Berna Kuleli “Kafa Hep Pazar” Söyleşisi

//

Söyleşiyi yapan: Selim Güneş

İFSAK’ta 02 Aralık 2025 tarihinde yapılan söyleşinin kısaltılmış ve edit edilmiş hâli…

Merhaba, iyi akşamlar. Biz bizeyiz. Berna’nın Kafa Hep Pazar öykü kitabı için bir aradayız.

Berna, sana baktığımızda sende fotoğraf var, sinema var, sinema yazarlığı var, roman ve öykü var. Fotoğrafla ilgilendin, fotoğraf çektin, gösterilerin oldu. Sinema öyle; filmler hakkında yazdın, kurullarda yer aldın, iyi bir sinema izleyicisisin ve sonra romana geçtin. Şimdi de öykü kitabın… Tüm bunlara baktığımda hepsi birbirini besleyen disiplinler bir taraftan. Diğer taraftan ise eğer doğru kullanmazsan birbirinin önünü kesebilecek yapıları da var. Romana ve öyküye geçmek noktasında fotoğraf ve sinemanın nasıl etkileri oldu? Fotoğraf ile sinema ve roman ile öykü üzerine neler söylersin?

Okumak ve yazmak birlikteliği bana çok iyi geliyor. Küçükken bir masa etrafında yürüyüp kendi kendime konuşurdum. Beni gören, mesleği öğretmenlik olan bir akrabamız, “Bu çocuk büyüyünce hikâye anlatmayı sevecek,” demiş. Bir yandan da dedemin çektiği siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan albümlere bakmak benim için oyun gibiydi. Hatta çocukken fazla oyuncağım olmadı ama anneannemin evindeki siyah-beyaz fotoğraflardan oluşan albümler benim oyuncaklarım gibiydi. Anneanneme gideceğim zaman en çok o albümlere bakacağım için heyecanlanırdım. Öykü ya da roman okumak, yazarın kurduğu dünyaya katılmak, oradan çıkmak, hayal kurmak benim için çok büyülü anlar. Lise yıllarımda, hani o her şeyi yeni keşfettiğimiz gençlik çağlarında, şiir de okurdum, roman da, öykü de. Bunların arasından öykü sıyrıldı. En çok öykü okumayı seviyorum.

Yıllar geçti, ben kısa filmle tanıştım. Kısa filmle tanıştığım dönem aslında İstanbul Uluslararası Film Festivali’nde iki haftada otuzdan fazla film izlediğim dönemdi. Bu filmler uzun dediğimiz kurmaca filmlerdi. Kısa filmle uzun filmler arasındaki fark, tıpkı öykü ve romandaki gibi, beni etkiledi. Kısa filmler, öyküler hatta öykülerden de kısa küçürekler gibiydi. Dünyanın en kısa öyküsü diye bilinen, hatta kimilerince Ernest Hemingway’e ait olduğu düşünülen “Satılık bir çift bebek ayakkabısı, hiç giyilmedi.” Birkaç cümle ya da kelimeyle bir etki yaratmak hem zor hem de çok keyifli ve bir o kadar da zor. Oldukça da büyülü; çünkü hayal etmeye yol açıyor. İşte bu etkiyi, beni hayal dünyasında yolculuğa çıkarabilen etkiyi seviyorum.

