Fotoğraf üretiminin değişimi üzerine çok sevdiğim, Mısır Piramitleriyle ilgili bir örnek var: 19. yüzyılda, bir fotoğrafçının makinesini, kırılgan cam negatiflerini ve kimyasallarını ancak katır “asistanlığı” ile taşıyabildiği, ne yolcu uçaklarından ne de kitlesel turizmin hayalinden bile söz edilemeyecek o günlerde Mısır’a sağ salim ulaşmak, ardından net ve düzgün kompozisyonlu Piramit fotoğraflarıyla Avrupa’ya dönmek büyük bir başarıydı. Ortaya çıkan fotoğraflar ise tartışmasız çok önemliydi, çünkü o fotoğraflara bakanların birçoğu Piramitleri ilk kez “görüyordu”. 20. yüzyılla gelen, boyna asılarak kolayca taşınan makineler fotoğrafçılık pratiğini kolaylaştırarak uzak coğrafyaların fotoğraflarının çoğalmasını sağladı. Kitlesel turizm ve 21.yüzyılın selfie kültürü ise bu çoğalmayı giderek şişen bir enflasyona dönüştürdü. Sonuç olarak bugün net çekilmiş, düzgün kompozisyonlu, herhangi bir Giza fotoğrafı neredeyse sıfıra yakın bir ilginçlik ve önem taşıyor. Yapay zekanın kolayca ürettiği “görseller” ise elbette ayrı bir konu.
Yolculuğun kendisini, fotoğrafı çekenin öznel deneyimini ve ortaya çıkan anıların değerini yok sayacak değilim. Bununla birlikte dışarıdan bakan bir izleyici açısından bugün Giza Piramitleri’ni gösteren herhangi bir yolculuk fotoğrafının “ilginçliği” fazlasıyla gölgelenmiş durumda. Bu türden fotoğrafları ilginç kılacak ne olabilir?Kullanılan objektifin keskinliğinin, gövdenin markasının ya da ustaca bir Photoshop müdahalesinin burada anlamlı bir fark yaratamayacağı açık. Geriye esas olarak tek bir şey kalıyor: Fotoğrafçının algılanabilir, özgün bakışı. Bugün elimizde ihtiyacımızın çok üstünde güzel çekilmiş Giza fotoğrafı olduğunu söyleyebiliriz; ne yazık ki bunların pek azında onları diğerlerinden ayıran, algılanabilir bir özellik ya da başka bir ifadeyle bir “fotoğrafçı” hissediliyor. Konu elbette sadece Giza Piramitleriyle ilgili değil.
Güzel fotoğraflar doğru pozlama, estetik kompozisyon, doygun renkler/hoş ışık ve gözü okşayıcı (ya da Instagram vb.ye uygun) kadraj seçimine yaslanırlar. Bunlar elbette değersiz değil, ama teknik üretim bu derece kolaylaşmışken tüm bu öğeler özgün bakışın yokluğunda binlerce fotoğrafta kendilerini tekrar edip duruyor ve arka arkaya dizildiklerinde birim değerin sıfıra yaklaştığı bir taklit ekonomisi yaratıyorlar. Taklit ekonomileri varlıklarını korumak için değerin sıfırla buluşmasına izin vermezler: hepsi birbirine benzeyen, bir meram taşımayan fotoğrafları cilalayıp parlatan yarışmalar ve sosyal medyadan toplanan “like”larla bir tatmin duygusunu ayakta tutmak elbette mümkün. Bu yaklaşım satış derdindeki makine üreticilerinin gözünden bakıldığında anlaşılır bulunabilir, ama fotoğrafçıların başka dertleri olmalı.

Peki ne yapmalı? İlk elde belki fotoğrafın fotoğraf çekmekten değil de sanat ve felsefeden beslenen bir uğraş olduğunu hatırlamak hepimize iyi gelebilir. Rus klasiklerini ya da Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sini okumak -eğer henüz bu dünyalara dalmadıysa- bir fotoğrafçının ortaya çıkardıklarını değiştirir mi? Ya da dünya ekonomisinden Bach’ın müziğine, ilgi duyulan herhangi bir alan üzerine kafa yormak? Bir yüze sınıf ilişkileri açısından bakmak ya da bir şehri tarihin ya da milli gelirin farklı semtlere ne şekilde dağıldığı perspektifinden okumayı denemek? Bunların tümü fotoğrafçının bakışını değiştirebilir. Bakış değişince fotoğraf da değişeceğine göre şüphesiz hepsini denemeye değer.
Belki deklanşöre basmadan önce neyi ya da kimi neden fotoğrafladığımızı ve aramızda ne türden bir ilişinkinin var olduğunu da düşünmemiz gerekiyordur. Bir avcı gibi sokaklarda dolaşmaya başladığımızda kimlerin ve nelerin fotoğrafını çekmek bize daha kolay geliyor? Yoksulluk, kırılganlık ve gündelik zorluklar bizim karelerimizde neye dönüşüyor? Bir hayatı mı görüyoruz, yoksa kolay tüketilen bir görsel malzemeyi mi? Bir yüzü kadraja almak gerçekten o kişiyle bir ilişki kurmak anlamına mı geliyor, yoksa sadece onu görsel bir nesneye indirgemek mi? Bu sorular rahatsız edici bulunabilir; ama belki de gelişimin önünü açacak şey tam olarak bu rahatsızlıktır.
Hatırlanması gereken bir başka konu da bireysel fotoğraf yolculuğumuzun fotoğraf tarihinden bağımsız şekillenmediğidir. Hiçbirimiz boşlukta ortaya çıkıp fotoğraf çekmeye başlamadık. Belgesel ve kavramsal fotoğrafçıların üretim öykülerinden etik tartışmalara, yıllar içinde sorulmuş sorular ve verilmiş cevaplar bugünümüz için de şüphesiz anlam taşıyor.
Ve tabii birey için fotoğraf tarihinden öte, insan yaratıcılığının önemli ölçüde kişisel meraktan, özgürlük duygusundan, kazadan ve hatalardan beslendiğini hatırlamak özgürleştirici olabilir. Bireysel bakışla, güzel fotoğrafın değil de bir meramın anlatılmasının öne çıkması bizi “avcı” konumundan kurtarıp “anlatıcı” konumuna taşıyabilir. Zamana yayılan serilerle bir konunun derinlikli işlenmesi bizi fast-food mutfağından kurtarır ve hep aynı tadı veren bildik, aşınmış formüller yerine kendi bakışımızı ve dilimizi aramaya başlayabiliriz. Başkasının beğenisinin peşinde koşmaktan kurtulup da meramımızı anlatma yolculuğuna koyulduğumuzda ise deneme ve yanılma cesaretini bulur, kendi fotoğraflarımızı çekmeye başlarız. İşte o zaman gerçekten “güzel” fotoğraflarımız olur.

Çok faydalandığım güzel bir yazı. Teşekkürler.
Teşekkürler ilgi cekici paylaşım için
Keyifle okudum. Teşekkürler..
Elinize sağlık.