2024 yılı Ekim-Kasım aylarında Başkent Madrid’de başlayıp İspanya’nın Endülüs bölgesine de uğrayarak Akdeniz ve Atlas Okyanusu kıyılarına inen karavan yolculuğumuz, Cebelitarık Boğazı’nı geçip Fas’taki Tanca kentine kadar uzandı.
Kasım ayında Madrid’de hava açık. Karavanla konakladığımız bölgedeki metro istasyonundan kent merkezine gidiyoruz. Son derece güzel, canlı ve bakımlı, ahalisi de cana yakın bir şehir. Metroda konuştuğumuz çift yol tarif etmekle kalmıyor, yemek yiyebileceğimiz yerler hakkında tavsiyelerde bulunuyor; yiyeceğimiz tapas çeşitlerine kadar bilgi veriyor. Sonra kendimizi sokaklarda buluyoruz. El Retiro Parkı, gösterişli meydanlar Plaza Mayor ile Puerta del Sol ve bunları birbirine bağlayan, güzel kafelerle dolu sokaklar, Kraliyet Sarayı, yerel lezzetleri tadabileceğiniz ya da malzemelerini alabileceğiniz, 1916’da inşa edilmiş zarif kapalı pazar San Miguel… Sokaklar kadar lezzetleri de etkileyici Madrid’in. Öğle yemeği yediğimiz mekânda Gabo isimli garson, “Ben de İstanbul’a geldiğimde Türk yemeklerini çok sevmiştim” diyor. Sonra da bize çoğunlukla İspanyolca, biraz da İngilizce olarak etin sosunun tarifini veriyor. Doğrusu tarifi tam anlamıyoruz ama Madrid, tek bir günde kalbimizi kazanıyor.

İspanya’nın başkenti Madrid, güneye; Akdeniz ve Atlas Okyanusu kıyılarına yapacağımız uzun karavan yolculuğunun başlangıç noktası. Şehirdeki ikinci günümüzde güneye büyük yolculuğumuz başlıyor. Madrid, yaklaşık 3.5 milyonluk nüfusuyla Avrupa’nın en büyük şehirlerinden, metropoliten alan nüfusu ise 7 milyonu geçiyor. İlk durağımız Toledo’ya 70 kilometrelik yolculuğun yaklaşık yarısı Madrid içinde; fabrikalar, büyük alışveriş merkezleri arasında geçiyor. Kentten nihayet çıkınca küçük kasabaların, tarlaların ve tepelerin arasında yol almaya başlıyoruz.

Yaklaşık 86 bin kişinin yaşadığı Toledo, Kastilya-La Mancha özerk bölgesinin sınırlarında. Kente girdikten sonra daracık sokaklardan tırmanarak Zocodover Meydanı’na ve Toledo Katedrali’ne ulaşıyorsunuz. Bu bölgelerde ziyaretçi trafiği yoğun ama kimsenin olmadığı tenha sokaklarda yürümek çok keyifli. Tarihte önemli bir kültür ve eğitim merkezi olan, zamanında Hıristiyan, Müslüman ve Yahudilerin birlikte yaşadığı Toledo’da bu zengin kültürel karışımının izleri hâlâ görülebiliyor. Gösterişli tarihi binalar, eski kilise, cami ve sinagoglar bir arada…

Avrupa’nın güneybatısında, İber Yarımadası’nda 506 bin kilometrekarelik büyük bir ülke İspanya. Haritadaki kırmızı güzergâh, İspanya’yı kat ettikten sonra Cebelitarık Boğazı’nı geçerek Fas’a uzanan karavan yolculuğunu gösteriyor.