Sinemaya gelince, ilk kitabım Aşk Ağustos’ta Güzeldi’yi yazdığım zaman “Gözlerimi kamera gibi kullandım,” demiştim. Hikâye iki farklı şehirde, İstanbul ve Selanik’te geçiyor. Ben bu iki şehirde de fotoğraf çekmeyi çok seviyorum. İki şehrin de sokaklarında yürümek, insanları gözlemlemek, denizin kokusunu içime çekerken kahve içmek, arada fotoğraf çekmek ya da yazmak… Yaşadığımı, nefes aldığımı hissettiren duygular. Kendisiyle ilgili bir radyo programında, Sevgi Soysal’ın Yürümek romanındaki Ankara gözlemleri için “Şehri kadraj gibi gördüm,” dediğini duydum. Gerçekten böyle bir şey var. Karakter ya da olaydan yola çıktığım öykülerimi kurgularken, sahneleri oluştururken, yaratırken bazen fotoğraf, bazen de film gibi gözlerimin önünde canlanıyorlar. Öykülerimi okuyan bir okur, kitaptaki son öykü için “film izler gibi okudum,” dedi. O öyküyü yazarken iki farklı filmden etkilenmiştim ama ben yazarken en çok Yalnızlık Fallarla Gider mi öykümü kısa film gibi düşündüm. Hatta oradaki kadını Meral Çetinkaya’nın oynadığını hayal ediyordum. Yazdığım cümleleri onun sesinden duydum diyebilirim.

Bir de şunu söylemek isterim ki, hayatın kendisi film gibi. Sokağa adımımızı atıp toplumsal yaşama karıştığımız her an bana bir filmin içindeymişim gibi geliyor. Bazen gördüğüm, beni şaşırtan, kızdıran, üzen olaylar karşısında “Keşke film olsa,” dediğim oluyor. Örneğin geçenlerde Marmaray’da rahatsızlanan bir yolcuyla ilgili diğer yolcuların tavrını izlerken kendimi İran sinemasından bir filmin içinde gibi hissettim. İnsanın vicdanıyla, değerleriyle baş başa kalma hâli.

Fotoğraf çekerken, sokağa çıktığımda an yakalamanın, daha iyi, daha katmanlı bir görüntünün peşinde oluyorum. Portre çekiyorsam o insanın duygusunu yakalamak istiyorum. Ama süreç bir proje olduğunda ise bazı adımlar atmıştım. Lodoslar Kenti isimli albümümün fotoğraf çekimlerinde alanımı daralttım. Yani sadece yatay kadraj kullandım, hep aynı filmle çekim yaptım, sadece 24 mm objektif kullandım ve sadece İstanbul’un belli semtlerini çektim. Dolayısıyla alanımı daralttım; daralttıkça o daralmış alan içerisinde ürettiğim fotoğraflar daha iyi hâle gelir oldu. Bu benim yaklaşımımdı. Yazmak üzere oturduğunda senin hareket noktan ne oluyor? Merak ediyorum.

Bazen bir fotoğraf, bazen film, bazen sokaklarda karşıma çıkan insanlar ve onların yaşadıkları. Örneğin Anne Pijamalarımı Nereye Koydun öyküsünde, arkadaşlarla Heybeliada’dan dönerken gece yarısından sonra motorun arkasından denize atlayan kadından etkilendim. Sadece o da değil; yanımdaki arkadaşlardan bir tanesi “Ben de atlasam mı, ne yapsak?” diye telaşla bir o tarafa bir bu tarafa koşturuyordu. Sonra kurtarma botu geldi. Kadını bota çektiklerinde yüzü bembeyazdı. Onu birisi bota çekti ama o da bunu istedi. Ya da bana öyle geldi. Gecenin karanlığında parlayan o bembeyaz surat beni çok etkiledi. Bir süre sonra, biz daha Bostancı’ya varmadan kaptan anons yaptı: “Denize atlayan yolcumuz hastanede ve hayati tehlikesi yok.” Bu da beni etkiledi. Hayati tehlikesi o an için yok ama ya daha sonrası… Bu kadın nereye gidecek, nasıl bir hayattan geliyor, onu motordan gece yarısı atlamaya iten sebep ne? Ve tabii ki motorda konuşulanlar… Üzerinden neredeyse on yıl geçti ama ben o geceden bu anlattıklarımı unutmadım.

Kafa Hep Pazar isimli öykü kitabımda fotoğraftan yola çıkarak yazdığım bir öykü var: Tarçınlı Pay. Esinlendiğim fotoğrafı görseniz bu öyküye nasıl geldin diye hayret edebilirsiniz. Fotoğraf, pembe kıyafetleriyle bankta oturan bir kadını gösteriyordu. Çağrışımlarla bir renkten, bir kişiden birçok renge, kişiye uzanmak… Yazmak böyle bir şey. Hayal kurmak, çağrışımların davetine yanıt vermek ve birlikte yol almak.

