlar da ağızlarına çalınan bir parça bal ile mutlu ediliyorlar. Geçici bir süre için gururları okşanıyor. Vatandaşın sadece seçmen olarak görüldüğü, kayıtlı olanların vergilere boğulduğu ve her şeyin kanunsuzca yapıldığı illegal bir sistemde kalanlar büyük sıkıntılarla karşılaşıyorlar. İşleyişe uymayan, işsiz ya da aç kalıyor ve haklarından mahrum ediliyor.

İnsanlar birbirlerine karşılıksız yardım etmeyi unuttular. Bireysel çıkarlar hep ön planda yer alıyor. Küçük bir yardımda bulunan hemen diyetini istiyor. Yardım yok, rüşvet ya da tehdit var. O da yoksa şantaj devreye giriyor. Günümüzde her şey satın alınabiliyor. Karşı tarafa en çok küfreden, o kadrolara transfer ediliyor. Döneklik sıradan bir olguya dönüşüyor ve en acısı da beyni elindeki telefon ve karşısındaki televizyon ile hafıza kaybına uğratılmış insan, bunu hiçbir şey olmamış gibi benimseyebiliyor; kitap okuyacağına 5-7 yaş için tasarlanmış oyunları oynuyorlar. Köşeyi nasıl olursa olsun bir şekilde dönmek başarı, bunu sürekli kılmak da çalışkanlık olarak kabul ediliyor. Çalışmadan kazanmak istiyorlar.

Daha da acısı Tanrı ile korkutuluyor insanlar. Aklın, dogmalarının karşısında yüzlerce yıl önceki şansı dahi yok. Aydınlanma yerini karanlığa bıraktı. Beyin idrak işlevini giderek yitiriyor. Politikacılar, gazeteler, televizyonlar ve en fenası da fenomenler üzerinden kurgulanan sosyal medya insanların yerine düşünüyor. Birileri de çıkıp – nerelerine süreceklerini bilmedikleri internetten aldıkları menşei belirsiz kremleriyle-adına halk dedikleri bu uyuşturulmuş kitleyi çıkarları doğrultusunda kullanıyorlar. Her şey Tanrı ile kul arasındaki o huzurlu bölgeye başkalarının girmesiyle başladı. Bize onu nasıl sevmemiz gerektiğini söylediler. Bu da inancın çözülmesinin başlangıcı oldu.

Cahile yetki verildiğinde, aradaki farkı bilgisizliği yüzünden kötülük ile kapatacaktır. Negatif bir alanın lanetli enerjisini bütüne yayacaktır. Kendisi gibi olanların arasına karışıp eylemini doğal sayacaktır. Peki biz kendimizi bunlardan nasıl koruyacağız?  Onlara ellerindekine benzer silahlarla mı karşı koyacağız? Belki sanatla oluşturulacak bir kalkan ya da öreceğimiz bir duvar bedenimizi değil ama ruhumuzu emniyette tutacaktır. Ele geçiremedikleri ruhlarımızın, gün doğumunu izleyen vampirler gibi onları huzursuz ettiğine eminiz.

Fotoğraf: A.Nur Türk

Fotoğrafçının görevi ne olmalıdır?

Tıpkı bir doğa gözlemcisi gibi göze görünen her şeyi fotoğraf üzerinden bir arşiv bütünlüğü içinde kayda geçirmek, evrenin işleyişini düzene koymak isteyen fotoğrafçılar için verilmiş bir görev gibidir. Fotoğraf, nesnelerin nesnelerle ve nesnelerin mekânlarla olan iletişimi üzerinden ve onları kanatları altına almış ışık üzerinden kurulur. Gördüğümüz nesnelere hiç dokunmadan, sadece bakış açılarımızı seçerek kompozisyonlara dönüştürmek bile yeni sanatsal alanların simyasını fısıldayacaktır kulaklarımıza.

İsmini veremediğimiz ve kodlayamadığımız hiçbir bilginin bize yararı olamaz. Bilgi, gereksinim olduğunda acil olarak devreye girmelidir. Bunun için bir anlaşma zemini oluşturabilmek adına nesnelerle sözcüklerin eşlenmesi gerekir.