Madrid’den nihayet çıkınca küçük kasabaların, tarlaların ve tepelerin arasında yol almaya başlıyoruz.
Endülüs’e Giriş
Yağmurlar ve şimşekler altında süren yolculuğumuz bizi önce Endülüs bölgesinin sınırlarına, ardından da Córdoba’ya ulaştırıyor. Şehre eski Yahudi mahallesi Juderia’dan giriyoruz. Yoğunlukla beyaz kapılı ve pencereli evlerin arasında, tertemiz sokaklarda yürüyoruz. Birbirinden güzel avluları olan konakların bazıları kafe ya da küçük konaklama mekânlarına dönüştürülmüş. Bu noktada hava açıyor, Córdoba sanki daha da güzelleşiyor.

La Mezquita (“cami” anlamında) Katedrali ya da önceki adıyla Kurtuba Camii, kentin en önemli yapısı kuşkusuz. Diğer adı Córdoba Cami-Katedrali olan bu görkemli eser 1984’ten beri UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. Orijinal yapı, 784-786 yıllarında Emevilerin İspanya’da bulunduğu dönemde inşa edilmiş ve yıllar içinde yeni eklemelerle büyümüştü. Córdoba, 1236’da Hıristiyan güçlerinin eline geçince katedrale dönüştürüldü. Rezervasyon denemelerimiz başarısızlıkla sonuçlandığı için tarihi yapının içini görme şansımız olmuyor ama çeşmeleri ve limon ağaçlarıyla etkileyici bir bahçeye sahip avlusunda zaman geçiriyoruz.
Sadece Endülüs’ün değil, İspanya’nın da önemli seyahat rotalarından biri Córdoba. Gün ilerledikçe ve şehir merkezine yaklaştıkça kalabalık artıyor, hatta Calleja de las Flores’te (Çiçekler Sokağı), çiçeklerin arasında yoğun ve doğrusu biraz zahmetli bir yaya trafiğinin içinde buluyoruz kendimizi. Puente Romano’yu (Roma Köprüsü) boydan boya yürüyüp şehrin güzelliğini seyrediyoruz. Sonraki durağımız şehrin diğer ucundaki Palacio de Viana.
Córdoba tarihte Endülüs’ün bilim ve sanat merkeziydi.
15’inci yüzyıldan kalma bu saray 12 avlusu, bahçesi ve geniş iç mekânıyla günümüzde müze olarak ziyaretçilerini ağırlıyor. Córdoba’dan sonra yine karavanımıza atlıyor ve Endülüs’ün bir başka gözde noktası ve bölgenin yönetim merkezi Sevilla’ya doğru yola çıkıyoruz. Guadalquivir Nehri’nin aktığı vadi boyunca düz otobanda ilerliyoruz. Kuzeyden güneybatıya doğru Sierra Morena Sıradağları uzanıyor, nehir buradaki kaynaklardan beslenerek giderek büyüyor ve Endülüs’e can veriyor. Bir süre sonra sağ tarafta devasa bir güneş enerjisi santrali yıldız gibi parlıyor. Yol rahat ve güzel, otoyol ücreti yok, hava sıcaklığı aylardan kasım olmasına rağmen 20 derece, yolculuk duygusu muhteşem. Karavanla seyahat etmenin en güzel yanı da bu; ağaçların altına park edip yemek yapmak ve karnını doyurmak. Ayrıca tüm kararları kendin alabilmek ve yolun özgürlüğünün tadına varmak…
Kentin bir ucunda bulduğumuz karavan parkından yürüyerek tüm gün Sevilla sokaklarını arşınlıyoruz. Sevilla, 687 bin kişilik nüfusuyla Endülüs’ün en büyük yerleşimi. Zengin bir tarihsel arka plana sahip kentte görülecek birçok yer bulunuyor. Ziyaretçilerin teknelerle dolaşabildiği bir havuza sahip, çinileriyle ünlü Plaza de España (İspanya Meydanı), Guadalquivir Nehri kıyısındaki etkileyici Torre del Oro (Altın Kule), Sevilla Katedrali ve Müslüman egemenliği zamanında minare olarak inşa edilen ve saat kulesine çevrilen La Giralda, dairesel ve etkileyici binasıyla ve huzurlu atmosferiyle dikkat çeken bir meydan olan Plaza del Cabildo’yu geziyoruz. Acıkınca bir tapas barına gidiyoruz. Tapasın en güzel yanı küçük porsiyonlarda ve uygun fiyatlarda olması, bir ana yemekle kısıtlanmaktansa farklı çeşitleri deneme şansı sunması. “Balık mı, et mi istersiniz?” sorusuna “balık” yanıtı verince garson eliyle “iyi seçim” işareti yapıyor ve “zeytinyağımız özel, kendimiz üretiyoruz, bu balıklar zeytinyağı sosu içinde nefis” diyor ve kendi üretimleri şarabı övüyor. Yerellik ve yaşadığı coğrafyaya bağlılık, burada önem verilen bir özellik.

