İktisadi Salınımlar Üzerine
Her insan bir dünyadır ve aynı zamanda da ilk hareketi nasıl aldığı bilinmeyen bir sarkaç gibidir. Nerede yavaşlar, nerede ivmelenir tahmin edilemez. Kim tutar, kim bırakır onu da bilemeyiz. Bazen genleri baskın gelir, taşıyıp atasından büyükbabasından her tuhaflığını, bırakır orta yerine yaşamın. Bazen de çevresinin yüreklendirmesiyle biçimlendirir yaşamını. Dolduruşa getirip sürerler cephenin önüne, ya gazi olup çıkarsın çürüğe ya da telef olup komşu gelirsin öte dünyanın sınırlarına. Ömrünü kaybedersin, “zayiat” olur adı.
Bazen de birden fazla kişilik barınır insanın içinde; çift başlı bir yılan gibi çöreklenir yüreğine. Bir dediği diğerini tutmaz, yaptığından ders almaz, yapılmaması gerekeni ısrarla yapar. Kimi kader der başına gelene, kimi de stratejik bir hata görerek nedenlerini arar. Kimi çalışır, kimi Gonçarov’un Oblomov’u gibi kanepesinden kalkmaz, koca bir romanı gerçek yapar. Her durumda La Fontaine’in ağustos böceğine arka çıkar. Yazar kimdir, (anti)kahraman kim; karışır birbirine.
Çoğu insan yalnızca seyreder; ömrü başkalarının hatalarını görmekle geçer. Asla bir şey üretmez, üretenlere de kötü bir ruh gibi musallat olur. Kimi kadercidir, kimi akışa bırakır her şeyi. Karşı durmaz, akıntıyla aynı yöne doğru hareket eder. Dertsizdir; başını asla ağrıtmaz. Her şeyin en üst katmanını bilir. Yüzeyi sever; kaymağına kaşık atar, yoğurdun tadını bilmez. Kültürün yuvalandığı yerlerle yolu kesişmez. Düşünce sandığı, ilk darbede yok olacak önyargılarından başka bir şey değildir. Taklit etmekte üzerine yoktur. Başlıklarda yaşar. Başlıklarla yaşar.

Günümüzün iktisadi görüşleri doğrultusunda, emek ile çalışma arasında yeni tüneller kazılmaktadır. Para yalnızca bir mübadele aracı olmaktan çıkmış, hırslı insanların kılıcına dönüşmüştür. Emekle alınamayan birçok şey artık parayla alınmaktadır. Para ekonomi, ekonomi de bireysel güç olmuştur. Zenginlik, en prestijli göstergeye dönüşmüş, varlık atomlarına ayrılmıştır. Zenginlik ev, otomobil, saat ya pahalı bir fotoğraf makinesi olmuştur. Herkes kendi şarkısını söylemek istiyor ama kimse nota bilmiyor. Sesleri iyi değil, usûl de bilmiyorlar üstelik. Arada bir koroya katılarak var/yok etmişlerdir kendilerini.
Varlık ile zenginlik, maddi bağlamda sadece anlam olarak değil eylem olarak da birbirleriyle yer değiştirmiştir. İnsanlar sanatın da bir kolu olan kültürden de vazgeçmiş, yarım porsiyon aydınlık daha çok iş yapmaya başlamıştır. Artık her yol mübahtır. Ekonomik krizler, toplumsal dönüşümler ve savaşlar nedeniyle para bir yandan değer kaybederken diğer yandan da ticaret ile gömlek değiştirmiştir. Bir deprem olunca evler 1/4 değerine düşer, yaşananlar unutulunca da eski fiyatının iki katına çıkar. Çaresizlik, insanlara yanlış adımlar attırır ve yanlış adımlarla başlayan yürüyüşler yanlış noktalarda biter.

Değer Yargılarımız Üzerine
Ne azsa o kıymetlidir. Sistemlerin çökmesiyle bir bidon suyun değeri bazen bir kol saatiyle ölçülebilir. Gereksinimler fiyatları belirler. Kimileri bu olumsuz durumları sonuna dek kullanıp faydaya çevirirler. Önemli olan kullanımda olan nesnelere atfedilen değerlerdir. Altını dünyanın en kıymetli madeni yapan da buydu. Oysa insanlık güzel günlerinde -varsa öyle bir dönem- deniz kıyısında bulunan, doğanın kendi arzusuyla biçimlendirdiği sıradan bir taş, yaşamın o anında dünyanın en kıymetli parçası olabiliyor ve geçmişi geleceğe taşıyorlardı.