Aynı durum kavramlar için de geçerlidir. Nesnelerle sözcükler arasında geçişi hızlandıran bir köprü gibidir kavramlar. Eylemin teorisini ve stratejisini içinde barındırır. Konu sanat olduğunda, başvurduğumuz ilk basamak ise sanat tarihidir.

Hangi zaman diliminde üretilmiş olursa olsun, her yapıt kendisiyle ilgili yapılan okumalarda gerek biçim gerekse anlam üzerinden sanat tarihi ile karşılaştırılmak durumundadır. Koordinatları bilinmeyen hiçbir yapıtın bu tarih şeridinin içinde yer alması mümkün değildir. Üretilmiş yüz binlerce yapıtın hafızası, bugün estetik ve sanat tarihi gibi disiplinlerin gövdesini oluşturmakta, konunun uzmanları ve özellikle de eleştirmenler tarafından yeni okumalar için kullanılmaktadır.

Daha önce yeryüzü sahnesine çıkmış sanat yapıtları sadece sanat tarihinin yatay hiyerarşisi içinde yer almakla kalmaz, aynı zamanda sanat denen uzun yolculuğun duraklarından biri olarak geçmiş ile gelecek arasında organik bir bağ kurar. Döneminin dünyayı algılama biçiminden, günün sosyal ve iktisadi koşullarına kadar her aşama, dikkatli bir bakışın sonucunda yapıtların üzerinde görünür olur. Bakma biçimi, yorumla birlikte görme biçimini de etkiler. Büyük yapıtların üzerinde sanatçısının imzasını görmek mümkündür.

Her fotoğraf hangi amaçla çekilirse çekilsin, yeryüzünün bir zaman dilimi içinde işaretlenmiş tarihine ve coğrafik konumuna karşılık gelen bir belge niteliği taşır. Saat, gün, ay, mevsim ve yıl aynı zamanda fotoğraflarımızı mekanik ve nicelik olarak değerlendiren ölçütlerdir. Oysa sanat fotoğrafı, belgesel değerlerin arka planda görünmez olduğu aşamadan sonra ortaya çıkar ve evrensel meselelerin yeni bir estetikle yeniden üretimiyle gerçek değerini bulur. Bu konuların kendi iletişim zincirlerini yaratması adına fotoğrafçıya tarihi bir sorumluluk düşmektedir.

Fotoğraf: A.Nur Türk

Fotoğraf, dünya için ne yapabilir?

Kötülüğün kol gezdiği ve de inanılmaz derecede benimsendiği bir dünyadayız. Din ve felsefe, şiddete karşı artık fazla bir şey yapamıyor. Egemen sınıflar dünyanın farklı ülkelerinde benzer eylemlerle aynı sonuçları yaratıyorlar. İnsanlar aç. Özgürlük yerlerde sürünüyor. Siyasetçiler bireysel çıkarlarının ve iktidar hırslarının verdiği bozuk psikolojileriyle sürekli yanlış kararlar alıyor ve halkın hayatını ipotek ediyorlar. İnsanlar bir lonca, topluluk ya da cemaate bağlı olmadan tek başlarına hareket etme kabiliyetlerini yitiriyorlar.

Birey olarak kalmak ve yaşamı sürdürmek imkânsız bir hal aldı. Tek başına eyleme geçip düşüncelerini söyleyen ve haklarını alan kişilere akıl hastasıymış gibi davranılıyor. Bu kişiler, örgütlenmiş topluluklar tarafından toplum dışına itiliyorlar. Slogan atanların, marş söyleyenlerin, bağırıp çağıranların, emir ve komut verenlerin sesinden o incelikle örülmüş şiirler duyulmuyor. Güzelim şarkılar sadece söyleyenin kulağına ulaşıyor. Aklın ve bilincin yerini hurafeler alıyor. Dualar, beddualarla yer değiştiriyor. İnsanlar -nasıl olursa olsun- sadece istiyor, kimsenin şükredecek sabrı yok. İnançlar sorgulanıyor. Tanrı ile kulun arasına sürekli birileri girip insanların akıllarını karıştırıyor.

