Bu yazı “Görmeyi Yeniden Öğrenmek” başlıklı, blog serisinin ilk halkasıdır. Seri görmeyi sabit bir yeti değil, sürekli yeniden kurulan bir deneyim olarak ele alan metinlerden oluşacaktır.
“Dünya görebilenler içindir” Ralph Waldo Emerson
Yeni yıl başladığında fotoğrafçının fotoğrafla ilişkisinde ilk sorguladığı hangi makinenin kullanıldığı, hangi lensin sevildiği, bu yıl hangi projelerin üretileceği sorularından ziyade “ben gerçekten görüyor muyum” sorgusudur. Fotoğrafçı uzmanlaştıkça görsel refleksleri hızlanır, kararları otomatikleşir, giderek ne çekeceğini değil neyi çekmeye alıştığını bilmeye başlar.Yılın ilk günlerinde yeni bir takvim yaprağı çevirirken, yalnızca zamanın akışını değil, aynı zamanda algı biçimlerimizi sorgulama fırsatı buluruz.Yeni yıl geleneksel olarak yenilenme ve başlangıçlarla özdeşleştirilir; ancak fotoğrafçılık pratiğimiz açısından görme eylemini yeniden yapılandırmak için eşsiz bir davettir. Günlük yaşamda görme, alışkanlıkların ve ön yargıların filtresinden geçen otomatik bir süreç haline gelir. Çevremizi hızla tarar, tanıdık olanı göz ardı eder yeniyi fark etmeyiz. Oysa fotoğrafçılık, görmeyi bilinçli, eleştirel ve yaratıcı sanata dönüştürür. Bu yazıda, yeni yılın bu yenilenme potansiyelini fotoğrafçılık bağlamında ele alırken, görme kavramını felsefi açıdan sorgulayacağım.
Görme çoğu zaman doğal, kendiliğinden ve masum bir yeti olarak düşünülür. Oysa hem felsefe hem de görsel kültür çalışmaları bize şunu söyler: Görmek öğrenilen bir davranıştır. John Berger’in ifadesiyle “Bakışımız hiçbir zaman masum değildir” ve Berger Görme Biçimleri’nde şu tesbiti yapar:”Görme, konuşmadan önce gelir. Bizi çevreleyen dünya, gördüklerimizden oluşur; ancak nasıl gördüğümüz, sahip olduklarımız ve kim olduğumuzla belirlenir” Berger’e göre görme, nötr bir eylem değildir; kültürel, ideolojik ve güç ilişkileri ile şekillenir. Fotoğrafçı bu ilişkileri hem yeniden üretir, hem sorgular.
Fotoğrafçı olarak baktığımız her sahnede, yalnızca orada olanı değil; kültürel belleğimizi, görsel alışkanlıklarımızı, estetik yargılarımızı, daha önce gördüğümüz binlerce imgenin tortusunu da taşırız. “Yeni bakış”la bu yükün farkında olmak, onu sorgulamak mümkündür.

Görme duyusal verinin zihinsel yorumla birleştiği; öznenin dünyayı yalnızca algılamadığı, aynı zamanda anlamlandırdığı, seçtiği ve konumlandırdığı bilinçli bir ilişkidir. Görme yalnızca fiziksel ışık göz ilişkisine indirgenen, bilgiden, bellekten ve kültürden bağımsız düşünülebilen pasif bir algı değildir. Özne dünyaya her zaman bir ön-anlama ile bakar. Görmek, nesneyi değil, onunla kurulan anlam ilişkisini üretir.
Platon, görmenin her zaman gerçeğe açılan bir kapı olmadığını hatırlatır. Mağara alegorisinde insanlar , gördükleri gölgeleri gerçek sanırlar, çünkü başka görme deneyimleri yoktur. Buradaki sorun karanlıkta olmak değil, görüleni mutlak hakikat sanmaktır. Fotoğraf tam da bu noktada Platoncu bir risk taşır. Fotoğraf, “orada olanı” gösterdiğini iddia eder; ama aslında yalnızca belirli bir açıdan, belirli bir anda onun gölgesidir. Platon’un uyarısı bugün fotoğrafçıya gördüğüne hemen inanmamasını söyler. Yeni görme deneyimizde görüntünün her zaman hakikat olmadığını deneyimlemek için gölgelerle çalışabiliriz. Kadrajda “asıl olan” bilinçli biçimde eksik bırakarak, duvarlar, ye yüzeyleriyle çalışıp doğrudan nesneyi değil, onun izini, yansımasını ya da etkisini çekebiliriz.yine Platon’un gölgelerden gerçeğe geçişini andırır şekilde bir yaprak, bir su damlası, bir doku gibi günlük objeleri makro lensle inceleyerek sıradan nesneleri yeniden keşfedebiliriz.

