Kamerasız ve Deneysel Bir Kısa Film: “Fotokopi Günlükleri”

////

Oğuzhan Kaya’nın deneysel kısa filmi Fotokopi Günlükleri, bir beyaz yakalının tekdüze ve döngüsel yaşamını yalnızca bir fotokopi makinesinin tarayıcı yüzeyi aracılığıyla kurarak anlatıyor. Görüntü yerine siyah-beyaz kopyaların kullanıldığı bu kısa filmde, tekrar eden eylemler ve makinenin ritmik sesi; sistematik modern hayatın hem görsel hem işitsel bir izdüşümüne dönüşüyor. Geçtiğimiz aylarda 45. İFSAK Ulusal Kısa Film ve Belgesel Yarışması’nda deneysel dalda birincilik kazanan yönetmen Oğuzhan Kaya ile bu özgün üretim sürecini konuştuk.

Fotokopi Günlükleri fikri nasıl ortaya çıktı?

Aslında fikir, kurum içi kullanılan “fotokopi kayıtları (günlükleri) / photocopy logs” kavramına duyduğum ilgiyle gelişti. Şirketlerde hangi çalışanın ne kadar fotokopi çektiği, ne kadar kâğıt harcandığı gibi veriler tutulur. Bu kurumsal disiplin, bana oldukça ilginç geldi. Bu yüzden bu fikri hızlı ve pratik bir şekilde kısa filme dönüştürmeye karar verdim.

Bir beyaz yakalının gündelik rutininin, fotokopi makinesi aracılığıyla sürreal ve deneysel bir dille anlatımı nasıl gerçekleşti?

İlk denemelerde objeleri fotokopi makinesinin tarayıcı yüzeyine yerleştirip, makinenin karşısına bir kamera koyarak bazı sahneler çektim. Ancak bu denemeler sinematografik olarak tatmin edici değildi. Ardından, doğrudan fotokopi makinesini bir kamera gibi kullanmaya ve tüm görselliği bu cihaz üzerinden üretmeye karar verdim. Filmin tamamındaki görüntüler, gerçek fotokopi çıktılarından oluşuyor; giriş ve kapanış sahnesi dışında hiçbir fotoğraf veya klasik kamera görüntüsü kullanılmadı. Örneğin duş sahnesi bile tamamen fotokopi ile yaratıldı. Lavabonun giderini söküp, şeffaf bir yüzeye yerleştirdim; üzerine sabunlu su döktüm ve kendi ayaklarımın fotokopisini çektim. Ortaya çıkan görüntü, çarpıcı derecede gerçekçiydi. Bu süreçte tarayıcı ışık da sonradan eklendi; odayı karartıp yalnızca tarayıcı ışığın videosunu çekip filme ekledim ve akışı, gerçekliği güçlendirdim.

Daha önceki kısa filminiz Mükemmel Bir Gün’de de benzer bir yaklaşım gözleniyordu. Bu teknik sizin için özel bir anlam mı taşıyor?

Evet, neredeyse tüm işlerimde fotokopi makinesi ve fotokopiler bir şekilde yer bulmuştur. Bu cihaz yıllardır bana oldukça sürreal geliyor. Şimdiye kadar filmlerimde kameradan çok fotokopi makinesi ile vakit geçirdim desem yeridir. Mükemmel Bir Gün‘de de, karakter, gece fotokopi makinesinin tarayıcı kısmında uyuyordu ve yüzünü makine tarıyordu, çıkan yüz çıktıları da sabah kağıt öğütücüde yok ediliyordu ve adam güne başlıyordu. Savaş Bölgesi filmimde de fotokopi makinesi tamamen ön plandaydı. Fotokopi makinesi, filmlerimde hem görsel hem kavramsal olarak çok katmanlı bir anlatım aracı sağlıyor.

Filmdeki statik anlatıma rağmen güçlü bir sıkışmışlık hissi izleyiciye geçiyor. Bu duyguyu nasıl kurdunuz?

