Gerçek ve Güzel
İnsan, yapısı gereği, tereddütlerinin izinde, görünenin ardındaki gerçeğin peşinden gider. Herkes kendini olduğundan daha iyi görür ve gösterir. Yaptığı işle göründüğü nokta arasında uçurum oluşmadıkça sorun yoktur. Dört ayaktan iki ayak üzerine, doğal koşulları hiçe sayarak zorlukla geçen insan, yaşamını sürdürmek için dik durmak zorundadır. Bu mücadelenin ilk koşulu darbe alınsa bile sendelememektir.
Zaman tüneli, başlangıcından çıkışa kadar olan mesafede kendini belli etmez. Sonrasında ışığa çıkınca, uzun süre aynaya bakmayan birinin geçici şokunu yaşatır. Her gün dışarı baktığımızda pencereden günlerin geçip, ayların bitip, mevsimlerin nöbet değişimini gördüğümüzde, akışın zamana uyguladığı sistemli baskıdan akışın formülünü çıkartabiliriz. Devamlılık bir yandan bizi hayata bağlarken, diğer yandan da şoka uğratır. Zamanın acımasızlığını özellikle kendimizde ve yakınlarımızda görmek yıpratıcıdır.
Einstein ile Kafka’nın, Aragon ile Tanpınar’ın ve Paganini ile Bergson’un zamanı ele alışları, fotoğrafçıların zaman kavramı üzerine yaklaşımlarıyla elbette aynı olmayacaktır. Oysa zamanın tutulamadığını, insanlardan kaçtığını, istediklerimizin çoğunun olması gereken ama hedeflenen aralıkta gerçekleşmediğinden biliyoruz. Bizim hareketsiz durmamız, önümüzde fotoğraf makinesini üçayak üzerine kurmamız ve çekeceğimiz pozun kıpırtısız olması, evrenden bir anı ustaca çekip alacağımız anlamına gelmez. Zaman, göreceli de olsa, hareketten bağımsız olarak seyrini sürdürür.

Nesneler de bu bakıştan paylarını alırlar. Bir zamanlar elde etmek için can attığımız nesneler, onlara sahip olduğumuzda değerlerini yitirip görünmez olurlar. O zaman önemli olanın elde etmek değil, bir şeylerin peşinde olmak olduğunu anlarız. Zaten bunun sağlamasını, bu nesnelere bizden önce sahip olanların mutsuz olup yeni arayışların peşine düştüklerinde anlamıştık. Ama insanın en büyük özelliği -ağır sonuçları da olsa- musibetleri bile kendisinin test etmeyi istemesidir. Hareketli makine, duran bir objeyle normal şartlar altında karşılaştığında, göze görünmeyen bir dünyayı fotoğrafta göstermeyi seçer. Aynı durum, sabit bir makinenin hareketli nesneyle anlık karşı karşıya gelmesinde de söz konusudur. Çünkü göz yanılmayı sever.
Çıkacak fotoğrafların umudu, daha önce gördüğümüz fotoğrafların üzerimizde bıraktığı etkiyle orantılıdır. Fotoğrafçı, geleceğini bu fotoğrafların gölgesinde kurar. Yeni dünyalar yaratmak için elindeki fotoğraf makinesini yeterli görür. Ona ekleyeceği bir iki farklı odak uzaklığındaki objektif, belki seyrek kullanacak da olsa iki üç filtre yeterli olacaktır. Sonrası ise fotoğrafçının karşılaşacağı anlarla ilgilidir. İyinin ve güzel takipçisi olduğumuzu da inkâr etmemek koşuluyla…
Tarafımızdan yakalanmayı istemeyen görüntüler bizden kaçacaklardır. Metafizik açıdan yaklaşırsak, bize görünmeyi seçen nesneler üzerinden fotoğrafçılığımızın yolu belirlenir. Evrenin tinsel çekim gücü karşısında algılarımız dahi yetersiz kalır. Adımızı fısıldayan anlar ve nesneler için onlara doğru yönelmemiz, huzurlarına gitmemiz gerekir. Karar vermek, gitmek, sabırla beklemek ve doğru anda deklanşöre basmak. En azından iyi bir an fotoğrafın oluşumunu bu şekilde sıralayabiliriz.