Bilgi hoyratça dağıtıldığı için değerini yitirdi. Kültürlü olmak ve varlığını bunun üzerinden sürdürmek çağdışı ve akılsızca bir eylem olarak görülüyor. Herkesin her konuda bir düşüncesi var. Sosyal medyanın yapay zekâyla acemice harmanlanmış araçlarından akıllarına her esişinde yayın yapıp zihinlerimizi bir çöplüğe dönüştürüyorlar. Her şeyin sözlü olarak sunulduğu bu yapay dünyada yazılı metinler önemini kaybediyor. İnsanlar bir araya geldiklerinde başkalarının yalanları üzerinden kendi iddialarını sürdürüyorlar. Kaynaklar tükeniyor. Akıl oyundan çekiliyor.

Zihin ile sanat arasında kimsenin engelleyemeyip koparamayacağı güçlü bir bağ var. Görüldüğü kadarıyla tüm bu mantıksız akışa sadece sanatçılar direniyor. Genetik kodunda katliamlardan engizisyona kadar tüm felâketlerin yattığı dünya, devrimci yapılanmaların çabalarıyla arada bir silkeleniyor ama bu hareketler de akıllıca kurulmuş sistemlerin kolluk kuvvetleri tarafından şiddet kullanılarak baskılanıyor.

Dünyada birçok devrim, bir şiirin, bir şarkının, bir afişin ardında toplanan insanların varlığıyla gerçekleşmiştir. Bazen insan ruhunu coşturan bir duvar resmi ya da sorunun ne olduğunu gösteren bir fotoğraf, kitlelerin görsel algılarına seslenerek onları ortak bir amaç doğrultusunda bir araya getirmiştir.

Gerçeği yansıttığı için belge fotoğrafları hepsinden daha etkili olmuştur. Sanatçı olarak anılan lojistik ekip dünyanın ne kadar kötüye gittiğini, kendi estetikleri üzerinden ele almış, kitlelere insan olduklarını hatırlatmıştır.

Fotoğraf: A.Nur Türk

Fotoğraf sanat mıdır? Yoksa…

Fotoğrafın sözlük anlamı, sadece fotoğrafın tekniğini ve ne yaptığını bize anlatan bir tariftir. Tıpkı bir yemeğin lezzetinin içine konulan malzemeyle ilgili olması gibi. Işıkla yazar, ışıkla çizer fotoğrafçı. Fotoğrafta negatif pozitif tekniğinin bulunup plaka ya da camdan filme geçilmesiyle en büyük sıçrama gerçekleşmiştir. Fotoğraf literatürüne refleks olarak tanımladığımız aynalı fotoğraf makinelerinin varlığıyla fotoğrafçıların yaşamı konfor kazanmıştır.

Ardından dijital çağa girilmiş ve analog sözcüğü neredeyse tarih öncesine ait bir deyim olarak anılmaya başlamıştır. Film dönemi bitince fotoğrafın tanımlaması da değişmiştir. Aynasız makinelerin de çıkışıyla fotoğraf teknolojik doğuşuna ait tüm detayları unutturmuştur. Fotoğrafa yeni başlayan bir kişinin artık geçmişle çekilmiş fotoğrafların dışında herhangi bir ilgisi kalmamıştır. Elbette analog fotoğrafı benimseyip yapıtlarını film üzerinden üretenleri ve karanlık odada fotoğraflarını kimyasal işlemlerle basanları bunun dışında tutuyorum.

Fotoğraf, hangi araç ya da yöntemle yapılırsa yapılsın dünyanın en özgün ve sıra dışı belgeleme yöntemlerinden biridir. İçindeki sanat oranı da o fotoğrafı üreten kişinin tıpkı bir yemekte olduğu gibi elinin lezzetine bağlıdır. Bilgi, görgü, kültür, deneyim ve yaratıcılıkta yatar farkı. Bulunduğu coğrafya, ilgisini çeken konular, sistemle olan uyuşmazlıkları, dünyanın genel gidişatı duyarlı bir fotoğrafçının radarındadır. Fotoğrafın tarifini iyi bilen ve bunu unutulmaz eserlere dönüştüren fotoğrafçılarla doludur gezegenimiz.