Bu sıkışmışlık hali tabii ki sadece Türkiye’ye özgü değil; küresel bir durum. Tayvan’da, Fransa’da, ABD’de ve gittiğim diğer tüm ülkelerde de benzer gözlemlerim oldu. Filmde bu ruh halini yansıtmak istedim. Başlangıçta filmin sonu çok daha sakin bir sahneydi: bir kadın ve bir erkek, sırt sırta dönmüş halde, yorgun bir günün sonunda uyuyorlardı. Ancak bu kapanışı daha sert bir finale evirdim. Çünkü tanıdığım birçok beyaz yaka çalışanın “artık dayanamıyorum” dediği o görünmez bunalım hâlini daha çarpıcı biçimde yansıtmak istedim. Filmdeki yapay intihar sahnesi, bu duygunun sürreal ve sembolik bir dışavurumu. Karakter, intihar etse bile ölmeden, yarasını bantlayıp ertesi sabah tekrar işe dönüyor. Yani her şey devam ediyor. Bu yüzden filmin mottosu da şu oldu: “Her şeye rağmen, her şey yolunda.” Annemi kaybettikten sonra absürte ve kara komediye daha fazla kaymaya başladım. Her şey bir anlam ve ritm içerisinde akıyor gibi gözükse de -belki de öyledir, bunu çözebilecek yapıda bir yaradılışımız yok- aslında hayat tamamen plansız akmakta diye düşünüyorum, bu da çok komik ve inanılmaz derecede absürt geliyor bana. O yüzden bu filmim de bir deneysel kara komedi aslında. O yüzden Jeson Lee’nin şu sözleri beni çok etkiler: ‘’Komedilerde ilgi çekici olan özellik, kahramanların bir seçim yapmak zorunda kalması ama asla değişmemesidir, dolayısıyla en iyi komedilerin aslında en iyi trajediler olduğunu söyleyebiliriz.’’ Filmim de aslında tam da bunu anlatmaktadır.

Etkilendiğiniz yönetmenler ve filmler hangileri?

Açıkçası bir sinefil değilim, ancak beni etkileyen bazı yönetmenler var: Wim Wenders, Terry Gilliam, Jacques Tati, Peter Greenaway, Jean-Jacques Annaud, Theo Angelopoulos gibi isimler hayal dünyamın şekillenmesinde önemli rol oynadı. Filmlerim doğrudan onlarınkine benzemez. Ben sürrealizm, dadaizm, absürdizm gibi akımların etkisiyle sembolleri, rutinleri yeniden kurgulamayı, anlamları kırmayı seviyorum. Fotokopi makinesiyle yapılan deneysel animasyonlar geçmişte de var. Bu bir deneysel animasyon tekniği zaten. Benim yarattığım bir şey değil. Ben her filmim öncesi mutlaka bir araştırma yaparım, benzer işleri bulmaya çalışırım. Fotokopi Günlükleri’nin fikri aklıma geldikten sonra da çeşitli araştırmalar yaptım. Örneğin bulabildiğim kadarıyla 90’larda yapılmış Choreography for Copy Machine (Photocopy Cha Cha) adlı kısa bir film var. Bu film sadece ritmik dans temasıyla fotokopi makinesini, fotokopileri ve çeşitli animasyon tekniklerini kullanır. Ancak tamamı fotokopi görüntülerinden oluşan, düz bir akışa sahip olan ve bir animasyon / efekt kullanmayan deneysel bir film yapmış olmak benim özgün katkım olabilir belki, bilemiyorum. Elbette bu konuda mutlak bir iddiada bulunmuyorum; benzer işler yapılmış olabilir. 2025 yılında yaşadığımız için artık hem tamamen özgün şeyler yapmak, hem de herkesin filmini, yaratımını izlemek imkansız. Bir insan, dünyanın herhangi bir yerinde birebir olmasa da, benzer şeyleri düşünebilir ve bunu yapabilir, çünkü artık fikirleri sergilemek ve fikirleri dışavurmak teknolojik açıdan çok gelişti ve elverişli hale geldi. Önemli olan kendi üslubunuz ve tarzınızdır. Yoksa çekilebilecek her şey çekildi, yazılabilecek her şey yazıldı, sadece gösterilmesi gereken bazı anlar daha var, bunları yakalamaya çalışıyorum.

