Kendine Bakmak mı, Kendinle Karşılaşmak mı?
Sönsöz Yerine
Bir aynaya her baktığınızda aynı kişiyi gördüğünüze emin misiniz?
Bu yazı, o soruyla yaşamayı göze alanlar için
Giriş:
Bir aynaya baktığınızda ne görürsünüz? Yüzünüzü mü, yoksa yüzünüzün size göstermeye razı olduğu halini mi?
Psikanalist Jacques Lacan, çocuğun kendini ilk kez aynada tanıdığı anı bir “kuruluş anı” olarak tanımlar: çocuk aslında kendini değil, kendinin bir imgesini görür ve “ben buyum” der. Kimliğimiz en başından bir yansımayla kurulur. Otoportre tam da bu gerilimin üzerine oturur: aynaya bakan kişi kendini mi görür, yoksa görmek istediği hali mi inşa eder?
Otoportre bir selfie değildir. Selfie anı sabitler, görünür olmak ister. Otoportre ise zamanı katmanlaştırır; bilinçli bir kompozisyon, bir ışık tercihi, bir saklama ya da gösterme kararı barındırır. Selfie “buradayım” der. Otoportre “ben kimim?” diye sorar ve çoğu zaman cevap vermez.
Roland Barthes fotoğrafta iki katmandan söz eder: Studium, fotoğrafın genel, kültürel bilgiyle okunan anlamı. Punctum ise beklenmedik, kişisel, size saplanan detay; studium herkes görür, punctum yalnızca siz hissedersiniz. Eski bir aile fotoğrafına bakıyorsunuz. Studium açısından bir aile yemeği görürsünüz, insanlar, sofra, gülümsemeler. Ama sonra gözünüz bir detaya takılır; masanın köşesindeki yarısı içilmiş çay bardağı, ya da babanızın gömleğinin yanlış iliklenmiş düğmesi. İşte o detay punctum’dur. Kimse onu oraya bilinçli koymamıştır, ama o detay sizi fotoğrafın içine çeker, başka bir şeye dönüşür. Otoportrede çarpıcı olan punctum’u üretenin de, punctum olanın da aynı kişi olması. Fotoğrafçı hem anlamı kurar hem o anlamın içinde yer alır. Hem bakandır hem de bakılan.
Bu yazıda otoportreyi bu çifte bakış üzerinden düşünmek istiyorum. Dürer’den Woodman’a, Sherman’dan Kaygun’a uzanan bir yolda, sonunda kendi otoportre deneyimime dönmeye çalışacağım.
Kendini Çizmekten Kendini Çekmeye:
1484’te Nürnberg’de 13 yaşındaki Albrecht Dürer kendini gümüş uçlu kalemiyle çizer, bilinen en erken sanatçı otoportrelerinden birisidir. Asıl devrim sonraki otoportrelerinde gelir, Dürer kendini artık bir zanaatkar olarak değil, yaratıcı bir birey olarak resmetmeye başlar. Bu, sanatta bireyselliğin doğuşudur.
350 yıl sonra Hippolyte Bayard bambaşka bir şey yapar. Fotoğraf makinesinin icadını kaptırmanın öfkesiyle, gözleri kapalı yarı çıplak şekilde “boğulmuş adam” pozunu verir ve arkasına not yazar: “Gördüğünüz ceset Bayard’a aittir.” Fotoğraf tarihinin ilk kurgusal otoportresi ve ilk sanatçı protestosudur. Bayard, fotoğrafı daha doğduğu anda belge olmaktan çıkarıp ifade aracına dönüştürmüştür.
İkisi de kendini yalnızca göstermeye değil, kendini yeniden inşa etmeye çalıştılar. Modern otoportrenin tohumları burada filizlendi.
Francesca Woodman: “Orada Olan Ama Olmayan”
Woodman 1958’de Denver’da doğdu. 13 yaşında ilk otoportresini çekti, 22 yaşında hayatını kaybettiğinde geride 800’den fazla baskı bıraktı.
Fotoğrafları siyah-beyaz, mekanlar çoğunlukla terk edilmiş odalardır. Neredeyse her karede bir beden vardır, ama o beden hiçbir zaman tam olarak orada değildir: bulanık, hareket halinde, çerçevenin dışına kaçmakta ya da duvarla birleşmektedir. Woodman uzun pozlama kullanarak figürü bir hayalete dönüştürür, deklanşöre basar, sonra hareket eder ve kamera o hareketi bir silinme olarak kaydeder.