Âtıl duran füzeler de bireysel kaşıntılarla düşman belledikleri menzili uzak topraklara vizesiz geçiş yapıyordu. Malzemeyi değerlendirmek onu azaltmaktan geçiyordu. Bu yüzden insanlar nedensiz, yapay savaşlara giriyor ve bize dünyanın ne kadar tehlikeli olduğunu hatırlatıyorlardı. Ve bunları, savunma kisvesi altında bize taraflı haber kanalları üzerinden anlatıyorlardı. Barışı özlesek, savaşı ötelesek de çaresiz kalıyorduk. Artık birer “hiç”tik. Sistem, kanatlarımızdan tüyleri çekip uçmamızı engellemişti.
Kapitalist düzende, vergi ve sigortalarını ödemek için çalışan, aldığı kredileri birer pranga gibi ayaklarında taşıyan orta sınıf, tutunduğu demirden düşmemeye çalışarak hayatını sürdürüyor. Durum ortadaydı: Sanayi devrimi emekçinin yanına hiç uğramıyordu. Tek sistemden yönetilen patronlar, lüks yaşamlarından ödün vermemek için devlet destekli anlaşmalarını sürekli yeniliyorlardı. Ve geride kalan insanlar, bundan böyle bütün iktisadi öğretileri reddedip, süt ile yumurtayı, un ile kumaşı akraba yapan takas günlerine dönmek istiyorlardı.
Görünmez bir makine tanrı, olur olmadık her sahneye indirilip ezberleri, çalışılmış tüm rolleri bozuyordu. Haklı haksıza evriliyor, dünya kötülükle çevriliyordu. İnsanlık kendi mitolojisini, cin peri hikayelerinden ve üçüncü sınıf hurafelerden arıtıp yeniden yazmak durumundaydı. Kötü senaryolarda iyi oyunculuk sırıtıyordu. Evet, uzaylı istilası çok önceden, üstelik dünya yüzeyinde ihtiraslı şeytanlar tarafından planlanmış ve bir süredir de dayatmalarla alışkanlığa dönüşüyordu.
İnsan, bilgi üzerinden kültürünü artırdıkça algıda seçicilik de artar ve çeşitli biçimlerde hipnotize olmuş insanların görmediğini görür. Çevresini aynı biçimde algılayan insanların arasında gizli bir anlaşma vardır. Bu topluluk, insanlığın huzurlu geleceği için maddeleri henüz kesinleştirilmemiş ortak bir anlaşmaya imza atmaya hazırdır. Sistemler genelde aydınlığın düşmanıdır. Düşüncenin eyleme geçmesini önlemek için her yola başvururlar. Bu örgütlü yapılanmaya gelen en büyük darbe, bireylerin duygularını bozma üzerinedir. Duygusu darbe alan insanın, muhakeme gücü kaybolarak aklıyla da sorunları başlar.
Hitabet ince sanattır. Bilgi ile taçlanması gerekir. Kimi insanlar yazılı metinleri okumaktan hoşlanmazlar, onlara birilerinin konuyu sözcüklerle anlatması gerekir. Özellikle politikacılar bu açığı iyi kullanırlar. Hatiplerin çoğunun var olanın üstünden geçtiğini ve aynı konuyu benzer şekilde yinelediklerini görürüz. PowerPoint ile yıllar boyunca yapılan ölü sunumlar gibi, metinlere yeni hiçbir şey eklenemez. Düşünce, satırların arasında küflenir, yaratıcılık ölür ve değerler yitirilir. Toplum, biçimlendirilmeye hazırdır artık.

Bir Biçemi Denemek Üzerine
Aslında farklı alanlardaki otoritelerden de sıklıkla duyduğumuz, binlerce yıl boyunca filozofların özenle dokuduğu gerçekliğin, günümüzde bitmiş olduğudur. Bunun üzerine yapılan yorumlar giderek önem kazanıyor. 2000’li yılların gelişini müjdeleyen sahte milenyum coşkusu, ellerimize özenle tutuşturdukları cep telefonlarıyla bir büyünün tekdüze ritüeline dönüşmüştür. Yeni çağ, insanın ikinci plana atıldığı ve günümüzde yapay zekânın önerileriyle ilerleyen durumuna geldi. Bütün sorun, Marduk’un beklenen ziyaretinin üçüncü milenyuma kadar ertelendiğiydi.
