Fotoğraf çekme arzusu bende güzel bir şey görmekle başlamadı; kaybolmak üzere olan bir şeyi görmekle başladı. Işık duvardan çekilirken, bir yüz kalabalığa karışmadan hemen önce, bir jest tamamlanıp kendini silmeden. El, düşünceden önce makineye uzanır. Arzu, görmekle kaybetmek arasındaki o dar aralıkta doğar: fotoğraf çekmek istemek, bir şeyin yitmekte olduğunu fark etmenin başka bir adıdır.
Sonra bir gün oturur, çektiklerime bakarım. Bu bakış, çekmenin kendisinden daha tekinsizdir; çünkü karelerde dünyayı değil, kendi bakışımı bulurum. Gözümün nerede durduğunun, neyi kadraja alıp neyi dışarıda bıraktığının kaydıdır bunlar. Fotoğraf, sanıldığı gibi dünyanın arşivi değildir; bakışın koleksiyonudur. Ve ona bakan bakışın içinde yavaş yavaş bir arayış belirir: Ne arıyordum? Fotoğraflar konuşmaz, cevap vermez; soruyu başka ışıklarda tekrar ederler.
Tekrarlar bir süre sonra kendini ele verir. Aynı diyagonal gölge, aynı boş bank, aynı arkası dönük figür, pencerenin önünde hep eksik duran aynı şey. Ve fark ederim: yıllardır tek bir fotoğrafı çekiyormuşum, binlerce varyasyonla. Örüntü, arzunun parmak izidir. Arzu ne istediğini söylemez ama tekrar eder. Onun ne istediğini ancak tekrarlarından geriye doğru okuyabilirsiniz.
Bir de bağlamlar var. Her kare çekildiği dakikadan koparılmıştır ve bir daha ona iade edilemez. Yan yana geldiği karelere göre başka konuşur; dizge onu yeniden yazar. Aynı kare gazete sayfasında kanıt olur, albümde ağıt. Albümde başka şey söyler, dergi sayfasında başka, aradan geçen yıllar sonra başka. Örüntü benimdir; bağlam ise hiçbir zaman. Fotoğraf, sahibinin elinden hep kaçar bağlamca.
İlk sorun burada görünürleşir. Deklanşöre basıldığı an, basmayı isteyen arzu bir miktar ölür. Tatmin arzunun devamı değil, sonudur ve her fotoğraf harcanmış bir arzunun makbuzudur. İşte bu, kalıcılık sorunudur. Sürmesi gereken şey, isteme, sürmez; sönümlenir. Ve sönen her arzunun yerine yenisinin ne zaman doğacağının, hatta doğup doğmayacağının bile hiçbir garantisi yoktur. Fotoğrafçının asıl korkusu kadrajı kaçırmak değil, uyandığı bir sabah hiçbir şey çekmek istememektir.
İkinci sorun ilkinin aynadaki tersidir. Fotoğrafı unutmak, yani geçiciliği yenmek için çekilenin kendisi. Klasörlere, kutulara ya da artık açılmayan belleklere gömülüdür. Unutulmuş fotoğrafın gücü asıl geri döndüğünde ortaya çıkar. Geri geldiğinde o anı geri getirmez; onun öldüğünü tasdik eder. En mutlu kare bile sonunda aynı şeyi söyler: bu vardı, artık yok. Ölümün küçük provalarını biriktiririz. Simetri o zaman görünür. Arzu sönümleniyor, fotoğraf musallat oluyor. Fotoğrafçılık, bu ters çevrilmiş simetrinin tam ortasındadır.
Ben de bir noktada nesneden vazgeçtim; dünyanın değil, arzunun kendisinin fotoğrafını çekmek istedim. Ama onun yüzü yoktur. Poz vermez; gelmesi beklenir.
Fotoğrafın saçma aritmetiği burada devreye girer. Üç saat beklersin, karşılığında saniyenin iki yüz ellide birini alırsın. Bekleyiş saatlerle, an kesirlerle ölçülür ve ikisi aynı karede buluşmak zorundadır. Bu orantısızlık fotoğrafın kurucu skandalıdır. Belki de karar anı diye bir şey yoktur; yalnızca arzunun kendini gösterdiği an vardır.
Peki ya bekleyiş? Bekleyişin kendisinin bir enstantane hızı olamaz mı?
Makinenin üzerinde zamanı bedene devreden bir ayar var: Bulb. Perde, parmak deklanşörde kaldığı sürece açık kalır. Kadranda süre yazmaz; tek bir harf yazar: B. Pozlamanın uzunluğunu makine belirlemez, tutuş belirler. Enstantane bir kesir değil, bir bedendir. Bekleyişin enstantane hızını arıyordum. O kesir değil, bir harfmiş.
Açık perdeyi karanlığa çevirdim: kapak kapalı, oda ışıksız. İçeri hiçbir şey girmedi. Dışarıdan da içerisi görülmedi. Nihilizmin açık adresi; gözü açık tutarsın, dünya karşılığında imge göndermez. Görünmezlik. Bu görünmezlik, bakılacak bir şeyin yokluğu değil; bakışın karşılıksız kalmasıdır. Karanlıktan çıkan kare ise bütünüyle hiç değildi. Siyahtı; dipsiz, düz bir siyah değil. İçinde belli belirsiz bir doku, bir gren, bir kıpırtı vardı: perdenin açıldığının izi. Hiçliğin dokusu olmaz. Bu siyah, hiçliğin siyahı değil; açılmış ama ışık ulaşmamış bir perdenin siyahı. Siyah ama boş değil. Siyah ama çekilmiş. Hiç değil.
O kareye uzun uzun baktım ve sonunda tanıdım: bu aradığım fotoğraf. Burada dünya yok, nesne yok, ışık yok; yalnızca süre var. Bu kare bekleyiş sırasında çekilmedi. Bu kare, bekleyişin kendisi. Araya nesne girmeden, manipüle olmadan, doğrudan pozlanmış arı arzu. Fotoğraf çekme arzusunun fotoğrafı siyah ve grenlidir; açıklamada şu yazar: İsimsiz. Enstantane: B.

Buradan bir metod çıkıyor, metafor olarak değil; kas işi: hiçbir görüntünün gelmeyeceğini bile bile perdeyi açık tutmak. Yaşamak, bazı dönemlerde tam olarak bu. Dünya sana imge göndermez yine de gözü kapamazsın. Bir görüntü umudu vaat edildiği için değil; tutuşun kendisi eylem olduğu için. Rezistans: karedeki gren, siyahtaki kıpırtı. Parmak bir gün halsiz düşecek ve pozlama bitecek; kimsenin kaçamadığı tek enstantane. O güne kadar süre, basılı tutanındır. Bir hayatın metadatasında, enstantane değerinde yazan, B. Bu süreyi o deklanşöre basılı tutan bilir. Ve bu fotoğrafı sadece, o deklanşöre basan çekebilir.

AHMET BİLGEHAN YILDIZ
1992 doğumlu, imge arayıcısı, bağımsız araştırmacı.
Görsel sosyoloji ve fotoğraf teorisi araştırma alanlarında doktora sahibi.
ahmetbilgehanyildiz@gmail.com

Bize Ulaşın