Filmde ses tasarımı çok dikkat çekici. Özellikle fotokopi makinesinin sesi oldukça belirleyici. Bu süreci nasıl yönettiniz?

Ses konusuna özellikle son yıllarda daha fazla özen göstermeye başladım. 2013’te bir festivalde kendi filmimi sinemada izlediğimde sesten pek memnun kalmadığımı hatırlıyorum. O günden sonra ses kaydına ciddi şekilde odaklandım. Fotokopi Günlükleri için kullandığım yazıcım büyük bir ofis makinesi değil, bu yüzden kendi makinemden kaydettiğim ses çok boğuk ve yetersizdi. Bu nedenle, FreeSound gibi açık kaynak ses kütüphanelerinden arayışa girdim. Orada bulduğum bir fotokopi sesi, sanki filmim için özel üretilmiş gibiydi. Sesin sahibi Yoshimi Saravia ile iletişime geçtim. Site kuralları gereği buna gerek olmasa da ismini jeneriğe eklemek için ve nezaketen izin istedim. Sonrasında çok sıkı dost olduk. Silah sesi ise çok eski bir kurgu programımda paket olarak gelen dosya içerisinde ücretsiz kullanıma sunulmuş foley bir sesti. Diğer tüm sesler ise bana ait. Sesin bu denli etkili olması, filmdeki atmosferin temel taşıydı.

Filminiz 3 dakika 20 saniye süresine rağmen izleyici üzerinde güçlü bir etki yaratıyor. Kısa filmlerin süre kısıtlamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kısa film zaten adı üzerinde kısa olmalı. Benim en uzun filmim 6 dakikadır; bana göre bu bile uzun, hatta çok uzun. Bazen çok etkileyici, uzun olmasına rağmen su gibi akan kısa filmler de izledim. Ama örneğin Fotokopi Günlükleri’nin kurgusu ilk başta 5 dakikaydı ve bana uzun geldi. Özellikle sürekli tekrar eden fotokopi makinesi sesi bir noktadan sonra izleyicide yorgunluk yaratabiliyor. Kurgu sürecinde Walter Murch’ün önerisini uyguluyorum: Kurgu yaparken bir insan silüeti düşünürüm ekranda, sanki biri izliyormuş gibi. Çünkü filmi evde tek başınıza izlediğinizde her şey yolunda gibi gelir ama sinemada seyirci sıkıldığında bunu hissedersiniz ve bu gerçekten can acıtıcıdır. Bu yüzden filmlerimi izlerken yanımda mutlaka biri olur—eşim ya da bir arkadaşım—ve onların tepkilerini gözlemlerim. Çünkü insan kendi yaptığı işe kıyamıyor, süresini kısaltmak zor geliyor. Ama Antoine de Saint-Exupery’nin dediği gibi, “Mükemmelliğe, eklenecek bir şey kalmadığında değil, çıkarılacak bir şey kalmadığında ulaşılır.”. Bu yüzden ben de sadeliğe ulaşmaya çalışırım. Bu sadelik size evrenselliğe götürür ve bir kapı açar; filminiz akar ve izleyenler tarafından anlaşılır. Eugene Vale’in dediği gibi ‘’Her şeyden önce, hikayenin anlaşılabilmesi gerekir.’’

Filmlerinizde genellikle sürreal ve deneysel bir dil tercih ediyorsunuz. Örneğin Megalopolis (2022) filmi.