Dolayısıyla bu süreçte, yani yazma aşamasında kritik olan ilk şey gözlem diyorsun. Bir de duygu tarafı var. Yusuf Atılgan Aylak Adam romanında sinemadan çıkmış insandan bahseder. Sinemadan çıktıktan sonra on beş dakika boyunca insan bir başkadır. O on beş dakika büyülü bir süredir. Ve sinema için güçlü olan da o duygudur. Ben de filmlerimi salonda seyircilerle birlikte izlediğimde bazen filmin duygusunun o salondaki seyircilere geçtiğini hissediyordum. Bazen de hava buz gibi oluyordu. Senin kitaplarınla, okuyucularınla ilgili duygun, düşüncen nasıl oluyor?

Okurlardan gelen yorumları duymaya bayılıyorum. Hatta şöyle hissettiğimi anlatabilirim. Evlenip anne baba evinden ayrılma zamanı geldiğinde eşinin ailesi senin yeni ailen oluyor ya; benzer duyguları başka ailede, başka evlerde yaşıyorsun: tanıdık ama yabancı. İşte kitaplarım okuyucuyla buluştuğunda da öyle oluyor bana. Onlar benim karakterlerim ama bir bakıyorum bir okuyucu sanki yakınıymış gibi bahsediyor. Bu da kitaplarımla ilgili yaşamayı sevdiğim anlardan. Öykülerdeki duygunun geçmesi zamana, izleyene, okuyana ya da o ortama ve şartlara bağlı olarak değişebilir ama özünde duygunun geçmesi önemli. Sonrasında “Ya işte ismi neydi, aklıma gelmedi ama Berna’nın bir öykü kitabı vardı, orada çok güzel öyküler vardı,” demek. Sonuçta kalan o oluyor.

Berna’nın romanında ve öykülerinde öne çıkan bir şey var: İstanbul. İstanbul’un renkleri ve çiçekleri… Romanın şöyle bitiyor. Romanında İstanbul’u bir karakter olarak konuşturuyorsun ve İstanbul sana diyor ki: “Oysa sen benim fuşya, yeşil, mavi elbiselerimi seversin. Bahar geldi mi erguvanları görmek istersin. Mor salkımları.” Yani İstanbul sana ondan keyif aldığın şeyleri söylerken işte bu renkleri ve baharı söylüyor. Bunu bilinçli mi yaptın yoksa ben mi yakaladım bilmiyorum ama öykü kitabının ilk öyküsünün başlangıcında da “İlkbahar, Boğaziçi sırtlarında erguvanlar, manolyalar çiçeklenmiş,” diye yazmışsın.

Bak, işte bunu yakalaman beni çok mutlu etti. Ben bunu bilinçli yapmadım ama bunların hepsi bende var ve kendiliğinden ortaya çıkmış. Harika, çok mutlu oldum. Demek ki çok hissederek yazıyorum.

İstanbul senin için ne? Dolayısıyla bu renkler, bu kokular… Özellikle bir öykünde kahve kokusunu işliyorsun. Hatta karakterin “Mor salkımları gördüm, sonra da kahve kokusu geldi,” diye de işe gitmiyor, işten kaytarıyor.