Değerler Üzerine
Evren, birbirleriyle sıkça kesişen iki farklı değer sistemi üzerine kuruludur. Bunun biri maddi, diğeri de manevi dünyayı işaret eder. Özellikle hedefe konulup elde edilmesi istenen değerler maddiyatla kesişirken, manevi olan her değer görünmemeyi seçer. Bu düşünceyi benimseyen insanların kendilerini göstermek için herhangi bir yaratıcılık yolunu seçmemeleri, onları sonu dervişliğe kadar gidecek manevi bir yapıya sokar. Bazı ciddi sanat izleyicilerini rahatlıkla bu kategoride değerlendirebiliriz. Bazen üretimin içinde olmamak da bir erdem göstergesidir.
Sahtekârların çoğu, namuslu, erdemli ve dürüst olduklarının altını çizerler. Çünkü eylemlerinin ortaya çıkmasıyla namussuz ve erdemsiz olarak yaftalandıklarını hissedip bilinçaltlarını istemsizce sergilerler. Durum, öğünerek sanatçı olduklarının altını her fırsatta çizenlerin önemli bir kısmı için de geçerlidir. Sanat, zaten sanatçıların açıklamalarına gereksinim bırakmadan büyük kitleler tarafından -geç de olsa- görülen bir durumdur. Üretimin yapısı ve taşıdığı özellikler sanatçının niteliğini de belirler. Sanat nereden bakarsak bakalım, bir çeşit lonca ve ittifak işidir.

Dünya sanatı geçici de olsa gerçek sanatçıların arasına karışmış hokkabazlara da ev sahipliği yapmıştır. O üretim/tüketim hengâmesinin içinde günlerini kurtarmış, ünlenerek bunu maddiyata çevirmiş çok insan vardır. Üretimden çok gösterişe yönelik bu anlayış, daha az çalışıp duygu yerine aklı koymuş, iktisadi yöntemleri yaratıcılıktan üstün tutmuş kişilerin tekelinde gövde bulmuştur. Fotoğraftan çok daha önce, özellikle müzik ve resim alanında sanatı kullanan çok insan olmuştur.
Tanımlaması yeterince yapılmamış ve kuralları tam olarak belirlenememiş postmodern dönem, sanatta önemli bir kırılmaya karşılık gelmiştir. Sanatta “karışık malzeme” kullanılması, ortalığı iyice karıştırmıştır. En son yaşadığımız ve hafızamızda en çok yer eden etkin bir dönem olmasına rağmen, ne yazık ki geriye fazla bir isim ve yapıt kalmamıştır. Teknik gelişmelere yaslanan bu dönem, onu tetikleyen endüstriye bağımlı olduğu için, üretim süreci hızlanmıştır. Hangi açıdan bakarsak bakalım, Postmodernizm, “kitsch” olanın ruhunu çağırmanın en garantili yoludur.
Kaliteli üretilmiş sanat yapıtları, zamanın tasarruf edilmesiyle gerçek değerini bulur. Bir şiiri defalarca okuyup dizeler üzerinde dikkatlice düşünmek anlamın kapılarını aralamak için zaruri bir gereksinimdir. Bir resme uzun uzun bakmak, ressamın boya tekniğinden, düşüncesini tuvalin üzerine nasıl aktardığına kadar uzanan bir süreçtir. Bir müzede önemli olduğu vurgulanan bir eserin karşısında oturacak bir bank olması boşuna değildir. Ya da bir heykelin çevresinde, üç boyutun verdiği gerçek anlamı kavramak için dakikalarca dönüp durabiliriz. Tuval resim ya da bir fotoğraf için gerekmeyen bu eylem, heykelin 360 derecelik bütünlüğü için şarttır.
Yaratıcılık tüm bu maddi ve manevi değerlerin toplamı üzerinden değerlendirilir. Sanat yapıtının kavranması alınacak haz ile ilgilidir. İzleyicinin bakışını biçimlendiren, bilgi ve sonucunda edinilmiş olan sanat kültürüyle değerlendirilir. Ve bu eylem, öncelikle sanatçının yapıtının içine yerleştirdiği değerin, ona bakanlar tarafından çıkarılmasıyla tamamlanır. Sanat yapıtının niteliğini belirlemek aslında zor ve çileli bir süreci içerir. Bu da en azından yapıtı değerlendirenlere, sanatçının çektiği çileyi anlatmak adına iyi bir empati kurma fırsatıdır.