Atlas Okyanusu’yla Buluşma
Ve sonra nihayet Atlas Okyanusu’yla buluşuyoruz. İspanya’nın önemli liman kentlerinden Cádiz’e yarım saat mesafedeki sade, tertemiz ve bakımlı bir otelde kalıyoruz bu sefer. 30 euro olan fiyatı, yemek fiyatlarında olduğu gibi ülkemizle kıyaslıyor ve inanamıyoruz. Cádiz, Paco de Lucia’yla da anılan bir şehir. Flamenko müziğinin usta gitaristi, bu bölgedeki Algeciras’ta dünyaya gelmişti. Doğduğu topraklar Paco de Lucia’nın sanatına da damgasını vurmuş, 2014’teki cenaze töreninde Algeciras Belediye Başkanı José Ignacio, onu “Endülüs kültürü için telafi edilemez bir kayıp” sözleriyle uğurlamıştı.

Cádiz ince uzun bir yarımadada bulunuyor, okyanus kıyısında günbatımı müthiş, akşam saatlerinde sokaklara flamenko ezgileri yayılıyor. Yarımadada bazı sokaklar son derece turistik, güzel kafe ve restoranlarla dolu, iki üç sokak paralelindeyse orta sınıf, hatta daha düşük gelir gruplarının yaşadığı bölgeler yer alıyor, ikisinin birbirine bu kadar yakın olması dikkat çekici. Cádiz önemli bir denizcilik şehri ve deniz ürünleri bölgenin mutfağında önemli yer tutuyor. Özellikle paella yemeyi ihmal etmemek gerek. Burada paella’ya “arroz marinero”, yani “denizcinin pilavı” da diyorlar; İspanyol gemicilerin geçmişte denizden yakaladıkları her tür canlıyla pişirdikleri pilava gönderme yapılıyor.
Endülüs’te birçok kasaba ve köy ismi “de la frontera” kelimeleriyle bitiyor, bu ifade, o yerleşimin sınırda yer aldığı anlamına geliyor. “Frontera”, zamanında Endülüs’te Hıristiyan ve Müslüman güçleri arasında sürekli yer değiştiren sınır hattını belirtiyordu. Müslümanlar 711 ve 1492 yılları arasında Endülüs’te hüküm sürdü. Şimdi o sınırlar yok ama isimleri yadigâr kalmış. Biz bu yerleşimlerden üçünü ziyaret ediyoruz: Arcos de la Frontera, Jerez de la Frontera ve Vejer de la Frontera. Üçü de birbirinden güzel bu yerleşimlerin mimarisinde İslam etkisi göze çarpıyor. Jerez diğerlerine göre daha büyük bir şehir görünümünde, diğer ikisiyse tepelerde kurulu kasabalar. Sakinlikleri, tertemiz sokakları, güzel dükkân ve kafeleriyle buraları gezmek, özellikle ılık bir havada insana büyük keyif veriyor.