Patikaların Çılgın Rüzgârına Merhaba Demek öykümden bahsediyorsun.  İstanbul’u şehir olarak çok seviyorum gerçekten. Özellikle deniz olması beni etkiliyor. Öykülerimde geçen şehir hatları vapurlarını çok seviyorum. Kadıköy–Karaköy arasındaki yirmi dakikalarda yazdığım çok oluyor. Bütün üniversite hayatımda şehir hatları vapurlarının çok önemli yeri var. İstanbul’a vapurdan bakmak güzeldir. Değişen mevsim koşullarında, ışıkta, İstanbul’un rengi değişir. Buna tanık olmak bana iyi geliyor. Şunu da belirtmek isterim: Aslında hareket ederken daha üretken oluyorum. Örneğin havalimanlarında, uçakta yazmayı, okumayı severim. İstanbul’la aramdaki ilişki biraz çetrefilli. Bırakıp gitmek istiyorum, gidemiyorum. Gittiğim zaman, döndüğümde artık eskisi kadar özlemiyorum ama özlüyorum da. İstanbul’un bu yeni hâlini hiç sevmiyorum. Gerçekten tüm gökdelenler, yüksek binalar bizim İstanbul’umuzun katilleri oldular. Ama gene de bir deniz kenarı, vapur, erguvanlar, kıyıda köşede kalmış mor salkımlar… Kendini affettiriyor.

Hiç kış hikâyesi, öyküsü okumadık. Bahar sana daha çok hitap eden mevsimmiş gibi…

Evet, baharları seviyorum. İlkbahar da, hatta sonbahar da benim için yenilenme ve umut. İlkbahar daha çok var galiba bende; belki de mart ayında doğduğum için.

İstanbul’u, gerçekten sevdiğimiz ve bildiğimiz İstanbul’u anlatıyorsun. Senin öykülerinde Maslak’taki gökdelenler yok ya da varoşlar da yok. Moda, Kadıköy, Üsküdar, Boğaz… Renkler, kokular, birbirine dokunan insanlar…

Dokunan insanlar deyince aklıma gelen bir şeyi daha sormak istiyorum… Birbirine dokunan kadınlar senin öykülerinde çok baskın. Hatta şöyle bir şey düşündüm: Berna’nın dünyasındaki erkekler ya eş, ya sevgili, ya oğul. Hiç erkek arkadaş yok. Kadınların merkezde olduğu bir dünyayı anlatırken erkeklerle aranda biraz mesafe de var. Bir öykünde çocuk annesine telefon ediyor. Annesinin telefonundan biz çocuğun “Anne, pijamalarım nerede?” dediğini duyuyoruz. Bir başka öykünde kadına kocası atkıyı soruyor. Kadın da diyor ki: “Her zaman olduğu yerde.” Kadın dünyasında erkekleri yük olarak görüyor olabilir misin?

Ben kadınların hikâyelerini yazmayı tercih ediyorum. Bu bilinçli bir tercih. Tesadüf değil. Aşk Ağustos’ta Güzeldi’de neden Manolis çok az yer tutuyor diye sormuşlardı. Tek başına Manolis beni ilgilendirmiyor. Ben, kadın olarak Melek’in dünyasıyla ilgiliyim; Manolis ise Melek’i etkilediği kadar var. Hâlâ toplumda “kadın yazar–erkek yazar” ya da “kadın sinemacı–erkek sinemacı” deniyorsa; en gelişmiş olduğunu ümit ederek içinde bulunduğum gruplarda hâlâ ben bu ayrımı hissediyorsam, o zaman ben kadınları yazarım. Kafa Hep Pazar’da senin dikkat çektiğin erkeklerin kadınlara yük olma durumu ise tam da birçok kadının yaşadığı ev içi emek. Karşılığı olmayan, bazı ailelerde aşağılanan, çoğunlukla hafife alınan kadının ev içindeki görünmeyen emeği. Kadının toplumsal olarak görünmemesiyle ilgili bir öykümde buna şöyle dikkat çekmek istedim: Noktadan sonra cümle “ben” ile başlıyorsa, o b harflerinin hepsini küçük yazdım; çünkü o kadın değer görmemiş, fark edilmemiş.

Öte yandan şunu da söylemeliyim: Keskin çizgilerim yok aslında. Eğer bir gün bir erkeğin hikâyesi beni çok etkilerse onu da yazabilirim. Tıpkı Kafa Hep Pazar’ daki ailenin erkek çocuğu olması gibi.