Sanat ve İktidar
İnsanın üretim sırasındaki en önemli malzemesi özgürlüğüdür. Yani üretiminin sınırları bu tabanının üzerinde biçim alır. Sanatı sanat yapan en önemli özellik, sanatçının talep olmadan sadece içinden geldiği gibi, seçtiği dal doğrultusunda işlerini arz edebilmesidir. Sanatçı, üretimi için malzeme toplarken bir flanör gibi günlerce gözlem yapar. Aslında amacı, ne zaman geleceği beli olmayan ilhamını tetikleyecek malzemeyi bulmasıdır.
Gerçek sanat, genellikle muhalifken üretilir. Sanatçı hâkim görüşün boyunduruğuna girdiğinde özgürlüğünü kaybeder. Hem üretimi zedelenir hem de seslendiği kitle değişir. O kitle de geçiciliğin sınırları içinde konuşlanmış, bireysel karar alabilme yetisini kaybetmiş ve her an çark etme ihtimali olan bir topluluktur. Aslında sanatçıların iktidarlara yakın durması, sanatın bir meta haline geldiği sadece son iki yüzyılı içeren bir süreç değildir. Sanatın belirli bir yapının boyunduruğunda olması, bugün örneklerini arkeoloji müzelerinde gördüğümüz milattan önceki süreçler için de söz konusudur.
Batı ve Doğu sanatının göz alıcı yapıtları, hep belirli bir zümrenin mesenliği altında üretilmiştir. Yaratıcılık, taleple ilerleyen bir süreç olmuştur. Din adamları, krallar, yöneticiler ve soylular, o zaman daha sanat çatısı altında anılmayan bu eserleri başta kiliseler olmak üzere, bir inanç ya da düşüncenin temsili olarak görüşlerini yaymak için kullanmışlardır. Bu yüzden günümüze gelen eserlerin çoğu sanatçılarının isimleri bilinmediğinden, anonim olarak sadece dönem özellikleri üzerinden değerlendirilmişlerdir.

Sanatın anonimleşip kitlelere yayılması çok önemlidir ama sanat tarihi içinde sistemli bir sıralama yapıp arşiv oluşturmak için de bu isimlere ve üretim yıllarını bilmeye gereksinim vardır. Gerçi sanat tarihi, sadece günümüzde müzelere envanter kalma şansı bulunan eserler üzerinden oluşmuştur. O dönemlerde başarılı işler üreten ama tanınmayan onca sanatçı da günümüzde yaşasalardı eğer, bugünkü iletişim olanaklarını kullanarak kendilerini gösterebileceklerdi. Böylelikle bilinmeme ile beğenilmeme arasındaki fark netleşecekti. Otorite, kanunlar aracılığıyla sanatçıların üretimlerine karışma hakkını her zaman kendinde görmüştür. O günkü üretim, reklam fotoğrafı ya da endüstriyel grafik gibi “işveren” tarafından belirlenmektedir.
Günümüz sanatında, bir kısım sanatçılara, galerici ya da koleksiyoner tarafından adeta sipariş verilmekte, boyut, renk ya da konu başkaları tarafından saptanmaktadır. Bu da para kazanan ama özgün olmayan sanatçılar kuşağının oluşmasına yol açmaktadır.
Karşılığında maddi bir getiri olması nedeniyle sanatçı ödün vermek durumundadır. Kamuyu ilgilendiren her türlü üretimde -bazen devlet, bazen yerel yönetimler bazen de sponsorun- sınırlı da olsa müdahalesi söz konusudur. Bu arada konuya olumlu bir açıdan bakarsak, bazı sınırlamaların, üretimin niteliğini artırmasa da sanatçıya disiplin getirdiği gerçeğini unutmamamız gerekiyor.
Özellikle Hristiyanlığın ve İncil’deki tasvirlerin resim, heykel ve müzik sanatı üzerindeki etkisini unutmamamız gerekiyor. Batı ülkelerinin büyük müzelerinde önemli sanat eserlerinin konularına ve figürlerine baktığımızda bunu sıklıkla görürüz. Aynı şey müzik için de geçerlidir. Üstelik dinsel konuları içeren ve ünlü besteciler tarafından bestelenen birçok yapıtın, günümüzde de konserler ve kayıtlar aracılığıyla sıkça yeniden yorumlandıklarına tanık oluyoruz. Opera eserlerinin bestelenişinde bu çok sesli mirasın yeri büyüktür. Aslında neredeyse tüm sanat dallarının ortak özelliği, “ilahi” olana hizmet etmesidir.