Karavan Yolculuğu
Karavan yolculuğu konaklama ve yemek başta olmak üzere birçok konuda daha fazla hareket imkânı sağlıyor, daha özgür ve renkli bir yol deneyimi sunuyor. Bazı noktalara önceden dikkat etmek, seyahatin konforunu daha da artırabilir.
- Karavanla yurtdışına çıkarken seyahat sigortasının yanı sıra uluslararası geçerliliği olan yeşil sigortayı da yaptırmak gerekiyor.
- Akaryakıt fiyatları her ülkede farklılaşıyor. Bulgaristan nispeten hesaplı, Sırbistan, Hırvatistan, İtalya ve Fransa ise pahalı. İspanya da bu ülkelere göre daha hesaplı olmasıyla öne çıkıyor. Yakıt konusunda iyi bir planlama tasarruf etmeyi sağlıyor.
- Otoyol ücretlerini iyi hesaplamak gerekiyor. İspanya’da paralı yol çok az, ülkeye girişten Endülüs çıkışına kadar ücret ödemedik. Dönüşte Malaga ve Madrid yakınlarında kısa bir süre ücretli yol kullandık. İtalya, Fransa ve Sırbistan’da yol ücretleri yüksek.
- Günlük yol planını kendi araç kullanım durumunuza ve gezi planlarınıza göre ayrıntılı bir şekilde yapmak, iyi uyumak önem taşıyor. Biz yol üzeri konaklamalar için karavancıların kullandığı Park4Night uygulamasını kullandık ve oldukça faydasını gördük. Karavanımız küçük olduğu ve duş bulunmadığı için iki-üç günde bir uygun fiyatlı güzel otellerde konakladık.
- Yerel lezzetleri tatmak için mutlaka yöresel restoranları tercih ettik. Kahvaltıları ve seyahat ederken öğle ve akşam yemeklerini ağırlıkla karavanda yedik. İspanya’da market zincirlerinden oldukça uygun fiyatlı taze balık, karides, yıkanmış ve yemeye hazır salata bulunuyor. Hem karavanın mutfağında hazırlaması pratik, hem lezzetli ve sağlıklı.
Karavanımız Cádiz’den güneye doğru yoluna devam ediyor. Amacımız Cebelitarık Boğazı’ndaki Tarifa’yı ziyaret etmek. Ancak öncelikle Trafalgar Burnu’na uğrayıp Akdeniz’le Atlas Okyanusu arasındaki meşhur deniz fenerini fotoğraflıyoruz. Bu özel yerde denize giriyorum, kasım ayına rağmen su sıcaklığı makul, doğa muhteşem. Tarifa’ya ilerlerken denize inen yollardan birine sapıyor ve kıyıya ulaşıyoruz. Şiddetli ama ılık rüzgârlı sahilde çok sayıda rüzgâr ve kite sörfçüsü var. Otoparklarda onlarca karavan, bazıları da günübirlik sörf yapmaya gelmiş. Hollandalı bir sörfçüyle sohbete başlıyoruz. “Türkiye’de Akyaka’da sörf yaptım, doğaya, havaya, bölgedeki antik şehirlere hayran kalmıştım” diyor.


Tarifa, Cebelitarık Boğazı’nda 18 bin nüfuslu küçük bir kent. Tarifa Burnu/Noktası da kıta Avrupa’sının en güney noktası. Kıyının hemen açığında, kasabanın merkeziyle kara bağlantısı olan bir ada bulunuyor, üzerinde güzel bir kale ve deniz feneri yer alıyor. Deniz fenerlerini seven yanım bugün çok mutlu, Avrupa’nın güney ucundaki feneri uzun uzun seyrediyorum. Özellikle gece konakladığımız park yerinin önündeki plajda çok değişik duygular tadıyorum. Önde deniz fenerinin ışığı Cebelitarık Boğazı’nı aydınlatırken, arkada Afrika’nın dağları ve köylerden gelen ışıklar göze çarpıyor. İki kıta birbirine bu kadar yakın ve bu kadar uzak.


