Görme ve Belleğin Tortusu: Bir Fotoğrafın Bellek Histolojisi

//

“Voir, c’est oublier le nom de la chose que l’on voit.”
Görmek, görülen şeyin adını unutmaktır.
— Paul Valéry

 

İFSAK seminerlerinde dersler ilerledikçe danışman hocalar kursiyerlerden onları en çok etkileyen fotoğrafı getirmelerini ve kendileri için ne anlam ifade ettiğini söylemelerini isterler. Bu proje çalışmaları öncesinde kursiyerleri eserlerine hazırlamada öncül, yaratıcılık çalışmalarındandır. Sinema tarihini mercek altına aldığım bir dönemde, bir pasajdan karşıma çıkan bu fotoğraf, belleğimdeki ilk “tortu imge”lerden biri oldu. Bu fotoğrafın bende uyandırdığı duygu “Catcher in the Rye”daki Holden Caulfield’ın büyümeye, kaybetmeye, kirlenmeye, yetişkin dünyasının soğuk düzenine karşı geliştirdiği o kırılgan itirazı hatırlatıyordu.

Fotoğrafta Charlie Chaplin ile çocuk oyuncu Jackie Coogan aynı kadrajda yer alır ve sinema tarihinin en tanınan görüntülerinden birini oluştururlar. Siyah-beyaz gren, görüntüye yalnızca tarihsel bir eskilik vermez; belleğin dokusunu da görünür kılar. İlk bakışta iki figürün yan yana oturduğu sade bir tanıtım fotoğrafı gibi görünen bu kare, aslında son derece bilinçli kurulmuş bir görsel kompozisyondur. Kapının dikey söveleri ikinci bir çerçeve oluşturarak figürleri bir “eşik mekânı” içine hapseder; böylece mekân yalnızca arka plan olmaktan çıkar, psikolojik bir sınır hâline gelir. Büyük olasılıkla geniş yüzeyli, yumuşak stüdyo ışığıyla çekilen fotoğrafta sert kontrastlardan özellikle kaçınılmış, ışığın yüzlerdeki nüansları görünür kılmasına izin verilmiştir. Charlie Chaplin’in dar melon şapkası, düğümlü kravatı, bedeniyle tam uyumlu olmayan ceketi ve yıpranmış büyük ayakkabıları, yoksulluğun içinde korunmaya çalışılan insan onurunun görsel metaforuna dönüşür. Yanındaki Jackie Coogan ise üzerine büyük gelen yün şapkası, bol ceketi ve kat kat giydirilmiş eski giysileriyle çocukluğun kırılganlığını değil, erken yaşta omuzlarına yüklenen yetişkinliğin ağırlığını taşır. İki karakterin kostümleri aynı yoksulluğu paylaşsa da aynı hikâyeyi anlatmaz; Chaplin’in kıyafetleri kaybedilmiş bir saygınlığın son direnişini, Coogan’ın giysileri ise henüz tamamlanamamış bir çocukluğun sessiz yasını görünür kılar. Kompozisyonun dengesi, bedenlerin birbirine yaklaşan ama temas etmeyen duruşu ve doğrudan objektife yönelen bakışlar, bu fotoğrafı sıradan bir set görüntüsünün ötesine taşır. Burada kostüm yalnızca karakteri tanımlamaz; sınıfı, zamanı, belleği ve insanlık hâlini görünür kılan görsel bir dile dönüşür. Fotoğraf, böylece iki oyuncunun portresi olmaktan çıkar; yoksulluğun estetikle, kırılganlığın vakar ile ve çocukluğun kayıpla aynı kadrajda buluştuğu zamansız bir görsel anlatıya dönüşür. Bu kare, filmin bütün ontolojisini eşik anlamı ile tek bir görüntüye sıkıştırır.