Sanat ve Büyü
Bu temayı her ne kadar antropolojik söylemi olan bir başlık altına almış olsak da çağdaş yaşamın sanatla kurulan ilişkisinde “büyü” kavramının yeri büyüktür. Büyü sözcüğünün başlangıçtan bu yana tanımı, bugünkü mecazi koşullarını da yaratmıştır. Büyünün en önemli özelliği, sizi bir sistemin pasif bir konumdaki objesi haline getirmesi ve bir etki altına sokmasıdır. Büyülenmek genelde kabullenme duygusu üzerinden işleyen bir süreçtir. Bize yöneltilen görünmez ışınların tarafımızdan -bilinçli ya da bilinçsiz olarak- kabul edilmesiyle ilgili bir durumdur.
Sanat yapıtlarında da sanatçısının yüklediği değer ve bunu görmeye koşullanmış sanatsever adlı bir topluluk vardır. Biletini alıp müzeye giren ya da bir sergi salonunda resimleri izleyen bir kişi zaten kendisine verilecek her şeye ve sunuluş biçimine hazırdır. Oradan ışıyacak enerjiyi içselleştirecek ve kendi arınması için kullanacaktır. Bunu daha önceki bilgileri ve sergi izlenimleriyle birleştirecek, yapıtı daha iyi kavrayıp anlayarak süreci tamamlayacaktır.
Sanat yapıtlarına ait değerler, sanılanın aksine yapıtın dış görünüşünde değil, içinde gizlidir. Bir sergiyi gezmek ve orada sevilen ressamların işlerini görmek niceliksel bağlamda bir sevinç yaratabilir ancak sanat yapıtlarının anlaşılması için belirli bir zamana ihtiyaç vardır. Nasıl güzel bir yemeğin yendiği an ile hazım süresi arasında bir süre varsa, kaç yaşında olursak olalım ve ne kadar sanatsal tecrübemiz olursa olsun, sanat tarihinin sonsuz ajandasında bir yapıta iyi demek için de, kötü demek için de erkendir.

Sanat yapıtları sabit kalırlar ama sanat izleyicisi yeni bilgiler ışığında değişip gelişir. Kişi bir zamanlar en çok sevdiği filmi bir kez daha seyrettiğinde hiçbir tat alamayabilir. Klasik müziği sevmesine rağmen, gençliğinde hoşlanmadığı bir oda müziği eseri, defalarca dinlemekten büyük keyif aldığı görkemli bir senfonin yerine geçebilir. Bilginin ışığında insan ilerleyişine bağlı olarak büyük değişimler yaşanabilir. Eski arkadaşlıklar zayıflarken, yeni dostlukların varlığıyla alışkanlıklarımız bile değişebilir.
Sanatın yolu çilelidir. Sanatçı, bütün ömrünü bugün bulunduğu noktaya gelmek için harcamış; kitaplar yazmış, sergiler açmış, besteler yapmış ama yine de konusundaki başka sanatçılarla kıyaslanmaktan kurtulamamıştır. Ve her zaman yerine geçecek alternatifleri olmuştur. İzleyicinin de işi kolay değildir. Tüm sanat ve kültür faaliyetlerine harcanacak bir bütçe oluşturulmalıdır. Bu da yetmeyecek, nerede ne var ise takip etmesi ve organizasyonları yapması gerekecektir. Özellikle büyük şehirlerde 90 dakika sürecek bir konsere trafikte iki saat harcayarak gitmek ve konsere ayrılan enerjinin yarısını yolda tüketmek de işin başka yönü. Fakat az sonrasında sanatın büyüsüyle karşı karşıya kalmak her şeye değecektir.
Bir Deneyim Olarak Fotoğraf
Ne yazık ki ruhun önceden bilinen bir güzergâhı ve her zaman kuzeyi gösteren pusulası yok. Her şey sanatın kollarına insanın kendisini bırakmasıyla mümkün olabiliyor. Kitaplıkta üstünüze üstünüze gelen kitaplar, binlerce CD ve plaklar ya da dijital platformların belleğindeki milyonlarca şarkı… Sergiler, konserler, gösteriler, oyunlar, söyleşiler… İşin kötüsü de bunların çoğunu dinleyemeden bu dünyayla vedalaşacak olduğumuzu bilmemizdir.