Biz ertesi sabah işte o ışıkların geldiği yere gideceğiz. Fas’a…
Yaklaşık bir saatlik feribot yolculuğuyla Fas’a ulaşılıyor.
Tanca’da Bir Gün
Feribot İspanya’dan ayrılıp Afrika’ya yol alırken, seyir güvertesine çıkıp Cebelitarık Boğazı’nın havasını içime çekiyor, Tarifa’yı ve deniz fenerini seyrediyorum. Fas ziyareti vize gerektirmiyor, feribotun içinde pasaportları kaydettirerek karşı tarafa geçebiliyorsunuz, üstelik yolculuk epey hesaplı. Yaklaşık bir saat içinde Tanca kentine ulaşıyor, hızlı ve sorunsuz gümrük geçişinin ardından Fas’a ilk adımı atıyoruz.
Yaklaşık 1.5 milyona yakın nüfusuyla canlı bir liman kenti Tanca, tam olarak Cebelitarık Boğazı’nın Atlas Okyanusu’na açıldığı noktada bulunuyor. Kıyı bölgeleri bakımlı ve temiz. Tarihi Medina bölgesi de daracık sokakları, küçük dükkân ve restoranlarıyla çok hoş, bazen iki kişinin zor geçebildiği sokaklarda kaybolana kadar dolaşıyoruz. 1900’lerin başında İspanyolların yaptığı ve adını ünlü yazarlarından alan tiyatro binası Gran Teatro Cervantes tadilatta. Bu bölgede bir yandan da yapılaşma özgünlüğünü kaybediyor, daha bakımsız bir şehir çıkıyor karşınıza. Şehrin ünlü meydanlarından Grand Socco’da yoğun trafik ve korna seslerinden kaçıyoruz. Hemen yakınında dar sokaklara yayılmış pazar yeri ise oldukça etkileyici. Etler, tavuklar açıkta ve soğutma olmadan satılıyor, balık pazarıysa etkileyici, çok farklı okyanus balıkları var.

Tekrar çok beğendiğimiz Medina sokaklarına dönüyoruz ve küçük bir kafede soluklanıyoruz. Ancak ciddi bir iletişim sorunu yaşıyoruz, Fransızcanız yoksa Fas’ta sıkıntı çekebilirsiniz, biraz hazırlıklı gitmekte fayda var.
Medinadan sonra “kasbah” adı verilen sur içi bölgesini ziyaret ediyor ve sonra şehrin batı kıyısına giden daracık inişli çıkışlı sokaklardan Finikelilerden kalma tarihi mezarlara ulaşıyoruz. Burası Tanca ve Cebelitarık Boğazı’nın en güzel manzaralarından birine sahip. Yürüyüşümüz bizi manzaralı konutların da bulunduğu bölgede meşhur Cafe Hafa’ya ulaştırıyor. Naneli ve bol şekerli çayımızı mavi çiniler arasında, boğaz manzarasına karşı yudumluyoruz.
Garsonlar ilgili, içlerinden biri Türk olduğumuzu öğrenince bizi önde bir masaya alıyor ve çayımız hemen geliyor. Bize kafenin 100 yıllık tarihinden, Sean Connery ve Beatles üyelerini de ağırladığından söz ediyor.
Tanca, 14’üncü yüzyılın ünlü gezgini İbn Battûta’nın doğum yeri. Sokaklarda ismine sık sık rastlıyor, duvarlarda resimlerini, kat ettiği rotaları gösteren haritaları görüyorsunuz. Akşam saatlerinde Tanca’dan ayrılma zamanı geliyor. Feribota biniyor ve tekrar boğazın öbür yakasına, Endülüs’e dönüyoruz…
Endülüs’ten Aragon’a
Tarifa’dan Cebelitarık yönünde ilerliyoruz. Birleşik Krallık’a bağlı 6.8 kilometrekarelik küçük bir toprak parçası olan Cebelitarık’ı vizemiz olmadığı için ziyaret edemiyoruz ama meşhur kayalığını uzaktan da olsa görmek istiyoruz. Cebelitarık’ın komşusu, onu çepeçevre saran La Línea de la Concepción kentinden Cebelitarık Kayası’nı izlemek mümkün. 426 metrelik devasa cüssesiyle Akdeniz’i selamlıyor.
Adını 711’de İber Yarımadası’na çıkan Emevi komutanı Tarık bin Ziyad’dan alan Cebelitarık, “Tarık’ın Kayası” anlamına geliyor. “Nasıl İspanya’da Büyük Britanya’ya ait bir toprak parçası olur” diye merak edenlere, İspanya’nın da Fas’ta Ceuta ve Melilla adlı iki şehre sahip olduğunu hatırlatalım.