“Eşik” felsefi olarak henüz içeride olamadığımız fakat artık dışarıda da bulunmadığımız iki dünya arasında bulunma halidir. Çocukluk ile yetişkinlik, eski kimlik yeni kimlik, yaşam ile ölüm yoksulluk ile zenginlik arasındaki askıya alınmış zamandır. Filmin özü tam olarak böyle bir zamanda geçer ve birbirine ait olamayan iki insan biri birinin evi haline gelir. Chaplin’e ve çocuk film boyunca sokaktadırlar. Kapılar, pencereler, avlular, merdivenler tesadüf değildir. Film boyunca gerçek bir eve sahip değillerdir ve “eşik” onların doğal yaşam alanıdır. Fotoğraf karesinde gözümüze çarpan kapı sadece bir dekor değildir. Kapı ait olunamayan bir dünyayı sembolize eder. İçeride sıcaklık, düzen, aile varken dışarıda yoksulluk ve belirsizlik hüküm sürmektedir. Batı sanatında kapı imgesi cennet kapısı, manastır kapısı, ev kapısı, şehir kapısı olarak yüzyıllardır tekrar eden bir değişim sembolüdür. Kapının ardındaki dünya ulaşılamayan dünyadır. İnsan arzusu her zaman kapının diğer tarafını ister. Bu yüzden bu fotoğraf sadece mekânsal değil psişik bir eşiği de gösterir.

Fotoğraf kuramında “frame within frame” denilen şekilde kapının ikinci bir çerçeve oluşturduğunu görürüz. Böylece bakan özne onların dünyasına bakmakla kalmaz, onların dünyasının dışında olduğunu hisseder.

Bellek hiçbir zaman tamamen içeride değildir; tamamen dışarıda da değildir. Hatırlama, zihnin eşiğinde gerçekleşir. Bazı anılar içeri giremez, bazıları ise dışarı çıkamaz. Fotoğraf tam bu sınırda doğar. Ne geçmiştir ne de şimdi; ikisinin arasında bekleyen bir eşiktir. Bir fotoğraf sadece bize mi aittir? İlk bakışta öyle görünür. Bir aile albümünü açtığımızda çocukluğumuza döndüğümüzü sanırız. Eski bir okul fotoğrafına baktığımızda, o günü yalnızca kendi hafızamızın içinden yeniden yaşadığımızı düşünürüz. Oysa bu, belleğin en büyük yanılsamalarından biridir.

Uzun yıllar boyunca bellek, bireyin zihninde saklanan özel bir arşiv gibi düşünüldü. Anılar sanki beynin derinliklerinde değişmeden duran dosyalardı; gerektiğinde açılıyor, yeniden okunuyor ve tekrar yerine kaldırılıyordu. Fransız sosyolog Maurice Halbwachs bu anlayışı kökten değiştirdi. Halbwachs’a göre insan hiçbir zaman tek başına hatırlamaz. Bellek, bireyin içine kapanmış bir oda değil; toplumsal ilişkilerin içinde sürekli yeniden kurulan canlı bir yapıdır. Ailemiz, çocukluk arkadaşlarımız, yaşadığımız şehir, konuştuğumuz dil, içinde bulunduğumuz kültür ve ortak tarih anlatıları; neyi hatırlayacağımızı, nasıl hatırlayacağımızı ve hatta neyi unutacağımızı belirler. Bu nedenle aynı olayı yaşayan iki kişi bile yıllar sonra aynı anıyı farklı biçimlerde anlatabilir, zira hatırlama, geçmişin olduğu gibi geri çağrılması değil; bugünün toplumsal çerçevesi içinde geçmişin yeniden anlamlandırılmasıdır.

Halbwachs bu durumu “kolektif bellek” kavramıyla açıklar. Ona göre bellek bireyin mülkü değildir; bireyin ait olduğu toplumsal grupların içinde dolaşan ortak bir dokudur. İnsan, çocukluğunu yalnızca kendi gözleriyle hatırlamaz; anne babasının anlattıklarıyla, aile fotoğraflarıyla, okul anılarıyla, ulusal bayramlarla, filmlerle ve kültürel imgelerle birlikte yeniden kurar. Fotoğraf sıradan bir kayıt değildir: Bir aile fotoğrafı yalnızca belirli kişileri göstermez; o dönemin giyim anlayışını, beden duruşunu, aile ilişkilerini, toplumsal değerlerini ve sessiz kültürel kodlarını da taşır. Fotoğraf, bireysel anının ötesinde bir toplumsal hafıza taşıyıcısına dönüşür, yalnızca geçmişi görmeyiz; geçmişin bugün içinde yeniden kurulma biçimini de görürüz. Hatırlamak, fotoğraf sayesinde donmuş bir ana geri dönmek değil, o anı bugünün belleğiyle yeniden üretmektir.