Bu teknik bir tercih olduğu kadar felsefi bir tavırdır. Woodman “ben buradayım” demez, “burada mıyım?” diye sorar. Mekânlar da bedenin uzantısıdır. Terk edilmiş evler, dökülen sıvalar, kırık pencereler dekor değil, çürüyen bedenin yansımasıdır. Woodman’ın otoportre anlayışı, klasik “kendini gösterme” pratiğinin tam tersidir. O kendini silmek için kadrajın içine girer. Ama bu silinme yokluk değil, kırılganlığın görünür kılınmasıdır.
“Fotoğrafın içinde miyim? Giriyorum mu, çıkıyor muyum? Bir hayalet, bir hayvan ya da ölü bir beden olabilirim…”— Francesca Woodman
Cindy Sherman: “Kimlik Bir Kostümdür”
Woodman fotoğrafın içinde kayboluyordu, Sherman ise tam tersini yapar, çoğalır. 1977-1980 arasında ürettiği Untitled Film Stills serisinde 69 kare vardır. Her karede Sherman bulunur ama hiçbirinde “Cindy Sherman” yoktur. Bir karede 1950’lerin ev kadını, diğerinde femme fatale, bir başkasında taşra kütüphanecisi. Bu karakterlerin hiçbiri gerçek bir filme ait değildir. Ama hepsi tanıdık gelir; Sherman toplumun kadına biçtiği rollerin görsel arşivinden beslenir.
Otoportre açısından Sherman’ın yaptığı radikaldir, kendi yüzünü kullanır ama asla kendini göstermez. Kimliğin kostüm gibi giyilip çıkarılabilecek bir şey olduğunu iddia eder. Woodman “ben burada mıyım?” diye sorarken Sherman “ben diye bir şey var mı?” diye sorar. Farklı yollar, benzer varış noktası: otoportrede “ben” sabit bir cevap değildir.
Şahin Kaygun: “Fotoğraf Çekmek Değil, Yapmak”
(1951, Adana — 1992, İstanbul)
Kendisini tanımlayan cümle nettir: “Ben fotoğraf çekmiyorum, fotoğraf yapıyorum.” Türk fotoğrafı onun döneminde büyük ölçüde belgesel geleneğe yaslanıyordu. Kaygun bu anlayışın tam karşısına dikildi: baskıları kazıdı, renklendirdi, akrilik boya uyguladı. 1980’lerde Polaroid’le çalışmaya başladı, üst üste yerleştirdiği baskılarla sinematografik kompozisyonlar oluşturdu. Türkiye’nin ilk Polaroid sergisini açtı; eserleri Uluslararası Polaroid Koleksiyonu’na alındı.
Otoportrelerinde kendi yüzünü çeker, sonra baskının üzerine müdahale eder, kazır, boyar, katman ekler. Kendi yüzü bile dönüştürülecek bir malzemedir. Bu yazıdaki diğer sanatçılar bedeni ve kimliği sorguladılar, Kaygun fotoğrafın kendisini sorgulamıştır. Otoportre tartışmasına farklı bir boyut ekler. Kendine bakmak yetmez, o bakışı yeniden kurmak gerekir.
Selfie ve Otoportre: “Görünmek mi, Görünür Kılmak mı?”
Selfie ile otoportre arasındaki fark teknikte değil, niyettedir. Selfie bir görünürlük eylemidir, “buradayım, beni görün” der. Alıcısı bellidir, takipçiler, sosyal ağ. Otoportrede alıcı belirsizdir, çoğu zaman fotoğrafçının kendiyle kurduğu sessiz bir diyalogdur.
Zamanla ilişkileri de farklıdır. Selfie anı dondurur, otoportre zamanı katmanlaştırır, yaşlanmayı ve değişimi biriktirir. Önemli olan araç değil, o fotoğrafı çekerken kendinize ne sorduğunuzdur.
Kişisel Bir Alan: “Kendimle Aramda Bir Boşluk Açmak”
Otoportrelerimin çoğu bilinçli bir proje olarak başlamadı. Bir cam yansımasında kendimi fark ettim, ışığın yüzüme değdiği bir anda deklanşöre bastım. Geriye dönüp baktığımda bir seri oluştuğunu gördüm, ama bu seriyi ben kurmadım, o kendisini kurdu.
[Gölge otoportre, taş kemer — 2017]
Bir taş kemerin içine düşen gölgem. Yüz yok, sadece siluet. Gölge en dürüst otoportre biçimi olabilir, sizi tanımlayacak kadar ipucu verir ama yargılanacak kadar detay vermez.
