Nuriye Ulusoy, bir kadın fotografçının pek kolay üstesinden gelemeyeceği, cesaret gerektiren takdire şayan bir konuyu ele alıp çalışmış. Üstesinden gelmek oldukça zor bir alan, çünkü fotografik çalışmaya konu olan alan, daha ziyade erkeklerin gidip eğlendiği, gece âlemi olarak ifade edilen ‘Pavyon’. Böyle bir alanda fotografik kayıt yapmak hakikaten cesaret ister. Bırakın kadın fotografçıyı, erkek fotografçı bile pavyon ortamında fotografik kayıt yapmayı pek aklından geçirmez, çünkü cesaret edemez.
Böyle mekânların kendine has jargonu, ortalamadan epeyce farklı atmosferi, herhangi bir insanın vakıf olamayacağı adab-ı muaşereti, farklı kültürü, ürkütücü sayılabilecek raconu vardır. Oraya ayak basıp da şaşırmamak, bambaşka bir dünyaya girdiğini düşünmemek, atmosferinden etkilenmemek ve biraz da çekinmemek olası değildir.
Belleğimiz bizi yanıltmıyorsa 70’li yılların son çeyreğinde bazı önemli pavyonlara Rus Revüsü, İspanyol Revüsü ve diğer bazı revüler gelir, muazzam dans gösterileri sergilerlerdi. Bu tür gösteriler nezih kabul edilir ve cüzdanı dolu, parası bol erkekler localarda yerlerini alırlardı. Kimi pavyonlarda gün görmemiş espriler yaptığı için dikkat çeken, ilgi toplayan sunucular vardı. ‘Huysuz Virjin’ namıyla tanınan ünlü zat en önemlilerden biridir. Tek başına saatlerce sahnede kalır ve izleyiciyi gülmekten kırıp geçirirlerdi böyle insanlar.
Bir zamanlar sahnelerde Tuluat vardı. Doğaçlama oyun sahnelenirdi. Kavuklu ile Pişekâr izlenirdi. Meddah vardı. Tek başına bir kişi sahnede hikâye anlatırdı. Sonra pavyon kültürü doğdu. Sahne alan zat doğaçlama konuşur, fıkra anlatır, anekdot paylaşır, seyirciye takılır, sorular sorar, aldığı yanıtlarla dalga geçer, mekânın ruhuna mahsus espriler yapar ve izleyiciyi coşturup eğlendirir. Böylece izleyici deyim yerindeyse ‘felekten bir gece’ çalardı.

Mamafih eğlendirenlerin hepsi er kişiydi, kadın (belleğimiz bizi yanıltmıyorsa) hiç olmadı. Pavyon ortamı, tiyatro ortamından elbette ki epeyce farklıdır. Tuluat tiyatrosu da, Meddah da genel izleyiciye hitap ederdi. Yaşlı, genç, kadın, erkek kim varsa konuk olabilir, izleyebilirdi. Buna rağmen fiilen kadınlar bu gösterileri izleyebildiler mi, izleyebildilerse hangi ölçüde izleyebildiler? Bu sorunun yanıtı muamma.
Hayatın genelinin akışında meydana gelen değişimlere, dönüşümlere bağlı olarak izleyici kitlesinde de bazı değişimler, dönüşümler muhakkak gerçekleşmiştir. Fakat ilk dönemler böyle şeyler erildi, kadın daha ziyade evde çocuk büyütür, yemek yapar, çamaşır yıkar, hizmet ederdi. Yani, kadının yeri eviydi.