İnsanlık çığırından çıktı. Şiddet, tüm kontrol mekanizmalarını aşarak iletişimde birinci sıraya yükseldi. Negatif duygular aklın yerini aldı. Sistem, herkesin eylemini haklı gösteren bir yapıyı bünyesine kattı. İnsanlar, duygusal yaşamlarından iş ilişkilerine kadar mağlup oldukları cephelerin acısını başka ortamlarda çıkartmaya başladılar. Kaba kuvvet, yumruklardan silahlara kadar akla gelebilecek her türlü donanımla negatif bir dile dönüştü. Sabır, erdem ve ahlak geçmiş yüzyılın nostaljik bir değeri olarak tarihin raflarına kaldırıldı.
İnsanlar kamplara bölündü. Doğulan memleket, benimsenen siyasal görüş, tutulan takım, inanılan din hatta okunan okul bile tarafları karşı karşıya getiren kamplara ve onları birbirine düşman eden bir sisteme dönüştü. Politikacılar, toplulukları yönetmek için insanları böldüler. Kışkırttılar ve kitle iletişim araçlarıyla onları hazır kuvvet olarak tuttular. Verdikleri sözleri unutmakla kalmadılar, söylediklerinin tam tersini yaptılar. Tıpkı tiyatrocular gibi bir gün şeytanın, diğer gün meleğin rolüne çıktılar. Tecrübesiz seyirciye kötü oyunlarını yutturdular. Ama hâlâ amaçlarına ulaşamadılar.
Duygu, akıl yolunda insanın rotasını belirleyen en önemli etmendir. İçlerinde hınç, kin, şiddet ve zorbalıkla yaşayanlar, bu kötü duyguların kimyasıyla hayatlarını çıkışı olmayan bir labirente doğru sürüklerler. Yapılan kötülüğü -hele eyleme dönüştüyse- geri almak imkânsızdır. Bunlar, tıpkı seri katiller gibi sürekli yeni cinayetler işlemek zorundadırlar. Ve bu eylemler, ancak karşılarına kendilerinden daha baskın biri çıktığında son bulur: Talih onlara iyi bir dayaktan, bir hücrede yaşamlarının noktalanmasına kadar farklı cezalar biçebilir. Bu kişilere hatalarının sonucu hüküm olarak söylendiğinde “kader böyleymiş” diyerek kendilerine yeni teselli alanları açarlar. Zira cehalet asla pişmanlığı içermez. Cahiller hep mazlum ve hep haklıdırlar.
Artık insanlar okumuyor, sadece bakıyorlar. Dinlemiyor, hiçbir şeyi tam anlamıyla bilmeden çevrelerine akıl veriyorlar. Duyarlılığın küçümsendiği korkunç bir çağdayız. Dünyanın neredeyse her ülkesindeki insanlar bu dalgadan payını alıyor. Bu şekilde elde edilen bilgi ve sonucunda oluşan yanlı(ş) kültür, o kişinin ancak sanal dünyada yaşamasını gerektiriyor. Frekanslarını değiştirdiklerinde büyük uyum problemleri yaşıyorlar. Yaşadıkları şoka bağlı olarak ölçüsüz tepki gösteriyorlar. İşte sanat da tam bu aşamada mevcut olan her dalıyla bir can simidi gibi imdadımıza yetişiyor.

Karar Vermek ya da Devamlılık Üzerine
Bahçeyi güzelleştirecek olan eylem, çim biçme makinesinin gürültüsü ve mazot kokusuyla kendini bize gösteriyor. Kimyasallar kullanılıyor, zararlı bitkilerden korunmak için. İnsan da böyle yetişiyor, binlerce emekle. Bir alanda uzmanlaşmak için o konuya hayatını verip varlığını yeniden biçimlendiriyor. Hayatını çalışmaya ve öğrenmeye adıyor. İlhamını üretimine dönüştürüyor. Yoruluyor, sıkılıyor bazen, güzel şeyler yapmak isterken bile kırıp döküyor ortalığı. Adı insan onun. Genetiğinde koca bir evreni saklıyor.