Benim için zorlu bir projeydi Megalopolis çünkü sürüngenlerle çalıştım: Tarantula, yılan, kurbağa, salyangoz, sülük, karınca, kelebek… Bunları bulmak zaman aldı. Karıncayı kolayca bulabilirsiniz ama bir tarantulayı bulmak pek kolay değil. Filmde, doğayı işgal edenin biz olduğunu varsaysak da, aslında doğadaki canlılar da bizi kendi yöntemleriyle işgal ediyor. Bu, bir sabah uyanmak üzere olan beyaz yakalı bir adamın evine bu canlıların girmesiyle anlatılıyor. Sürrealizm burada devreye giriyor. Örneğin tarantula laptopun üzerinde yürürken tuşlara bir el gibi dokunuyordu; yılan kemerin üzerinde, kelebek adamın avucundaydı. Kelebekler çok kısa yaşar, tıpkı karakterin günü gibi. Salyangoz kravatın üzerinde, karınca henüz başlanmamış bir kitabın içinde bir harf gibi yürüyordu. Son sahnede yağmur sesi alarm yerine geçiyor, adam kapattığında yağmur sesi kesiliyor, ama sonra evin içine yağmur yağıyor. Abajurdan şimşek çakıyor. Bu sahneye özellikle çok etkileyici olmuştu.

Bu kadar çok katmanlı anlamı kısa bir sürede anlatmak zor değil mi?

Zor elbette. Megalopolis, benim için doğaya bir saygı duruşuydu. Tanrı inancım biraz farklıdır; doğada gördüğümüz her şeyin, yani doğanın tanrı olduğuna inanırım. Bu projeyi tamamlamak yaklaşık 4-5 yılımı aldı. Parça parça çektim. Örneğin ufacık bir örümcekten bile çok korkardım ben, ama bu filmde 20cm önümde dev bir tarantula yürüdü ve hiç korkmadım. Belki de tutkuyla bir işe sarıldığınızda korkularınızı aşabiliyorsunuz.

Kamera arkasını fotoğraflıyor musunuz?

Genellikle kendi başıma çalıştığım için kamera arkası görüntülerim çok azdır. Bazı sahnelerde eşimden ya da yakın bir arkadaşımdan rica ederim ama genelde set fotoğrafı yerine filmi çekmekle meşgul olurum. Fotokopi Günlükleri’nin bazı karelerini belgeledim ama çoğunlukla minimalist bir üretim süreci tercih ediyorum.

Senaryoyu yazmak ve uygulamak ne kadar zamanınızı aldı?

Ben klasik anlamda bir senaryo eskiden yazardım ama artık uzun süredir yazmıyorum. “Sahne 1: Gece, oda” gibi şeyler bana göre değil. Genelde fikir üzerine uzun süre düşünüyorum, ardından akış kafamda netleştikçe denemeler yaparak ilerliyorum. Örneğin Fotokopi Günlükleri için küresel bir rutini yakalamak çok önemliydi. Çünkü herkesin anlayabileceği, evrensel bir hikâye anlatmak istiyordum. Bazı evrensel davranış kalıplarını analiz etmek zaman aldı. Hikâye rutin bir gün: duş, kahvaltı, işe gitmek, kahve dökülmesi, öğle yemeği (örneğin sadece bir kürdanla ima ediliyor), toplantı, sigara, stres, patlama ve sonunda fastfood, televizyon, bira ve uyku. Senaryo yazmak yerine bu ritmi, bu evrenselliği kurmak için zaman harcadım. En zor sahne ise karakterin kendisine silah doğrulttuğu andı. Orada ne gözleri sımsıkı kapalı, ne de ağzı kapalıydı. Anlık isyan, ama aynı zamanda ölüm korkusunun da olmadığı bir yüz ifadesi gerekiyordu. Bu sahnenin fotokopisini defalarca çektim. O duyguyu yakalamak zordu ama çok önemliydi.

Peki sizin kurumsal hayatınız devam ediyor mu?