Benim için “Belleğin Tortusu” fikri tam da burada başlıyor. Çünkü fotoğraf, yalnızca bireyin yaşadığı bir ânı saklamaz; toplumun zaman içinde üst üste çöken deneyimlerini de kendi yüzeyinde biriktirir. Her görüntü, kişisel hafızanın yanı sıra kültürel belleğin de mikroskobik bir kesitini taşır. Bu nedenle fotoğraf, geçmişin aynası değildir. Geçmişin toplumsal dokusunun görünür hâle geldiği canlı bir bellek katmanıdır. Fotoğraf böylece tek bir insanı değil, bir dönemin ortak dokusunu saklamaya başlar. Aynı durum Dorothea Lange’ın “Migrant Mother” fotoğrafı için de geçerlidir. İlk bakışta yalnızca yorgun bir anne görürüz. Fakat zaman içinde bu görüntü, Büyük Buhran’ın simgesine dönüşmüştür. Artık o kadın yalnızca Florence Owens Thompson değildir. Amerikan toplumunun ekonomik kırılganlığını, anneliği ve hayatta kalma mücadelesini temsil eden kolektif bir bellek imgesidir. Halbwachs’ın en önemli katkısı tam da burada belirir: Fotoğraf, bireysel anıyı toplumsal hafızaya dönüştüren bir taşıyıcıdır. İşte bu yüzden duvarımda yıllardır duran “The Kid” fotoğrafına artık yalnızca kişisel bir anı olarak bakamıyorum. Ben o kareyi ilk gördüğüm günü hatırlıyorum. Ama o kare yalnızca geçmişime ait değil. İçinde çocukluk fikrinin, korunma arzusunun, yoksulluğun, dayanışmanın ve insanlığın ortak hafızasının katmanları da yaşıyor. Belki de belleğin tortusu tam olarak budur. Fotoğraf, yalnızca ışığı değil; toplumun zaman içinde üst üste çöken görünmez dokularını da kaydeder.

Maurice Halbwachs belleğin toplumsal olarak kurulduğunu göstermişti. Ancak hâlâ cevap bekleyen bir soru vardır: Eğer bellek yalnızca bireye ait değilse, onu taşıyan imgeler zamanın içinde nasıl yaşamaya devam eder? Bir görüntü neden yüzyıllar sonra bile bize tanıdık gelir? Bu sorunun peşine düşen isim Alman sanat tarihçisi Aby Warburg’dur.

Warburg’un sanat tarihine yaptığı en büyük katkı, imgeleri estetik nesneler olarak değil, yaşayan kültürel organizmalar olarak görmesidir. Ona göre imgeler doğar, unutulur, yeniden ortaya çıkar ve her çağda yeni anlamlar kazanarak yaşamayı sürdürür. Warburg bu düşünceyi  “Nachleben”—”sonraki yaşam” ya da “imgelerin hayatta kalışı”—kavramıyla açıklar. Bu nedenle hiçbir görüntü yalnız değildir. Her fotoğraf, kendinden önce yaşamış başka imgelerin sessiz belleğini taşır. Bir elin uzanışı…Bir annenin çocuğunu koruyuşu…Bir yolcunun ufka bakışı…Bunlar yalnızca tek bir sanat eserine ait jestler değildir; kültürün uzun hafızasında dolaşan görsel biçimlerdir. Warburg’un “Pathosformel” adını verdiği bu jestler, insanlığın temel duygularını yüzyıllar boyunca farklı sanat formlarında yeniden üretir.

Bu düşünceyi anlamak için Josef Koudelka’nın “Exiles” serisine bakmak yeterlidir. İlk bakışta bu fotoğraflar Avrupa’da dolaşan yalnız insanları gösteriyor gibi görünür. Ancak Warburg’un gözünden bakıldığında bu insanlar yalnızca yirminci yüzyılın sürgünleri değildir. Uçsuz bucaksız bir ufka doğru yürüyen beden, sırtını dünyaya dönmüş yalnız figür, yol kenarında bekleyen insan; bunların her biri çok daha eski bir görsel hafızanın yankısıdır. Koudelka’nın objektifinde Orta Çağ hacılarının gölgesi dolaşır. Romantik dönemin gezgini yeniden yürür. Antik tragedyanın yersiz yurtsuz kahramanı modern bir yol kenarında yeniden belirir. Fotoğraf burada yeni bir imge üretmez. Eski bir imgeyi yeniden uyandırır. Warburg’un dehası tam da bunu fark etmesindedir. Ona göre kültür, doğrusal biçimde ilerleyen bir tarih değildir; imgelerin sürekli geri döndüğü büyük bir bellek alanıdır. Her yeni görüntü, geçmişteki başka görüntülerle görünmez bağlar kurar. İşte bu düşünce beni yeniden duvarımda yıllardır asılı duran “The Kid”fotoğrafına götürüyor.