[Bulanık mutfak aynası — 2009]
Tamamen odak dışı, kırmızı bir leke gibi. Teknik olarak “başarısız” bir fotoğraf, ama belki de en dürüst olanı. Netlik yoksa kontrol de yoktur. Kendini net görmekten kaçınmak da bir tür kendini anlatmaktır.

[Karanlık banyo aynası — 2020]
Karanlığın içinde küçük bir ayna dikdörtgeni, içinde küçük bir figür. Etrafı karanlık, figür ışığa doğru kamera uzatmış ama karanlık onu neredeyse yutuyor. Pandemi dönemiydi. Kendi evlerimizde kendi kendimize hapsolmuştuk; aynaya baktığımızda bile kendimizi uzaktan seyreder gibiydik. Tanıdık bir mekândaki yabancılaşma, sessiz bir yalnızlık anlatımı.
Her fotoğrafta farklı bir “ben” var ama hiçbiri tamamlanmış değil. Otoportre benim için kendimi göstermek hiç olmadı. Daha çok kendimle aramda bir boşluk açmak oldu. O boşlukta bakmak. Tamamlanmayı reddetmek.
Açık Bir Soru Olarak Kalmak
Narkissos efsanesinde bir uyarı vardır: “Kendini bilmezse uzun yaşar.” Mesele kibir olmayabilir; mesele, kendini gördüğün anda artık o gördüğünle yaşamak zorunda olmandır. Otoportre de böyle bir karşılaşmadır.
Bu yazıda Dürer’den Kaygun’a, oradan kendi karelerime uzanan bir yol çizmeye çalıştım. Hepsinde ortak olan şey, hiçbirinin kendini sabit bir cevap olarak sunmaması. Otoportre, kim olduğumuzu sürekli yeniden düşünmek için var. En dürüst haliyle, kendini açık bir soru olarak kabul etmektir.
Peki siz, kameraya baktığınızda kendinizle karşılaşmaya izin verir misiniz?
Kaynaklar
1. Barthes, R. (1980). Camera Lucida – Fotoğraf Üzerine Düşünceler. 2011, Altıkırkbeş yayınları.
2. Woodman, F. (1976-1981). Photographic Works. George and Betty Woodman Foundation.
3. Sherman, C. (1977-1980). Untitled Film Stills. Museum of Modern Art, New York.
4. Senft, T. & Baym, N. (2015). “What Does the Selfie Say?” International Journal of Communication.
5. Sönmez, N. (2022). “Yel, Toz, Portreler: Şahin Kaygun.” Unlimitedrag.com.
6. Kutluğ, N. (2025). “Kendine Bakmak veya Öz Portreden Selfie’ye.” İFSAK Blog.
7. Akoğul, M. (2024). “Görüntünün otoportre olarak arkeolojisi.” İFSAK Blog.
8. Akoğul, M. (2024). “Benden Başka: Bir Otoportre Projesi.” İFSAK.
Not: Bu yazının dil düzeltmesi ve redaksiyonunda yapay zekâ destekli metin düzenleme araçlarından yararlanılmıştır.
ALPER TUNGA DOĞAN
Dünya vatandaşı olarak doğdu.
Tıp fakültesi yıllarında yasemin kokuları sardı her yanını, AŞK dolu. İki delikanlı, iki kedi ve “geveze” bir kuş ile keyifli bir yaşam sürüyor. Kendisini yarı zamanlı anestezist, tam zamanlı baba olarak tanımlıyor.
İmgelerin gücünü ve etkisini, adını koyamadığı zamanlardan beri hissediyor. 2015 yılında üyesi olduğu İFSAK çatısı altında fotoğraf üretmeye başladığını fark etti. O günden bu yana İFSAK bünyesinde gerçekleştirilen seminer, atölye, proje ve gezilerde aktif olarak yer alıyor.
Fotoğraf pratiğini; ışık, sokak, belgesel ve görsel anlatı ekseninde geliştirdi. Bu süreçte farklı eğitmenlerle çalışarak hem teknik hem de kavramsal üretimini derinleştirdi. İFSAK bünyesinde ve farklı platformlarda çok sayıda karma sergide yer aldı; çeşitli fotoğraf projelerine ve kitap çalışmalarına katkıda bulundu.
Fotoğrafı, bir ifade biçimi olmanın ötesinde, dünyayı anlamaya ve anlatmaya yönelik bir araç olarak görüyor.
Hâlen İFSAK Temel Eğitim Programı kapsamında proje yürütücülüğü yapmakta ve üretmeye devam etmektedir.
Eğer fotoğraf da aşka dair bir şey ise, o zaman her şey AŞK için…
Instagram: @alpertdogan, @atdseries

Bize Ulaşın