İnsanlar yalnızca gelinecek noktaya bakıyorlar; emek, çalışma ve yolun şartlarıyla ilgilenmiyorlar. Son sürat giderlerken, çevrelerindeki manzaraya aldırmıyorlar. Zaman kaybetmemek için kısa ve sevimsiz yolları seçiyorlar. Para ya da ünü, doyumsuzlarsa her ikisini birden seçiyorlar. Oysa bir kısım insan da bahçenin vereceği üründen çok, bahçenin güzelliği ve bakımıyla ilgileniyor. Sonuç olumsuz olsa bile harcanan emeğin varlığı, yazgıya hesap sormak için bile hak yaratıyor.
Fotoğraf, sanat dallarının en önemlilerinden biridir. Yeryüzünde 200’üncü yaşını tamamlamış ve yapay zekânın kendisine verdiği yetkiye dayanarak yepyeni anlatım yollarına girmiştir. Arthur C. Clarke’ın “2001: Bir Uzay Destanı” kitabını ve Stanley Kubrick’in o ölümsüz filmini bilenler her şeyi daha iyi anlayacaklardır. Şiddet yeryüzüne çoktan inmiştir. Maymunun elindeki kemiği bumerang gibi gökyüzüne savurmasıyla uzayın derinliklerinde buluruz kendimizi. İşte çağımızda da büyük bir hamlenin eşiğindeyiz. Esas soru, günümüzde bu silahı kimin, nerede ve nasıl kullanacağı üzerinedir.
Sorumluluk sahibi bir fotoğrafçı birçok şeyi bilmek zorundadır. Seçtiği dal bunu gerektirir. Fotoğrafçı, insanlarla ve farklı kültürlerle -zamanın küçük parçalarında buluşulmak üzere yola çıkılsa da- sıkı bir ilişki içindedir. Onun önünden geçen bilgi, bir spikerin haber sunmasından farklıdır. İşi, gördüklerine el sallamak değil, onları fotoğrafın açık kapılarından içeri davet etmektir. Tüm fotoğrafçıların umudu, tarihin içinde yer almaktır. Bunun ilk maddesi, doğru an ile uyum içinde sağlam bir kompozisyonun oluşturulması ve gereken tüm teknik şartların (netlik, doğru ışık) yerine getirilerek bir fotoğrafa dönüştürülmesidir.
Oysa günümüzde fotoğraf başka ufuklara yelken açmaya başladı. Karar anı diye bir şey kalmadı. Bir zamanlar elimizde makinemizle, istediğimiz zaman fotoğrafımızı çekiyorduk. Görüntü üzerine herhangi bir biçimsel müdahale yapmak mümkün değildi. Şimdi kral koltuğunda aklımıza esen komutu veriyor ve karanlıklar kraliçesinin bize fal açmasını bekliyoruz. Donanımı ve bilgisi yeterli olmayanlara harika gelen görüntüler, işi biraz bilenlere neredeyse “kitsch” geliyor. Tekniğin içerikle doğru oranlarda kullanılabilmesi ve bunun nitelikli fotoğraflara dönüşebilmesi için, fotoğrafçının iyi bir resim ve kompozisyon bilgisine sahip olması gerekmektedir.

Günümüzün Fotoğraf Anlayışı Üzerine
İşlediğimiz günahlarla fotoğrafın cennetinden kovulmamıza az bir zaman kaldı. Özlediğimiz, ama hak etmediğimiz, başlangıçta bize sihir gibi gelen teknolojiyi hoyratça kullandık. Genel yönelime paralel ilerleyen ve abartılı tekniğe dayalı fotoğraflar üretildiği sürece, duyusal anlamda zihin açmaya yönelik eylemleri yerine getirmek zorlaşıyor. Özgün olmak ve sanat tarihinde kalabilmek için insan, yine insanın yarattığının kölesi olmamalı.
Sanatta eşitlik yoktur. Sanat ister resim ister müzik, hangi dalda olursa olsun büyük savaşlar yapmayı gerektirir. Bu savaşlar yalnızca otoriteye üretimleri kabul ettirmek adına değil, aynı zamanda sanatçıların aralarında yaptığı mücadeleleri de içerir. Bu yüzden sanatçılar sistemi kendilerine uygun bir biçimde kullanırlar. Kimileri iktidara yakın durup genel beğeniye uyarak çoğunluğun ilgisini çeken işleri yaparlar. Kimileri muhalif kalır, bir önceki akım ya da görüşü yıkarak yerine yenisini koymak için çalışırlar.