Uzun süredir kurumsal bir işte çalışmıyorum. Kendimi tamamen bağımsız projelerime adadım. Kısa filmler, bir kitap projem ve yeni senaryolar. Tüm odağımı sinemaya, üretime ve kendi dilimi geliştirmeye verdim.

Filmin gösterim süreçleri ve aldığı ödüller açısından öne çıkan deneyimleriniz neler oldu?

Filmim dünya prömiyerini Çin’de, The Beijing International Short Film Festival (BISFF) kapsamında yaptı. Ardından Tayvan’daki The Chiayi International Three Minutes Video Competition seçkisine dahil edildi. Bu festival özellikle deneysel işler üzerinde yoğunlaşıyor; deneysel animasyonlar ve kısa film formatında deneysel anlatılar kabul ediliyor. Filmim burada gösterime seçildi. Festival süreci oldukça verimli geçti. Jüri özel ödülüne layık görüldüm. Bunun ardından filmim, Kolombiya’daki Festival Internacional de Cine Experimental / Fincortex’e seçildi. Daha sonra benim için çok kıymetli olan, uzun zamandır katılmayı arzuladığım ECU – Avrupa Bağımsız Filmler Festivali’ne dahil edildi. Festival, filmi “akıldan çıkmayacak bir keşif” olarak tanımladı; bu yorum benim için oldukça anlamlıydı. Ayrıca Houston Uluslararası Film Festivali‘nde kara komedi kategorisinde Altın Remi Ödülü kazandı. Son olarak İngiltere’de University College London ve bir dönem Christopher Nolan’ın da başkanlık yaptığı The UCL Film & TV Society’nin düzenlediği FOMI – Festival of the Moving Image seçkisine dahil edildim.

İFSAK Kısa Film Festivali ve yarışmamız hakkında ne düşünüyorsunuz?

İFSAK benim için çok özel bir yerde duruyor. Zamanında iki filmimle bu festivalden ödül almıştım: Mükemmel Bir Gün / A Perfect Day (2014) ve Savaş Bölgesi / War Zone (2015). Bu iki film benim sinema yolculuğumda önemli basamaklardı. İFSAK’ı yalnızca kendi deneyimimle değil, tarihçesi ve bağımsız duruşuyla da çok önemsiyorum. Festivalin kendine has bir stili, samimi ve destekleyici bir yapısı var. Özellikle kısa filme verdiği değer, benim gibi bu alanda üretim yapan sanatçılar için çok kıymetli. Türkiye’de bu ölçekte, bu bilinçte festival sayısı oldukça az. Dolayısıyla İFSAK Kısa Film Festivali’nin yeri benim için ayrı.

Fotokopi Günlükleri filmi için eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

Evet, özellikle Fotokopi Günlükleri adlı kısa filmim üzerinden birkaç noktaya değinmek isterim. Öncelikle filmin ismi benim için çok önemlidir. Bu film için ilk aklıma gelen isimlerden biri “Kahve ve Bazı Belgeler” gibi absürt bir şeydi. Ama sonra fark ettim ki “Fotokopi Günlükleri” ismi zaten orada duruyordu. Bu ifade, tüm filmi kapsayan, anlatan bir başlıktı.Diğer konu filmin giriş sahnesidir. Yvette Biro’nun “Filmin açılış sahnesi tonu ayarlar.” sözüne katılıyorum. O ton, izleyiciyi içine çeker ve bütün film boyunca taşınmalıdır. Fotokopi Günlükleri’nde giriş sahnesi bir adamın horlayarak uyanmasıyla başlar. Alarm çalar, adam kapatır ve o anın fotokopisi çekilir. Seyirci daha ilk sahnede ‘burada ne oluyor’ diye düşünür. Bu bir merak duygusu yaratır, sonra film aynı tonla devam eder ve başladığı yere döner.Afiş tasarımı da benim için çok kritik. Basit bir oyuncu portresi değil, filmin ruhunu yansıtan bir görsel / tasarım olmalı. Fotokopi Günlükleri afişinde karakterin çığlık atarkenki yüzünün fotokopisi var. Tarayıcının ışığıyla aydınlanıyor ve gözlerine delgeçle delik açılmış. Bu görsel, filmi tek karede özetliyor. Bir diğer önemli unsur da fragman. Fragman ne vaat ediyorsa film de onu sunmalı. Bazı fragmanlar izleyiciyi yanıltıyor; aksiyon filmi veya başka bir hava yaratıyormuş gibi yapıyor ama film bambaşka çıkıyor. Bu dürüst değil.