Cumhuriyet Türkiye’siyle birlikte kadın hayatın bütün alanlarına katılmaya başladı. Fabrikada işçi, üniversitede öğrenci, okulda öğretmen, hastanede hemşire-doktor, sahada mühendis-arkeolog, sahnede müzisyen ve oyuncu olmaya başladı. Milletvekili, Belediye Başkanı, Bakan, Başbakan oldu kadınlar. Anne de oldu, eş de oldu, meslek sahibi ve yönetici de oldu. Hâlâ bir takım problemli haller yaşansa bile, kadın artık en az erkek kadar özgür bireydir. En azından bizim nezdimizde kadının yeri böyledir. Sanatçı kadınlarımız, özelde fotografçı kadınlarımız, en önemlisi de Nuriye Ulusoy gibi cesur fotografçı kadınlarımız bunun su götürmez kanıtıdır.
Bu gün ‘şovmen’ olarak tarif edilen, yalın mazbut hayat sürdüren insanların televizyon ekranlarından izlemekten ötürü aşina olduğu ‘stand-up’, ‘talk show’ gibi tek kişilik sahne etkinliklerine kadar değişip dönüştü her şey. Ve şimdi artık bunu kadınlar da yapabiliyor.
Gariptir ki Tuluat ve Meddah kelimeleri Arapça, Stand-up ve Talk Show kelimeleri İngilizce. Nedeni gayet basit aslında. Hiç üzerinde düşünme gereği duymadan kelimeleri olduğu gibi almanın sonucunu idrak ediyoruz. Apar topar alıyoruz. Bir durup düşünme ihtiyacı duymuyoruz. Bilgisayar klavyelerinin Q olması gibi. Oysa daktilo evresinde uzun uzun incelenmiş ve hem A klavyenin, hem de Q klavyenin Türkçeye uygun olmadığı sonucuna varılmış, F klavye düzeneği hayata geçirilmişti. Memlekete giren bütün daktilolar F klavye idi. Bilgisayara gelip dayandığımızda klavyelerin durumu hiç düşünülmedi ve harala gürele binlerce, onbinlerce Q klavye kullanılmaya başladı. İlk kez klavye kullanan gençler İngiliz diline uygun olan Q klavyeyi kullanmaya başladılar ve süratle herkes ona alıştı, en nihayet kanıksandı.
Stand-up ve Talk Show’u da kanıksadık. Üzerine düşünme ihtiyacı duymuyoruz artık. Meselenin bu boyutu sanat ortamını ve doğal olarak sanat insanını ilgilendirdiği için değinmeden geçemedik.

Sanat ile felsefe birlikte yol alır, birbirini destekler, biri diğerinin ufkunu açıp genişletir. Düşünme eyleminin kelimelere gereksinimi vardır. Kelimeler üzerinden düşünülür. Kavramlar bu şekilde gün ışığına çıkar. Kelime ithal etmek ihtiyaçtan gibi görünse de özü itibariyle durum öyle değildir. Her dil hemen her meseleyi ifade etmek için son derece geniş olanaklar sunar. Bizim zaafımız, yabancı bir dilden ifadelere başvurduğumuzda eylemimizin ve söylemimizin daha havalı olduğunu sanmamızdır.
Bir vakitler o dil Fransızcaydı, sonra Almanya’ya yoğun işçi göçü yaşandı, o işçilerin Almanya’da doğan çocuklarından ötürü Almanca oldu, şimdi o dil İngilizce. İngilizce söylendiğinde daha havalı oluyor.
Fotograf ortamında mümkünse, ‘janr’ (Fransızca) diyeceksiniz, ‘bokeh’ (Japonca) diyeceksiniz, ‘acceptance’ (İngilizce) diyeceksiniz. Sohbetlerinizde, tartışmalarınızda, sunumlarınızda ne kadar çok yabancı kelime (özellikle de İngilizce) sarf ederseniz, o kadar çok bilgi ve donanıma sahip olduğunuz izlenimi bırakırsınız. Kim nezdinde bu izlenim? Hiç kuşkunuz olmasın, sıradan insan nezdinde. Sıradan insanı etkilemeye matuf bu üstenci yaklaşım, kişinin öncelikle kendisini aldatmasıdır, kazara muvaffak olabiliyorsa başkalarını aldatmasıdır. Mecbur kalmadıkça yabancı kelimelere müracaat etmemek icap ettiğini, ısrarla yabancı kelimeye başvurulduğunda bazen bıyık altından tebessüme yol açılabileceğini hatırlatmakta yarar görüyoruz.