Cebelitarık’tan sonra iki meşhur noktaya gideceğiz: Ronda ve Setenil de las Bodegas. Ronda küçük bir şehir, kayaların üzerinde, uçurum kıyısında iki ayrı yamaçta yer alıyor ve bu iki kısım çok yüksek ayaklı, tarihi bir köprüyle birbirine bağlanıyor. 18’inci yüzyılda inşa edilen Puente Nuevo (Yeni Köprü) etkileyici bir manzaraya sahip ve konaklama mekânları, kafeler daha çok köprü çevresinde yoğunlaşıyor. Seramik dükkânlarıyla, kalabalığı rahatsız edici boyutta olmayan alışveriş caddeleriyle güzel ve canlı bir kent.

Setenil de las Bodegas köyüyse özgün mimarisiyle dikkat çekiyor. Evler kat kat yamaçlara kurulmuş ama en ilginç tarafı, bazı dar sokakların üzerini kapatan kayalar. Evler kayaların altındaki girintilere inşa edilmiş, çatıları da kayalar oluşturuyor.

Tekrar Akdeniz kıyısına indiğimizde bizi Málaga karşılıyor. Burada bir odaya yerleşiyor, karavanı park alanına koyup keşfe çıkıyoruz. 590 bin kişilik, Güneş Sahili adı verilen bölgede zarif bir Akdeniz limanı Málaga. Roma tiyatrosu, katedral, dik bir tepedeki kalesiyle etkileyici bir yer. Liman bölgesindeyse güzel bir park, marinaya entegre edilmiş, gözü rahatsız etmeyen ufak bir alışveriş merkezi bulunuyor.

Önümüzde bu kez Granada var. Burası seyahat programımızın en merak ettiğim yerlerinden biri. Özellikle de Elhamra Sarayı. Gece geldiğimiz kentte merkeze yakın bir otoparkta konaklıyoruz. Sabah da Elhamra Sarayı’nı en güzel açıdan görme imkânı veren tepeye, Mirador San Nicolas’a çıkıyoruz. Bu görkemli mimari anıtın uzun ve karmaşık bir tarihi var. Şehre bakan bir platodaki sarayın yapımına 1238’de Granada Emirliği’nin kurucusu İbnü’l-Ahmer döneminde başlandı. Yıllar içinde giderek büyüyüp genişleyen sarayın muhteşem iç mekân süslemeleriyse ağırlıklı olarak Granada Emirliği hükümdarlarından I. Yusuf döneminden.
Saray, Müslümanların İspanya’dan sürülmesinin ardından tahrip edildi. 1516-56 arasında İspanya Kralı olarak hüküm süren Şarlken zamanında da yerine yeni bir saray inşa edilebilmesi için kısmen yıkıldı. Yine de etkileyiciliğini yitirmeyen saray, defalarca restorasyondan geçti ve günümüze ulaştı.

Artık direksiyonu kuzeye kırıyoruz. Endülüs’ten çıkıyor, yine Kastilya-La Mancha’dan geçip Aragón bölgesindeki Zaragoza’da mola veriyoruz. Ebro Nehri kıyısındaki katedralin karşısında içtiğimiz kahve eşliğinde İspanya’yla vedalaşıyoruz. İstikamet Fransa sınırı ve önümüzde uzun bir yol var. Türkiye’ye yine karavanla döneceğiz ve bu uzun rotada yine uzun günler geçirip yine yeni hikâyelerle karşılaşacağız.


Fotoğraflar: Oğuz Büktel
Not: Bu yazı ilk olarak Haziran 2025’de Atlas Dergisi’nde yayınlanmıştır.

Bize Ulaşın