Fotoğraf, klasik tanımıyla anları görüntülere dönüştürme sanatıdır. Çekilen her fotoğrafta gidilen sergilerin, bakılan kitapların, hepsinden daha çok da fotoğraf ustalarının emeği ve etkisi vardır. Sıradan bir bakışla fotoğraf makinesinin açısına giren her görüntü fiziksel anlamda birer fotoğraftır. Fotoğrafçıyı ressamdan ayıran en önemli özellik, fotoğrafçının art arda çekim yaparak alternatifli çalışmasıdır. Çünkü hiçbir kimse, saniyenin bu kısa aralığında neyi yakaladığının farkında olamaz.
Fotoğrafı diğer sanatlardan ayıran en büyük özellik de onun bir seçme sanatı olmasında gizlidir. Fotoğrafçı aynı zamanda bir editör hatta bir küratördür. Bilgisi ve kültürü, onun çektiği fotoğraflardan hangisini dolaşıma çıkaracağına yetmelidir. Fotoğraflarını seçmeyi bilmeyen bir kişinin fotoğraf yolunda ilerlemesi mümkün değildir. Bu yüzden birçok fotoğrafçı, çizgi üstü fotoğraflar çekmesine rağmen, doğru fotoğrafları gün ışığına çıkaramadığı için yok olup gidecektir.
Bu yüzden her arşiv aynı zamanda birer çöplüktür. Özellikle dijital fotoğrafçılık analoğun ve karanlık odanın yerini aldıktan sonra, fotoğrafçılar neredeyse sonsuz imkânlarla büyük bir konfor içinde fotoğraflarını çekmektedirler. Günümüzün fotoğrafçısı da bu çöplükte birilerinin düşürme ihtimali olan altın yüzüğü arayan kişi gibidir. Her gün o çöplük karıştırılsa da hiçbir şey bulamama olasılığı yüksektir. Yine de işin güzel tarafı, çekilen her fotoğrafın bir ana karşılık gelmesi nedeniyle birer belge değeri taşımasıdır. Fotoğraf değişimi kullanır. Huzurumuzu bozup belleğimizi karıştıran her değişim aynı zamanda fotoğraf için önemli bir değer oluşturur.

Boşluk ve Zaman Üzerine
İlerlemenin temeli buluşlara dayanır. Yaygın bir görüşe göre, tüm buluşular yeryüzünde mevcut olmakta ve günü gelip deneylerle yinelenebilir hâle geldiğinde çevresindeki yaşam formlarının gereksinimlerini karşılamak için kullanılmaktadır. Bir şeyin bulunabilmesi için, öncelikle insanın neyi aradığını bilmesi gerekir. Bazen de bunun tam tersi olur, bir şeyi ararken başka şey bulunur.
Fotoğraf da önceden tahmin edilemeyen sonuçları olan bir alandır. Her iyi fotoğraf bir buluşa karşılık gelir. Fotoğrafçının belki de bir proje dahilinde neyi aradığını bilmesi gerekir: Elinizde ona aşkla bağlı olduğunuz, sizi geleceğe taşıyacak fotoğraf makineniz vardır. Karşı karşıya geldiğiniz anlar, fotoğrafın en güzel, ham halidir. Vahşidir. Onu evcilleştirip bir gizli görüntü olarak sonsuzluğun kafesine atmaya çalışırsınız. Bir sonraki aşama, onları görücüye çıkardığınız zaman dilimidir.
Bu heyecanlı yolculukta, yaşamın bütün sürprizlerine açıksınızdır. Hiçbir şey bir diğerinden daha önemli değildir. Bu evrende sadece bir insan olduğunuzu bilmenin rahatlığıyla dolaşırsınız. Önce akışın içindeki ritimlere bölünmüş gizli koreografiyi bulursunuz. Kendinizi fonda çalan müziğe bırakırsınız. Bir dansçı gibi hissedersiniz kendinizi. Makine boynunuzdadır ama hiçbir şeyi çekmeden sadece çevrenizi gözlemlersiniz. Sonra makinenin varlığını unutup tanık olduğunuz anların tadını çıkarırsınız. Yakalayacağınız en çarpıcı kare bile hissettiklerinizin silik bir kopyasıdır.