Kaleme aldığımız metinleri okuyan dostlar bilirler, fotografçı dostlarımızın yapıp etmelerine dair yazıp çizerken, muhakkak surette fotograf ortamını yakından ilgilendiren önemli bir mevzuyu masaya yatırır, bağlam oluşturmaya gayret eder ve insanları düşünmeye sevk etmeye çalışırız. Bunu yaparak asıl mevzuya ilgiyi yoğunlaştırdığımızı varsayar ve aynı zamanda bellekte kalıcı hale getirmeyi umarız.
Çok şanslıyız ki kadınlarımız çağdaş bir sanat etkinliğinin (fotoğrafın) her yerinde mevcutlar. Amatör fotografçı olarak, fotograf derneği üyesi ve yöneticisi olarak, fotograf bölümlerinde okuyan öğrenci ve akademisyen olarak, foto muhabiri olarak, tanıtım ve reklam fotografçısı olarak, moda fotografçısı olarak, eleştirmen olarak, çevirmen olarak, editör olarak, kuramcı olarak, yazar olarak, yayıncı olarak, velhasıl fotografa dair ne varsa hepsinde son derece etkili şekilde varlıklarını hissettiriyorlar.
Fotograf ortamının en cesur kadınlarından biri kanaatimizce Nuriye Ulusoy’dur. Sayın Ulusoy’un pavyon ortamında gerçekleştirdiği “Burada Yalan Masaya Dahil” isimli çalışması bize Diana Arbus’u hatırlattı. Çok sayıda kitaba, makaleye, tartışmaya, sohbete konu olan Arbus’un cesaretini Ulusoy’da gördük. Her iki fotografçının seçtiği alan tabiatı gereği kritik alan olduğu için, yürek isteyen fotografik eylem söz konusudur. Diana Arbus’u yeterince biliyoruz. Nuriye Ulusoy’u şimdi tanımaya başladık.

Bu itibarla sayın Ulusoy’un yaptığı çalışmayla ilgili kendisinin kaleme aldığı metni paylaşmak isteriz.
Fotografçı Ulusoy metne, nam-ı diğer Kirli Dilek olan bir hanımefendiden, pavyon kültürünün ruhuna uygun şu cümleyi iliştirir: “Gece âlemi buz gibidir, sabahı görünce erir.”
“Her şey pembe kimliklerle başladı… İşim dolayısıyla bir gece yarısı, kırmızı ve mavi ışıkların birbirine karıştığı o anlarda kulise indim. Havada ter, parfüm ve dumanın yoğun bir karışım vardı. Karşımda kimi ürkek, kimi öfkeli, kimi de teslim olmuş bakışlar; her biri kendi hikâyesinin ağırlığını taşıyordu. O an ellerimde tuttuğum, ucu yanmış ya da kıvrılmış pembe kimlikler yalnızca birer belge değil, görmezden gelinen bir sistemin başrol oyuncularıydı.
Bu karşılaşma, hem kendi kadınlığımı hem de karşımdaki kadınların varoluş biçimlerini yeniden düşünmeme neden oldu. Aynı coğrafyanın farklı yüzlerinde, farklı kimliklerle var olmaya çalışan kadınların hikâyeleri, görünmeyen bir ağın içinde birbirine dokunuyordu.
O geceden sonra, dışarıdan bakan bir göz olmayı bıraktım. Görünenle görünmeyen arasındaki o ince çizgide, onların dünyasına içeriden bakmayı; anlatılanı değil, yaşananı anlamayı seçtim. Bu çalışma, o seçimin izlerini taşır.