Başlangıçta onu yalnızca Charlie Chaplin’in filmiyle ilişkilendiriyordum. Oysa bugün görüyorum ki Chaplin’in çocuğa doğru eğilen bedeni yalnızca sinema tarihine ait bir jest değildir. O hareket, yüzyıllardır resimlerde, ikonlarda ve heykellerde dolaşan koruyucu figürün modern bir yankısıdır. Jackie Coogan’ın kırılgan duruşu da yalnızca bir çocuk oyuncunun performansı değildir; insanlığın ortak hafızasında yaşayan korunmaya muhtaç çocuk imgesinin yeni bir görünümüdür. Belki de bu yüzden bazı fotoğraflar eskimez. Çünkü onlar zamanı temsil etmez. Zamanın içinde yaşamaya devam eden imgeleri taşırlar. Ve belleğin tortusu, tam da bu görünmez dolaşımın adıdır.

İmgeler hayatta kalıyorsa, zaman onların üzerinde hiçbir iz bırakmıyor muydu? Bir görüntü yalnızca geçmişi temsil eden sembolik bir yüzey miydi, yoksa gerçekten geçmişi taşıyor muydu? Bu sorunun peşinden giden düşünür Walter Benjamin’dir.

Benjamin için tarih, kronolojinin düzenli akışı değildir. Tarih, kırılmış, parçalanmış ve geride kalmış olanın bilgisidir. Büyük zaferler, resmi anlatılar ve kahramanlık öykülerinden çok; unutulmuş sokaklarda, harabelerde, eski taşlarda ve yıpranmış nesnelerde yaşamaya devam eder. İnsan uygarlığı, ardında yalnızca anılar değil, maddeye sinmiş yaralar bırakır. Benjamin’in tarih anlayışı, geçmişi yeniden canlandırmaya çalışan nostaljik bir bakış değildir. O, tarihin görünmeyen tortularını okumaya çalışır. Ona göre her nesne, kendi sessiz hafızasını taşır. Bir kapının aşınmış tokmağı, yıllarca dokunulmuş bir merdiven basamağı ya da eski bir fotoğrafın grenleri; yalnızca fiziksel eskimenin değil, zamanın bıraktığı görünmez yükün de tanıklarıdır. Benjamin’in izleğinde fotoğraf, tarihin en güçlü tanıklık biçimlerinden birine dönüşür. Fotoğraf yalnızca bir olayı kaydetmez. Olayın madde üzerinde bıraktığı izi kaydeder.

Bu düşünceyi çağdaş fotoğraf tarihinde en etkileyici biçimde görünür kılan isimlerden biri Fransız fotoğrafçı Sophie Ristelhueber’dir. Körfez Savaşı’nın hemen ardından gerçekleştirdiği “Fait” serisinde savaşın kendisini değil, savaş bittikten sonra geriye kalan sessiz yüzeyi fotoğraflardır. İlk bakışta hiçbir şey olmaz. Patlama,asker,silah yoktur. Yalnızca çöl uzanır. Biraz daha uzun baktığımızda toprağın üzerindeki çatlaklar, tank paletlerinin derin izleri ve patlamaların açtığı yarıklar görünmeye başlar. Çöl, artık coğrafi bir manzara olmaktan çıkar; tarihin derisine dönüşür. Ristelhueber’in fotoğrafları, savaşı temsil etmekle kalmaz, savaşın geride bıraktığı maddesel belleği görünür kılar. Benjamin’in aradığı tarih tam da budur. Geçmiş bazen bir insanın yüzünde değil, ayağının bastığı taşta yaşar. Bazen bir anının içinde değil, toprağın çatlamış sessizliğinde saklanır. Belleğin tortusu da tam olarak böyle oluşur.