Er ya da geç, bir fotoğraf ağınıza takılacaktır. Vizörünüze takılıp size bakacaktır. Sesler girmeyecektir fotoğrafınıza, müsaade isteyip huzurdan ayrılacaktır. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, denizin kokusu da çerçevenin dışında kalacaktır. Ve siz tüm hünerinizle eksiklerinizi tamamlayacak, geride kalan boşluğa, adına sanat denilen başka oyuncuları çıkaracaksınızdır. Fotoğrafınız, sonunda iki boyuta indirgenip yeni yolculuğuna başlayacaktır. Fotoğrafın en büyük trajedisi, yolculuğunun henüz başında boyut değiştiriyor olmasındadır.
Çekilen ilk kare, fotoğrafçıyı da heyecanlandıran ilk karedir. Çıkış noktasına yakın olduğu için belki de en iyi fotoğraftır. Ardından çekilen diğer fotoğraflar kompozisyon, netlik ve pozlamasıyla belki öncekinden daha iyi olacak ama karar anından uzaklaşıldığı için samimiyet ve doğallığını yitirecektir. Günümüzde fotoğraf, eve gittikten sonra da fotoğraf işleme programlarının marifetiyle başka bir hâl almakta ve yeni estetik alanlara göz kırpmaktadır. Fotoğrafçının geçmişten aldığı el, geleceğe taşıyacağı en önemli mirastır.

Hiç Durmayan Zaman Üzerine
Hep birilerinin çektiği fotoğraflara benzeyecektir çektiğimiz fotoğraflar. Yetkin gözler bunu ayrıntısıyla görecek ve analojiyi kuracaktır. Bu yaftadan kurtulmak, bu prangayı söküp atmak neredeyse imkânsızdır. Bilenler yaftalayacaktır, fotoğraftaki ruh ikizinin soyadını. Benzerlik, yine de sevindirecektir sizi. Zaman akıp geçtiği için kopya çekme olanağınız yoktur. Bu düşüncenin de aslında önemi yoktur.
Sanat bir arınmadır. Yıkar, temizler ve bir biçimde kutsar fotoğrafçısını. Gittiğimiz sergilerde sevdiğimiz fotoğraflar gibi kendi çektiğimiz fotoğrafların da insanlar üzerinde aynı etkiyi yapmasını isteriz. İşin güzel tarafı, biz yok olup gitsek de fotoğrafların hikayemizi anlatmayı sürdürecek olmasıdır.
Sarılın hayata, gözlemleyin çevrenizi, adınızı seslenen, sizi çağıran fotoğrafları arşivinize katın. Özenle ağırlayın onları. Yeşermelerini, meyve vermelerini, sararıp dökülmelerini bekleyin. Bilin ki açacağınız bir retrospektif serginin fotoğraflarının bir saniyeyi tutma ihtimali bile çok küçük. O zaman bu dünyada, fotoğraf alanında neyin kavgasını verdiğinizi bir kez daha düşünün.
Fotoğraf terapidir. Doğru! Çekenden çok bakanın terapisidir. Rahatlatır, keyfini yerine getirir sergi gezen insanların. Fotoğraf kitaplarını açıp bakarsınız. Gülümsetir, heyecanlandırır, kızdırır; konularına göre ruh halinizi belirler, tarihi yeniden yazar fotoğraflar. Zaman geçmiş ama fotoğrafların bir kısmını hiç eskitememiştir. Oysa biliriz ki, çocukluk fotoğraflarını gördüğümüz akrabalarımız şimdi bu dünyada sadece görüntü olarak kalmışlardır.
Yıllar, kişiler, zaman önemini kaybetmiş ve siz sadece bir fotoğrafa, fotoğraflarla bölünmüş ömrünüze bakmaktasınızdır. İçinizde tarifsiz bir hüzün vardır, sanki akşam serinliğinde gün batmaktadır. Ürperirsiniz ve iyi ki yaşadım, iyi ki fotoğrafçı oldum dersiniz. Artık özleminiz, kurduğunuz o çok özel bağlantı sayesinde, bir gün sizden çok sonra fotoğraflarınıza birilerinin bakma ihtimalidir.
Bir manzaranın karşısındasınızdır. Rüzgâr esmekte, uzaklarda bir yerden denizin kokusu gelmektedir. Çocukların bağrışları da duyulmaktadır. Her şey geçmişin kanatları altından size seslenmektedir. İyi fotoğrafçılar gizli müziği de fotoğraflarına koymuş, duyulmayanı duyulur yapmışlardır.
Bir zamanlar buralar dutluktu…
Şimdi de öyle.
Fotoğraflar eskimiyor zira.

Fotoğraflar: Altan Biket
@ altanbiket

Bize Ulaşın