Platon görmenin yanılsamasına dikkat çekerken, Merleau-Ponty görmenin bedensel bir eylem olduğunu söyler. Ona göre görmek, dış dünyayı uzaktan izlemek değil, dünyanın içine gömülmüş bir bedenle algılamaktır. Her şeyi değil, yöneldiğimizi görürüz. Bu nedenle görme:bir şeyi görünür kılar, başka birçok şeyi görünmez bırakır. Görmek aynı anda hem açma hem kapama.Fotoğrafçı dünyaya bakarken yürür, eğilir, yaklaşır, geri çekilir. Yani fotoğraf, bedenin mekanla kurduğu ilişkini izini taşır. Aynı sahne, iki farklı fotoğrafçı için asla aynı değildir. Bu noktada fotoğrafın yalnızca gözle değil, bedenle üretildiğini fark etmek için aynı sahneyi ayakta, çömelerek, uzaktan olmak üzere kadrajdan çok bedenin aldığı pozisyona dikkat ederek çekebiliriz.

Barthes, Camera Lucida’da fotoğrafı studium ve punctum kavramları ile düşünür. Studium kültürel olarak okunabilir olan fotoğrafın genel anlamıdır. Punctum ise Latince kökeni delmek, batmak, yaralamak anlamına gelen pungere’den gelen fotoğrafın içinden çıkan ama planlanmamış yaradır. Punctum, fotoğrafçının bilerek üretmediği, izleyicinin fark ettiği görmenin kontrol edilemediği andır. Fotoğrafın “anlattığı” şey değil, içinden sızan hatta izleyiciyi rahatsız eden bir kırılma olarak fotoğrafın en dürüst yeridir. Yeni görme biçimi alıştırmalarımıza fotoğrafın bizim niyetimizi aştığı an yakalamak için kontrolü bırakmayı deneyerek devam edebiliriz. Fotoğrafın bizi rahatsız eden yerine odaklanarak bulanıklık, kesik kadraj, beklenmedik ayrıntılara bakarak teknik olarak “kusurlu” sayılabilecek kareleri silmeyebiliriz
Yeni yılda yeni görme pratikleri ile kadrajımızda yaptığımız değişiklikler, yalnızca teknik beceri kazandırmaz;görmenin felsefi derinliğini günlük yaratıcılığa taşır. Platon:Görme her zaman doğru değildir derken Merleau-Ponty: Görme bedenden ayrılamaz der. Barthes’da görme asla tam kontrol edilemez. Fotoğrafçılıkta görme, bu üç gerilim alanında gerçekleşir. Ne mutlak hakikattir, ne saf algı, ne de tamamen kişisel bir deneyim. Görme, sürekli yeniden öğrenilen bir pratiktir.
Yeni yıl bu dönüşüm için ideal eşiktir: Geçmiş alışkanlıkları bırakıp, lens arkasından dünyayı yeniden yorumlama cesareti gösterelim. Bu yazıyı bir sonuç cümlesiyle kapatmıyorum; bilerek açık bırakıyorum. Çünkü görme tamamlanan bir bilgi değil, her seferinde yeniden kurulan bir ilişkidir. Fotoğraf makinası ışığı mekanik bir mucizeye dönüştürerek, sonsuz bir hikayeye kapı aralar.

*Görseller Pixabay ve Pexels’ten alınmıştır.

AYŞE SEMERCİ
Ayşe Semerci, aile hekimi olarak çalışan bir tıp doktorudur. Tıp eğitiminin yanı sıra Sosyoloji, Uluslararası İlişkiler ve Fotoğrafçılık alanlarında lisans eğitimleri almıştır. İnsan deneyimine olan ilgisi, hem mesleki hem de sanatsal yönelimlerini şekillendirmektedir. Daha önce çeşitli edebiyat dergilerinde şiir ve kısa yazılarıyla yer almıştır. 2025 yılında İFSAK’a üye olarak fotoğraf alanındaki ilgisini derinleştirmiş; görsel anlatımın düşünsel boyutlarını keşfetmeye yönelmiştir.Sanat, felsefe ve yaşam arasındaki geçişleri araştıran metinler kaleme almaya devam etmektedir.İki çocuğuyla birlikte İstanbul’da yaşamını sürdüren Semerci, disiplinler arası bir merakla insanı anlamaya ve anlatmaya çalışmaktadır.

Bize Ulaşın