Yine de dünyanın en güzel nesnelerinden biri olan fotoğraf makinesi, bir fetiş obje olarak hayatımıza girecek ve bize yeni dünyaların kapılarını açacaktır. Sadece fizik üzerinden optik ilminin değil, karanlık odanın gizine de giz katacak, üstelik kimya dünyasının perdelerini aralayacaktır. Küvetlerin içindeki eczanın kokusuyla da kırmızı ışığın altında büyülü bir ortam yaratılacaktır. Hep ışık ve aydınlık için çalışsa da karanlığın içinde döllenmesini sürdürür fotoğraf.

Bir karta basılmış fotoğraftan daha cazip bir şey olmadığını düşünür fotoğrafçılar. Bir fotoğraf makinesinden akıp geçen görüntüler, bir negatif rulosu üzerinde birbirleriyle yarıştıktan sonra bir mitolojik öykü gibi görüntü âlemine geçiş yaparlar. Başlangıçta hepsi o şeridin üzerinde birbirlerine benzerler. Dönemlerinde hiçbir zaman ekran üzerine düşmemiş, kendilerine ait olmayan mahallelerde dolaşmamışlardır. Görünür olmak için kâğıda basılmak zorundaydılar.
Oysa günümüzde fotoğraf, kâğıdı bırakıp, ekran üzerinden hakimiyetini kurdu. Teknoloji sonunda sanatçıyı kahraman yaptı. Olamayanı da öyle hissettirdi. Sanal âlemin iletişimi hızlandıran buluşları, insanların olduklarıyla gösterdikleri arasındaki uçurumu kapanmayacak biçimde büyüttü. Köylerden yeni kentlere göçün olanaklarına uygarlık adı verildi. Sistemi elektriğe bağladılar. İletişimin kesintisiz sürmesi için pillerin, akülerin dolması gerekliydi.
Zihnin ürettiği her fikrin yeryüzünde olma ihtimali daima yüksektir. Yapay zekâ klonlarımızı yaratma seferberliğinde. Bugün her istediğimizi olanakları doğrultusunda yerine getiriyor. Bize alışık olmadığımız bir konfor sağlıyor. Ruhumuzu da okşuyor. Bu arada doğal yaşamın ilkel şartlarına dönme fikri ve felaket senaryolarının varlığı, yanına dünya kaynaklarının tükenişi de alarak bize yapılanmasında katkımız da olan ürkütücü bir son çiziyor.

Düşünce, tecrübelerin aynasıdır, tıpkı veri olmadan çalışmayan yapay zekâ gibi. Bilinçaltı gerçekliği gerektiği gibi yansıtmasa rüya görebilir miydik? Günümüzde her durum, mobil cihazların büyüteci altında teknolojiye bağlı yeni dünya olarak sunuluyor. Her geçen gün, büyük birader ile olan iletişimimizi, üstelik kendi irademizle sağlamlaştırıyoruz. Ona karşı aşk ve kızgınlık duygusunu aynı anda yaşıyoruz.
Tarih boyunca eleğin üzerinde kalan ve bizlerle iletişimini sürdüren fotoğraflar, bütünü oluşturan tüm mekanik parçaların ötesinde, kendilerine has ve tanımlanamaz bir kolektif auraya sahiptirler. O fotoğraflarda göze gözükmeyen ve dille açıklanması zor olan bir iç kuvvet, çarpıcı bir nokta, bizi içine girmeye davet eden bir eşik vardır. Bu, bir insanlık dramını gösteren yakalanmış bir ana ait belge fotoğrafı olabileceği gibi, içinde sadece tek bir ağacın göründüğü manzara da olabilir. Bu aşamadan sonra seçilen konunun ya da kullanılan malzemenin ve yöntemin hiçbir önemi yoktur.
Başarılı fotoğrafların sırrını, genelde biz fotoğrafçının ustalığına bağlarız. Ama yine de başarının ardında yatan gerçek, soyut bir düşüncenin kompozisyonun içinde yerini bulmuş ve fotoğrafa farklı bir nitelik kazandırmış olmasıdır. Zaten o beden -ruh destekli olarak- tutkulara, aşklara, ideallere boş odalar ayırmıştır, kırk odalı konağında. Fotoğraflara alçakgönüllülükle bakanların göreceği manevi zenginlik, bu dünyanın maddi sınırlarını aşmaya yeter. Görmenin metafiziğidir bu; kitaplarda yazmaz. Deneyin, göreceksiniz ama önce özenle bakmak koşuluyla.
Fotoğraflar: Reha Akçakaya

Bize Ulaşın