Zaman geçer, insanlar ölür, anlatılar değişse de madde uzun süre konuşmaya devam eder. Toprak hatırlar, duvar hatırlar. Fotoğraf da hatırlar. Bizi harekete geçiren şey sahip olduklarımız değil, eksik olanlardır. Belki de bazı fotoğrafların bizi yıllarca terk etmemesinin nedeni budur. Onlar bir şeyi gösterdikleri için değil, eksik bıraktıkları için etkileyicidir. Bize cevap vermezler. Bir soru bırakırlar. “The Kid” fotoğrafı da böyledir. Orada gördüğüm şey bir çocuk ve bir yetişkin değildir yalnızca. İnsan ruhunun kapanmayan mesafesidir. Yaklaşmaya çalıştığı ama asla tamamen ulaşamadığı şeydir.

Belki de fotoğrafın en büyük sırrı şudur: Fotoğraf zamanı durdurmaz. Zamanın bıraktığı tortuyu görünür hale getirir. Kolektif belleğin tortusunu. İmgelerin tortusunu. Kayıpların tortusunu. Arzuların tortusunu. Her bakışta tortular yeniden hareketlenir. Duvarımdaki eski fotoğraf artık benim için durağan bir film karesi değildir. O, belleğin histolojik mimarisine açılan bir eşiktir. Bellek her bakışta geçmişi yeniden yaratır. Fotoğraf ise bu yaratılışın en sessiz tanığıdır. Bazı görüntüler geçmişi sakladıkları için değil, zamanın her yeni bakışta yeniden yazılmasına izin verdikleri için yaşamaya devam ederler. Çünkü fotoğraf, zamanı durduran bir yüzey değil; belleğin görünmez tortularının ışıkta ilk kez birbirini tanıdığı yerdir. Ve her büyük fotoğraf, geçmişi muhafaza etmez; zamanın tamamlanmamış cümlesini sessizce fısıldar.

 

Görsel Kaynaklar

1.              Charlie Chaplin & Jackie Coogan, The Kid (1921), publicity still.
2.             Dorothea Lange, Migrant Mother (1936).
3.             Josef Koudelka, Exiles (1988).
4.             Sophie Ristelhueber, Fait (1992).

 

 

AYŞE SEMERCİ

Ayşe Semerci, aile hekimi olarak çalışan bir tıp doktorudur. Tıp eğitiminin yanı sıra Sosyoloji, Uluslararası İlişkiler ve Fotoğrafçılık alanlarında lisans eğitimleri almıştır. İnsan deneyimine olan ilgisi, hem mesleki hem de sanatsal yönelimlerini şekillendirmektedir. Daha önce çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve kısa yazılarıyla yer almıştır. 2025 yılında İFSAK’a üye olarak fotoğraf alanındaki ilgisini derinleştirmiş; görsel anlatımın düşünsel boyutlarını keşfetmeye yönelmiştir. Sanat, felsefe ve yaşam arasındaki geçişleri araştıran metinler kaleme almaya devam etmektedir.İki çocuğuyla birlikte İstanbul’da yaşamını sürdüren Semerci, disiplinler arası bir merakla insanı anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır.

 

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

Son yazılar: Fotoğraf

Hayat: Bir Tasarım

Kavram Olarak Zaman 200 yıl önce fotoğraf yoktu. Suret, sadece çizilirdi. Evrenin çizgilerden kurulu olduğu kabul…

Sağlık Evinin Son Işığı

Fotoğrafın Tanıklığı, Sağlığın Sessiz Kahramanları Bazı insanlar tarih kitaplarına girmez. Haklarında belgeseller çekilmez, isimleri hastanelere verilmez,…

Kanarya Adaları

Atlas Okyanusu üzerinde, İspanya’ya bağlı takımadalardan oluşan “Kanarya Adaları” doğu ve batı olarak iki ayrı başkenti…

Mars Mîra

2017 Temmuz’unda hayatımının en unutulmaz ve en acı deneyimini yaşadım. (Medeni) Avrupa’nın ortasındaki Bosna Savaşı’nın en…

Işık ve Renkle Resim Yapmak

Fotoğraflarımda huzurlu, sakin biraz da surreal bir atmosfer oluşturmayı çok seviyorum. Bunun için genellikle uzun pozlama…

Calgary Stampede Etkinlikleri

Heyecan verici yeni bir seyahat mi arıyorsunuz? Temmuz ayında Kanada’da düzenlenecek Calgary Stampede Fuarı’nda maceraya atılmaya…

Anlar ve temel parçacıklar

Çoğunlukla; ortaya atılan her yeni kavramın, bir öncekiyle ilişkisi ele alınarak tanımlaması yapılır. Başka bir deyişle,…