Romanının son bölümünden bir alıntı: “Benim yeni umutlarım var. Burada, şimdi, şu anda sadece ben varım. Melek. Yani ne babamın soyadıyla tanımlayabildim kendimi ne de kocamın.” Hem kocamın hem de babamın soyadıyla kendimi tarif etmiyorum. Bu bana çok etkileyici, vurucu bir cümle olarak geldi.

Bunu gördüğün, burada dile getirdiğin için çok teşekkür ederim. Soyadlarını da coğrafi sınırları da sevmiyorum. İkisi de aidiyet konusuna giriyor. Biz doğmadan belirlenmiş aidiyetler… Oysa yıllar içinde o kadar çok etken var ki beni soyadımdan ya da içinde yaşadığım coğrafi konumdan da uzaklaştırdı ya da belki yakınlaştırdı. Soyadı meselesi de öyle. Soyadı bazen önyargı olabiliyor; tıpkı hangi ülkeden olduğun konusu gibi. Oysa ben ayaklarımın bastığı yerde ben olarak varım ama öte yandan da hep bir yolda olma hâlinde hissediyorum kendimi.

Kim Anne öyküsünü de sormam lazım. Burada anne “Sen korkma, ben varım kızım,” diyendir demişsin. O da çok güçlü bir anneyi tarifliyor. Bu öykü nereden çıktı? Seni anneyi yazmaya tetikleyen bir şey var mıydı?

Var tabii ki. 3 Aralık 2021’de annemi kaybettim. Son on günü yoğun bakımda geçti. O dönemde ben kendimi iyi hissetmiyordum ve uzun yıllar böyle durumlarda destek aldığım psikiyatristle görüştüm. Konumuz anne olmak üzerineydi. Görüşmenin sonunda bana bu konuda yazmamı önerdi. Yazmak bana iyi geldi. Annemi kaybettikten sonra bu öykü dosyası için çalışırken Kim Anne öyküsü çıktı ortaya. Gerçekten bir çocuk için anne desteği çok önemli. Baba desteği de tabii ki. Her öykümde olduğu gibi bu öyküyü yazarken de yaşadığım ve unuttum sandığım anlar belleğimden açığa çıktı ve ben de yaşanmış anların kurmaca ile buluşmasına izin verdim. Ben anne olmadığım için bu öyküde gözlem çok fazla. Anne olmakla ilgili tanıdığım, tanımadığım çok anne–çocuğu gözlemledim.

Kitabın ismi… İsim vermek her şey için zor. Kafa Hep Pazar kulağa güçlü bir isim olarak geliyor.

Öncelikle şunu belirtmek isterim: Kafa Hep Pazar ismi okuyucularda farklı çağrışımlar yapıyor. Kafa semt pazarı gibi karışık; pazar gününün dinginliği ya da gerginliğinde… Kitabın isminin okuyucularda bu farklı çağrışımları yapması yazar olarak beni çok mutlu ediyor. İsim ise gerçekte şuradan geliyor: Babamın demansının ilk yıllarında annem, onu işe gitmekten alıkoymak için evdeki Saatli Maarif Takvimi’ni hep pazar gününde bırakıyormuş. Ben bunu gördüğüm bir gün, tam takvimin yaprağını değiştirecekken annem “Yapma,” dedi. “Neden?” diye sorunca da “Baban günü pazar diye görünce işe gitmek istemiyor,” diye açıkladı. Ben de bunun üzerine “Babamda kafa hep pazar,” demiştim ve annemle gülüşmüştük. Bunu böyle söylerken amacım biraz da annemi güldürmekti.

Keşkelerin var mı?

Hayır, keşkelerim yok. Olsa herhâlde kendimi çok kötü hissederdim. Bir sonraki dosyada belki kelimeler konusunda daha farklı çalışabilirim. Okuru çok uzaklaştırmadan, günlük dilde çok kullanılmayan kelimeler kullanabilirim. Tam anlamıyla uyduruk kelimeler; uyduruk ama anlamlı, kendi yarattığım kelimeler olabilir. Kelimeler, deyimler üzerine çalışmak istiyorum. Bugünlerde yazmak yerine daha çok okuyorum ama şunu da hissediyorum ki yazmaya başlarsam daha uzun yazmak istiyorum. Kafamın içinde dönen, koşturan konular, karakterler var. Bakalım hangisi öne çıkacak.

