“Su başında durmuşuz / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra ben gideceğim / Kaybolacak suda suretim. / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / sonra o da gidecek.“ Masalların Masalı”nın bir bölümünde şairin söylediklerinin, yaşamımın bir bölümünü değiştireceğini asla bilmiyordum.
18 yaşındaydım. Üniversite hazırlık kursuna gittiğim yıl, Nazım Hikmet ile gerçek anlamda tanışmıştım ve Orhan Veli’den sonra ikinci şairim olmuştu Nazım. Aklımda, yukarıdaki dizeler kalmıştı. O günlerde, okuduğumuz şiirler kadar vardık; kendimizi şair sayardık. Sureti yazıya dökmek bir gizse, biz de simyanın peşine düşerdik.
Mucize ya da uyanış yine bir kitapla oldu. Ateşin çocuğu Asım Bezirci, alevlerle Sivas göklerine yükselmeden çok önceydi. 12 Eylül’e rağmen, sanki birçok şey bugünkünden daha iyi gibiydi. Onun, A Yayınları’ndan çıkan “Nazım Hikmet ve Seçme Şiirleri” bulduğum ilk gerçek hazineydi. Kitapta hem Nazım Hikmet anlatılıyor hem şiirlerinin çözümlemeleri yapılıyor hem de seçkin örnekler veriliyordu. Kitabın okyanus renkli kapağında da Balaban’ın çizdiği, bir Nazım Hikmet deseni bulunuyordu. Parçalara ayrılsa da tuğla gibi bir kitaptı.
Nazım Hikmet kimdir; kimdi: Kayıtlara göre -daha birçok gemiye binecek olmasına rağmen- ilkin Hamidiye kruvazörünün güverte subayı. Sonra, ciğerleri yorgun bahriyeli. Yahya Kemal’in kanatları altındaki delikanlı şair. Vâ-Nû’nun sürekli arkadaşı, hep Nazım Paşa’nın torunu ve en çok da dünya entellektüeli Celile Hanım’ın biricik oğlu. İşgal İstanbulu’nun, yüreği hürriyet ateşiyle kavrulan delikanlısı, Yeni Dünya vapurunun kaçak yolcusu; pimi çekilmiş elbombasının atılmadan önceki son saliseleri; Türk şiirinde büyük patlamanın müsebbibi.
Mustafa Kemal’in önünde Millî Mücadele şairi, Bolu’da öğretmen; Batum üzerinden geçtiği Moskova’da bir daha şair; Mayakovski hayranı vasıflı bir öğrenci… Türkiye’ye (yine gittiği gibi gizlice) dönüş; Aydınlık gazetesi serüveni, mahkûmiyet ve yine Sovyetler Birliği. Şiirlerinin ritmi gibi, yaşamındaki tutuklanmalar, kovuşturmalar da gel-gitler halinde sürdü ve sürekli getirmek istiyorlar, bu kez de Novodeviçi Mezarlığı’ndan: Sürecek…
Aşk adamıydı Nazım, her hikmeti vardı onda sevmenin. Aşklarını sözcüklere sığdırmaya çalışırken aldı tüm rütbelerini. Hakkında açılan davalarla ömründen 35 yılı istendi. Karar gerekçeleri ne olursa olsun, tek suçu “sıkı” şair olmaktı. Aşk ve özgürlük vatan özlemiyle birleştiğinde sadece dizelere dönüşmekle kalmadı, etkileri günümüze kadar gelen bir söylemin öncüsü oldu.
Aflardan yararlandı ama affedemediği bir şeyler yine onu bir şilebin güvertesinde Romanya üzerinden Moskova’ya kaçırdı. Ufka baktı hep, hırçınlığına denizlerin. Dünyada sanki her şey bir şiire girmek için vardı. Gitti, gelemedi. 1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarıldı ve ilk yapılan nüfus sayımında büyük bir boşluk yaşandı.
Nazım Hikmet; kendine İsveç’i mekân seçmiş “ak saçlı” fotoğrafçımız Lütfi Özkök’e 1959 yılında, tam 57 yaşındayken suretini ödünç verdi. Pırıl pırıl gözleri, üzerine tam oturmuş ceketi ve bir yaz güneşi gibi yakası parlayan beyaz gömleğiyle tam bir şair vardı, Özkök’ün objektifinin karşısında; Nazım Hikmet Ran. Sevdiği kadınlar, çokça şiir; romanlar ve oyunlar: Kendini şiire -bir de böylesi mükemmel bir fotoğrafa- hapsederek hep özgür kaldı.
Nazım Hikmet, tıpkı bir İngiliz aristokratı gibi Özkök’ün objektifine emin bakışlarıyla poz verirken; yüzünde sıkı şair olmanın çizgileri rahatlıkla seçiliyordu. Hepimiz aynı fotoğrafa bakıp yazdığımız senaryo dahilinde, çerçevenin dışına kendi dekorlarımızı yerleştirdik. Görünmeyen ne varsa, hayalimizdi artık. Benim senaryomda az sonra bütün ailenin büyük bir şenlik havasında, tıpkı Çehov oyunlarında olduğu gibi yemeğe oturacağı uzun bir masa vardı. Bahçedeydik, başköşede Nazım Hikmet’e yer ayrılmıştı.
Bu fotoğraf hem Lütfi Özkök’ün hem de Nazım Hikmet’in en güzel fotoğrafı oldu. Asırlık bir dev çınarın önünde suskun kalışımız gibi, bu aydınlık fotoğrafa uzun yıllar boyunca kısık gözlerle bakmanın dışında elimizden fazla bir şey gelmedi, ne yazık ki. Bir kez daha sağlamasını yaptık ipotekli ömrümüzün. Ne verdiğimiz oylar ne de vergiler bir işe yarıyordu. Yaşam hep kötüleri ve güçlüleri kolluyordu.
Onun kadim şiirleriyle tanışalı sanki yüzyıllar oldu. Kedi gitti, çınar da gitti, güneş defalarca gidip geldi. Ben doğmadan iki ay önce onun öldüğünü okumuştum bir kitapta. Tuhaf gelmişti. Yaşayan bir şiirin şairi ölür müydü? 1963’te birbirine teğet geçen suretlerimizi düşündüm: Kuzeyin kışlarında düşülmüş yaz dizeleriydi ömrümüz; geride kalan birkaç güçlü suretti, kedisiz, çınarsız, güneşsiz ama şiirle dopdolu.
Siz hiç İstanbul-Moskova uçağında Nazım Hikmet okudunuz mu? Ya da böylesine büyük bir şairi ilk adıyla seslenecek kadar yüreğinizde hissettiniz mi? Nazım; bizim düşünce balonumuz, konuşamadığımızda altyazımız, hâlâ ve her şeye karşın sönmeyen ateşimiz, dinmeyen umudumuzdur..
Suret bahanedir. Unutmamaktır aslolan. Bir kitabın yaşamını değiştirip değiştiremeyeceği sorusuna verilecek en iyi yanıt “bazen”dir.
© Lütfi Özkök / Nazım Hikmet / 1959

Bize Ulaşın