‘Burada Yalan Masaya Dahil’, Ankara’nın pavyon kültürünü bir gösteri alanı olarak değil, bir toplumsal ayna olarak ele alan fotoğraf serisidir. Bu çalışma, gecenin parıltılı yüzeyinde kurulan geçici ilişkilerle, arka planda süren sert gerçeklik arasındaki kırılgan dengeyi görünür kılar. Işıkların, müziğin ve renklerin büyülediği sahne, yalanın estetize edilmiş biçimidir; fakat o yalanın üretildiği kulis, yaraların, makyaj kalıntılarının, yorgunluk ve umudun iç içe geçtiği çıplak bir hakikatin mekânıdır.
Pavyonun kendisi bir toplumsal tiyatro gibidir. Kadınlar ve erkekler, herkesin rolünü ezberlediği ama kimsenin inandırıcılığını sorgulamadığı bir oyunun içindedir. Kadınların giydikleri kostümler, taktıkları kirpikler, sahneye çıkmadan önce aynanın karşısında geçirdikleri zaman; yalnızca bedensel bir hazırlığın değil, kimliğin yeniden inşasının ritüelidir. Erkekler ise bu gösterinin seyircisi değildir, aksine onun aktif oyuncularıdır. Parayı, arzunun dili olarak kullanır, satın aldıkları içkilerle, çiçeklerle kendi rollerini oynarlar. Herkes bilir ki burada hiçbir şey sahici değildir ama yine de herkes inanmak ister. Yalanın kendisi oyunun şartıdır; oyuna dâhil olmanın bedeli de tam olarak budur.
Burada yalan, yalnızca dilin değil, ekonominin de aracıdır. Kadınlar için komisyon, erkekler için ego, patron için kazanç üretir. Herkes birbirini kullanır ama kimse sistemin dışına çıkmaz. Gece boyunca süren bu döngü, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte biter; fakat ertesi akşam yeniden başlar.
‘Burada Yalan Masaya Dahil’, bu döngünün içinde hem direnen hem çözülmüş insan yüzlerini belgeleyen bir çalışmadır. Fotoğraflar, gösterinin parıltısını değil, o parıltının nasıl üretildiğini gösterir. Kadınların kollarındaki izler, takma saçlar, mutfaktaki bulaşık suyu, sahnenin neonuyla birleşir. Her fotoğraf, bir sahne değil, bir ifşa anıdır.
ÂLEMİN JARGONLARI Beyazlar yanar neonlar söner Burada düşler satılık Bu âlemde dört şeyin önemi var; kaşık sesi, zil sesi, karı sesi, para sesi Alkolün verdiği yetkiye dayanarak Burada yalan masaya dahil Kim kime kendini inandırırsa Bu âlemde her şey yalan Yalan konusu pavyonun akla gelmesi ile beliren bir doğrudur Yalanın kimi ilgilendirdiği konusu kimsenin umurunda değil Beyaz lambayı gördüm (yani sabaha kadar mekânda kaldım) Neonlar yanarken söylediklerim doğruydu Ayrı çalışalım Yanıyor Alevli Beyazlar sönsün kızlar içeri (Sigara sönsün polis uygulaması var anlamında) Kadın isterse çıkarabilirsin Bu âlemde anıyla yaşarsan kendini kaybedersin Samimiyetsiz olmayacak kadar nazik, kalp kırmayacak kadar dürüst Herkes kendi hikâyesini içer İşler yolunda nokta kom Valla bunda bi’ kolpa yok Gece yarısı ışıklar altında parıldarım Kadife koltuklar, kırmızı perdeler bir büyü gibi sarar her bir köşeyi, ışıl ışıl her yerde umut fısıldar, pavyonun büyüsüne kapılıp gider herkes Sokaklar karanlık ben sahnede parlarım Toplumsal erkeklik tatmin mekânı Ankara’nın pavyonları da zihnin terk edilmiş köşelerindeki evler gibidir Adımı sorma, doğrusunu kim biliyor Neonun altında herkes bir başkası Neon söner hikâye biter”
Nuriye Ulusoy’un kaleme aldığı metin de, tespit edip kayıt altına aldığı jargon da pavyonların ruhunun derinliklerini, kılcallarını anlatır. Hüzün var, kavga var, mecburiyet var, ışıltı var, karanlık var, para var, makyaj var, vitrin var, arka plan var, kulis var, sokak var, ev var, arkadaşlık-dostluk var, rekabet var, aylaklık var, aymazlık var, aşk var, hayaller var, gerçekler var, renklerin âlâsı var ama aynı zamanda grinin milyon tonu var. Bununla birlikte Nuriye Ulusoy’un kavramaya ve izleyiciye anlatmaya çalıştığı hakikat var.