Söyleşiyi bitirirken Berna’nın ikililerini söylemek isterim: Ağustos mu Nisan mı? İstanbul mu Selanik mi? Manolya mı mimoza mı? Kahve kokusu mu ekmek kokusu mu? Fotoğraf–sinema bir ikili, roman–öykü bir başka ikili; gözlem gücü ve bunu duyguyla ifade etmek ise bir başka beceri.

Benim her iki kitabımı da dikkatle okuyup, birçok benim için önemli konuya dikkat çektiğin için çok teşekkür ederim. Özellikle bu ikililer bana ilham oldu. Bunlar üzerine yazmak isterim.

 

 

Selim Güneş

selimgunes.com

Fotoğrafçı ve film yönetmeni. Borçka doğumlu. İstanbul’da yaşıyor. Elektrik Mühendisliği ve İşletme eğitimi aldı. 1 kitabı (İstanbul Lodoslar Kenti), 2 kişisel fotoğraf sergisi ve 6 gösterisi var. 2010’da Kar Beyaz, 2017’de Düş Kırgınları filmlerini çekti.

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Edebiyat

Anna Karenina Ölmedi

“Bütün mutlu evlilikler birbirine benzer (oscarlı oyuncu değillerse) oysa mutsuz evliliklerin farklılıkları vardır.”   Tolstoy’un “Anna…

Gamzede Saklı Çocukluk

Bu öykü, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/sema.vurucu Sema Kahraman Vurucu tarafından yazılmıştır. . . .…

Benim Kararım

Aniden Filmi Üzerine Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu’ndan https://www.instagram.com/berna_kuleli1  Berna Kuleli  tarafından hazırlanmıştır. .…

“Yol Kenarı” üzerine *

denizler. O uçsuz bucaksız milyarlarca yıldır salınan, İçlerinde türlü çeşit can, Büyük büyük atalarımızı doğuran o…

Sevmek Zamanı

orada sen ve yalnızlığın erosun oku değdi tenime ve ben burada yalnızlığımla naso magister erat **…

Zigotlarımız

Bu yazı, İFSAK Toplumsal Cinsiyet Çalışmaları Grubu‘ndan Özlem Dikeçligil tarafından hazırlanmıştır. . . . . .…

Dün Yağmur Yağacak

Saatin altında yazardı; “Bir bakıyorsunuz üç, bir bakacaksınız hiç…”  Özdemir Asaf  Özdemir Asaf’la tanıştınız mı? Konuştunuz…

Orman: Evimizin Arka Bahçesi

Çocuktuk: Kıra giderdik Bir albümün kapağını açıyoruz. Anılar; soluk, sepya fotoğraflarla yer değiştirmiş. Zor geçen günlerin…

Emel’in Kaçamağı

Kadın vestiyere astığı şalını aldı, katlayıp çantaya yerleştirdi. İtalyan ayakkabısını çekmeceden çıkardı, spor ayakkabısını onun yerine…

Olduğu Kadar…

Bu ayki yazıma başlamadan önce kulaklığımı taktım ve Spotify’dan Romen şarkıcı Maria Tanase’yi açtım. Parmaklarım klavyeye…

Balkondaki Kadın

Fotoğraflar Nasıl Kaybolur? Doğan zil sesi ile uyandı. Başındaki saate baktı. Saat 09.00’u gösteriyordu. Çalan telefonu…

Garip Bir Fotoğraf

Dört kişi parkta çektirmişiz,Ben, Orhan, Oktay, bir de Şinasi …Anlaşılan sonbaharKimimiz paltolu, kimimiz ceketliYapraksız arkamızdaki ağaçlar…Babası…