Fotoğrafçının, omzunda fotoğraf makinesiyle öylesine durduğuna bakmayın. Avı olan “an”ı yakalamak için kıpırtısız bekleyen bir çevre gönüllüsüdür aslında o. Birinin sesi duyulmazsa, megafon yerine elinde fotoğraf makinesiyle yanında biter fotoğrafçı. Savaşlarla kavrulan dünyada, ülkesini, uyruğunu unutup zulme uğrayanın tarafını tutar. Çocuklar açlıktan ölmektedir; ailesinden biri gibi başını okşar, çektiği fotoğraflarıyla onların. Kadınlar ezilmektedir, dünyanın bir köşesinde; şiddete maruz kalmakta, hakları ellerinden alınmaktadır. Fotoğrafçı, mazlumun yanındadır. Tehlikeye atılacak, gözünü sadece fotoğrafını çekerken kırpacaktır.

Her fotoğrafçı elbette sıcak mücadelenin içinde olamayacaktır ama fotoğrafını sanatıyla birleştirip yine da zor durumda olan insanın yanında olacaktır. Fotoğrafçı fotoğrafını çekmese, yeni bulunan bir yıldızdan haberimiz olabilir miydi? Büyük Sahra’da rüzgârın savurduğu kumlara çizdiği resmi ya da balinaların ne kadar yukarıya zıpladığını görebilir miydik? Doğan ve batan günün şiirini duyabilir miydik?  Bir mikroskobun içindeki makro dünyaları tahmin edebilir miydik?

Fotoğrafçı, dünyayla olan meselesini yapacağı kurgularla da dışa vurabilir. Evrenin ona sunduğu zenginliklerin karşılığını fotoğraf üzerinden belki de bu şekilde ödeyecektir. Seçimlerini uygulamak onun en doğal hakkıdır. Bazen neyi anlattığı bazen de nasıl anlattığı önemli olacaktır. Simge, imge ile daima savaş halinde olacaktır. Dünyada biçim ile içerik arasında kurulamayan dengeyi bir fotoğrafta aramak ne kadar mümkün bilemiyoruz ama yine de hepimiz kendi fotoğrafımızda bunu denemeyi sürdüreceğiz.

Fotoğraf: A.Nur Türk

 

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Lisans) 1985, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı (Yüksek Lisans) 2001 yılında bitirdi.

Farklı konularda yayınlanmış 15 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve dünyanın çeşitli ülkelerinde 30’un üzerinde fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı.

Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayınlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtları bulunan Akoğul, 27 yıldır Türkiye’nin önemli üniversitelerinde (Marmara Üniversitesi, Kadir Has Üniversitesi, Bahçeşehir Üniversitesi, Yeditepe Üniversitesi) fotoğraf dersleri vermiştir.

İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesi olan Merih Akoğul, aynı zamanda da Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nde eğitmenliğini sürdürüyor. 2010 yılından 2021yılına kadar Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi kitaplarının editörlüğünü yaptı. İFSAK Blog ve Gezgin Foto dergisinde köşe yazarlığını sürdürüyor.

Seçilmiş Kişisel Sergiler

2022 “Caz Zamanı” Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2016 “Montreal’de Bir Mevsim, Galeri Işık
2013 “Tenha Vakitler”, ArtGalerim Nişantaşı, İstanbul
2011 “Kayıp Ruhlar”, ArtGalerim Nişantaşı, İstanbul
2010 “İç İçe İstanbul”, Fototrek, İstanbul
2008 “Standards”, PG Art Gallery, İstanbul
2007 “Sanki”, Leica Gallery, İstanbul
2006 “Geçen Yaz Viyana’da”, Palais Porcia Kunst Raum, Viyana
“Siyah Beyaz Afyonkarahisar”, Fevzi Çakmak Sanat Galerisi, Afyonkarahisar
“Avusturya 2006”, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2005 “Bit-ki”, PG Art Gallery, İstanbul
“Yolda”, Avusturya Kültür Ofisi, İstanbul
2004 “Otuz Kuş”, PG Art Gallery, İstanbul
“Geçen Yaz Viyana’da”, Fotografevi, İstanbul
2003 “Güzergâh: Edebiyat”, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, İstanbul
2002 “Başarmak”, Fotografevi, İstanbul
2001 “Klasikler/Neo-klasikler”, Fotoğrafevi, İstanbul
“Aşkküre”, Bedri Rahmi Eyüboğlu Sanat Galerisi, İstanbul
1999 “Bronz Askerler”, Fotografevi, İstanbul
1998 “Dönüşümler”, Art Shop, İzmir
“Filim”, İMKB Sanat Galerisi, İstanbul