Açık konuşmak gerekirse, Türk sinemasındaki son dönem anlatı yapısının durağanlığını sarsmak gerektiğine inanıyorum. Benim derdim hikâye anlatmak değil. Peter Greenaway’in dediği gibi: “Sinema, hikâye anlatıcılarına bırakılamayacak kadar ciddi bir sanattır.” Ben sinemayı izleyiciye görsel bir şok dalgası, görsel bir şölen yaratmak için bir araç olarak görüyorum. Söyleyerek değil, görsel bir anlatım diline yaslanarak, göstererek sinema yapmaya çalışıyorum.

Oğuzhan Kaya’nın filmi Fotokopi Günlükleri bu yıl daha bir çok festivalde gösterimine devam edecek. Kendisine bu güzel sohbet için zaman ayırdığı için teşekkür ederim.

FİLMOGRAFİ – Oğuzhan Kaya

İntegral / Integral – 2011
Vaha / Oasis – 2012
Mükemmel Bir Gün / A Perfect Day – 2014
Savaş Bölgesi / War Zone – 2015
Propaganda – 2017
Kronos / Chronos – 2019
Megalopolis – 2022
Katatoni / Catatonia – 2023

İFSAK Sinema Birimi Koordinatörü Işıl Yaman, Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nden mezundur. Yüksek lisansını İstanbul Bilgi Üniversitesi Mimarlık Tarihi, Teorisi ve Eleştirisi programında tamamlamış ve 2015-2023 yılları arasında Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde Mimari Tasarım derslerinde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak görev yapmıştır. YTÜ Sanat ve Tasarım Doktora Programı’nda öğrenimine devam etmektedir. 2009 yılından beri İFSAK üyesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Filmlere Dair

O Da Bir Şey Mi Hakkında

Pelin Esmer, “Oyun” ve “Kraliçe Lear “belgeselleriyle dikkatimi çekmişti. Mersin’in Aslanköy’de yaşayan bir grup cesaret sahibi…

Anna Karenina Ölmedi

“Bütün mutlu evlilikler birbirine benzer (oscarlı oyuncu değillerse) oysa mutsuz evliliklerin farklılıkları vardır.”   Tolstoy’un “Anna…

Fight Club (Dövüş Kulübü)

Absürt Bir Kapitalizm Eleştirisine Bulanmış Kişilik Buhranı Kapitalizm, tüketim toplumu, sistemin içine hapsolmuş, sıradanlaşmış insanın varoluşsal…

Benim Kararım

Aniden Filmi Üzerine Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/berna_kuleli1  Berna Kuleli  tarafından hazırlanmıştır. .…

Festivalin Ardından

31. İFSAK Kısa Film Festivali 16 Mart’ta sona erdi. Festival kapsamında Uluslararası bölümde festivalin Genel Koordinatörü Sinan…

Kirli Çamaşırlar ve Canavarlar

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan Özlem Dikeçligil https://www.instagram.com/ozlem_dikecligil/ tarafından yayına hazırlanmıştır. . . .…

Leviathan

Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, büyük sükse yapan 2003 tarihli Dönüş filminden sonra, arada bir kaç film…

Kuru Otlar Üstüne

Koza(1995) adlı kısa filmiyle başlayan Cannes film festivali ödül serüveni Kasaba(1998) ile Berlin Film Festivali’nde gelen…