Bu özel çalışmayı ilk duyduğumuzda hakikaten çok şaşırmış, erkeklerin yapmaya cesaret edemeyeceği kritik bir alanda bir kadın fotografçının gösterdiği cesarete hayranlık duymuştuk. Çalışmayı gördük, sunum metnini inceledik ve doğal olarak çok etkilendik.
Pavyonlar kadınların sahneye çıktığı, masaları şenlendirip erkekleri eğlendirdiği-teselli ettiği (‘terapi’ diyebiliriz belki) ve erkeklerin son kuruşlarına kadar para sarf ettiği gece hayatını temsil eder. Pavyon, elit bir eğlence ortamı olarak tasavvur edilmez, avam eğlence ortamları oldukları varsayılır. Kadının asıl işi müşterilerin (erkeklerin) olabildiği kadar fazla para harcamasını sağlamaktır. Yurtdışında yıllarca çalışıp para biriktirmiş gurbetçiler, Anadolu’nun zengin çiftçileri, orta halli iş sahipleri ve başka kimseler pavyonlarda şarkı-türkü söyleyen, dans eden güzel kadınları izler, onlarla kadeh tokuşturur, kurtlarını dökerler. Bu arada kesenin ağzı açılır ve bolca para harcanır.
Ancak pavyonun bir disiplini vardır. Müşteri racon kesemez, efelenemez, ortalığı dağıtamaz. Oranın adabına uymak zorundadır, yoksa yaka paça dışarı atılır.
Pavyon olgusunun merkezinde ‘kadın’ vardır. Sesini, giyimini kuşamını, zamanını, sohbetini, dansını, ilgisini pazarlamak zorunda olan kadındır. Patrona para kazandırmak zorundadır. Fakat ne hikmetse, pavyon sahibi olan tek bir kadın yoktur. Pavyon sahiplerinin hepsi erkektir. Patronlar erkek, çalışanlar kadındır.
Nedense bu vaziyet bize hep tekstil işçisi kadınları çağrıştırır. İplik fabrikalarında çalışan kadınlar, giysi üreten atölyelerde dikiş makinelerinin başında çalışan kadınlar. Sıra sıra, yan yana, ard arda çalışan emekçi kadınlar. Onların hünerli elleri, disiplini, sabrı, dikkati, titizliği, göz nuru mamul madde olarak dünyanın dört bir yanındaki mağazalara gider. Onlar çalışır, patron kazanır. İleri geri konuşmaya, hak talep etmeye kalkınca susturulur. Pavyondaki kadın da söyleneni yapmak, çalışmak ve patrona para kazandırmak zorundadır. İleri geri konuşamaz, hak talep edemez. Onların payına hep susmak düşer.
Fotografçı Nuriye Ulusoy pavyon ortamındaki sağır-dilsiz vaziyete tanık olmuş, içselleştirip kaydetmiş ve paylaşmıştır. Fotograf böyle yerlerde dile gelip konuşmazsa, nerede dile gelip konuşacaktır?! Sayın Ulusoy çok zorlu koşullarda iken dahi fotografın dilini yerli yerinde kullanmayı başarmıştır. Her şey bir yana, bu cesur davranışı örnek alınacak niteliktedir.
Gönülden tebrik ediyor, ceketimizi ilikleyip ayakta alkışlıyoruz.
Saygıyla,


Bize Ulaşın