Yayınlar

2021 “Ağustos” (şiir)
2016 “Montreal’de Bir Mevsim (fotoğraf)
2014 “Gece / Şarkılar” (şiir)
2007 “Sanki” (fotoğraf)
2006 “Siyah Beyaz Afyonkarahisar” (fotoğraf)
2005 “Türk Fotografçıları Kütüphanesi 22/Merih Akoğul” (fotoğraf)
“Bit-ki” (fotoğraf)
“İkizim Söyledi Ben Yazdım” (deneme)
“Saklı Günlükler” (çocuk edebiyatı)
2004 “Geçen Yaz Viyana’da” (fotoğraf)
2002 “Başarmak” (fotoğraf)
2001 “Klasikler/Neo-Klasikler” (fotoğraf)
1999 “Klasikler” (fotoğraf)
1995 “Kuğunun Ölümü” (şiir)
1992 “Son Dokunuş” (şiir)

Küratörlükler

2019 “Yolda” (Türkiye’de Gruplar), Fransız Kültür Merkezi, İstanbul
2019 “Fotoğrafın Doğası”, Artweeks Akaretler, Akaretler No:45, İstanbul
2018 “Yıldız Moran: Bir Dağ Masalı”, İstanbul Modern, İstanbul
2017 “Beni Bul” / Otoportreye Çağdaş Dokunuşlar, Akbank Sanat, İstanbul
2016 “Poz”, PG Art Gallery, İstanbul
2016 “İnsan İnsanı Çekermiş”, İstanbul Modern, İstanbul
2013 “Bir Zamanlar”, Fotografevi, İstanbul
2012 “Mekânın Doğası”, Hilpark Suites İstinye, İstanbul
2012 2. Bursa Fotofest / Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali
“İnsanlığın İzleri” (Sanat yönetmeni, şef küratör)
2012 “Gidilmemiş Zamanlar”, Hilpark Suites İstinye, İstanbul
2011 1. Bursa Fotofest / Uluslararası Bursa Fotoğraf Festivali
“Karşılaşmalar” (Sanat yönetmeni ve şef küratör)

Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi (Editörlük)

2021 Yusuf Tuvi
2020 Lütfi Özkök
2019 İbrahim Zaman
2018 Ergun Çağatay
2017 Yıldız Moran
2016 Ersin Alok
2015 İzzet Keribar
2014 Sabit Kalfagil
2013 Sami Güner
2012 Ozan Sağdıç
2010 Şakir Eczacıbaşı

Yorum Sayıları: 6

  1. Her seferinde keyifle okunuyor her yazdığınız… kaleminize ve ışığınıza sağlık.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Gerçeküstü Bir Buluşma

Yabangülü hırsızı Sade, gönülçelen Marki Sevdadan eli kırmızı Şair, yazar, ressam, oyuncu ve film yönetmeni Jean…

Alaca HeyHeyler Kadın Atlası

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Zeynep Yılmazoğlu http://instagram.com/zeynepyilmazoglu tarafından hazırlanmıştır. . . . .…

Kapalı Çağrı: KREATİF Dijital Dergi

Üyelerimizin gönderdiği KREATİF temalı fotoğraflardan oluşan dijital dergimiz yayında. Neden “KAPALI ÇAĞRI” İFSAK, kurulduğu günden beri üyelerine olduğu…