Ezel Akay, 2006 · Türkiye
Çocukluğumuzda hafızamızda kalan görüntülerdendi… Perdede sallanan figürler, mizah, kahkaha, alay ve söyleyecekleri olan anlatılar. Sonra nasıl olduysa birden o masum, düşündürücü eğlencelik imgeler, iktidarı ve ölümü anlatan bir hikâyenin içine yerleşmiş bir şekilde önümüze çıktı. İşte Ezel Akay’ın Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? tam olarak böyle girdi 2006’da vizyona. Dönemin en iddialı yapımlarından biriydi ve bugün hala üzerine çokça konuşulan nadir Türk sineması örneklerinden biri.
Adında cinayet sorusu taşısa da aslında katilin kim olduğu değil, iktidarın sanatla, mizahla ve hakikatle kurduğu ilişkiyi sorguluyor. Ve aslında bu sorgulama, yüzyıllar öncesinin Bursa’sında geçiyor olsa da her çağ ve coğrafyada tekrar tekrar karşılaşılan bir durum olduğunun altını çiziyor.
Senaryo
Birçok sinema ve tiyatro oyununda senarist ve oyuncu olarak yer alan Levent Kazak’ın kaleme aldığı senaryo, görünürde polisiye bir yapım. “Kim öldürdü?” sorusu filmin ana iskeletini oluşturuyor. Ancak zaman geçtikçe asıl meselenin görünenin dışında, topluma ayna tutan derinlikli bir yapısı olduğunu fark ediyorsunuz.
Karagöz, doğal, içten, zeki, halkın içinden gelen, eğitimsiz ama hayatı kavramış, saf ama aptal olmayan birini temsil ediyor (saf halk bilgeliği). Hacivat ise medrese eğitimi almış ve öğrenilmiş bilgiyi temsil ediyor (filmde daha çok kurnaz ve çıkarcı yönüyle ön planda). Geleneksel gölge oyununda olduğu gibi burada da sürekli olarak çatışıyorlar. Ama bu çatışma yalnızca komedi üretmiyor, toplumdaki farklı düşünme biçimlerini karşı karşıya getiriyor.

Senaryonun en güçlü yanı, karakterlerin belirgin dönüşüm çizmemeleri. Hacivat ve Karagöz, sistem tarafından ezilen figürlerdir. Değişen onlar değil, etrafındaki siyasi gelişmelerdir. Bu tarz anlatım filmi daha bir gerçekçi kılıyor ki çoğu trajedi de böyle işler zaten. Bireyler değişmez; üzerlerinde taşıdıkları ağırlık, yük değişir.
Filmdeki diyaloglar sadece bilgi aktarmakla yetinmiyor, halk kültürüne ait sözlü geleneklerden beslenen, çok katmanlı bir yapı kuruyor. Görünen konunun altında aslında görünmeyen bir şeylerin de olduğunu anlatıyor. Karagöz ineğini satarken aslında devletle bir hesaplaşma içerisinde; bir şenlik gösterisi yaparken aslında iktidara göndermeler yapıyor. Bu yüzden filmdeki her sahnede seyirci hem gülüyor hem de düşünüyor.
Ezel Akay, senaryoyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Tarihi değil, anlatmak istediğimiz hikâyeyi, ona uygun tarih seçerek anlattık ve çarpıttık.” Bu ifade, filmi bir belgeselden veya salt bir eğlenceden ayırıyor. Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? bir iddia taşıyor ve belirgin bir şekilde bu iddianın da farkında.
Tarihi Kutsamayan Yönetmen
Ezel Akay, sadece bir yönetmen değil aslında bir masal anlatıcısıdır. Türk sinemasında postmodern mizahı sistemli olarak kullanan yönetmenlerden biridir. Reklamcılık yıllarında edindiği görsel dil disiplinini sinemanın özgürlüğüyle birleştirmiş; ortaya sınıflandırması güç bir üslup çıkmıştır.
Bu filmde tarihe kutsal bir alan gibi yaklaşmıyor. Onun sinemasında gerçeklik ile absürt olan her zaman yan yana duruyor; tarih hem ciddi hem komik, güçlü olanlar hem görkemli hem de trajikomik. Filmde Osmanlı dünyası kusursuz bir imparatorluk dekoru olarak sunulmuyor. Çamur, dedikodu, ihtiras ve gündelik hayatın içindeki canlı, kalabalıkla birlikte gürültülü bir toplum bu. Yönetmen geçmişe hayranlıkla bakmıyor; aslında geçmişi bugüne yaklaştırıyor.
Akay’ın en belirgin tercihi, seyircinin tarihsel olayları “gerçek” olarak algılamasına izin vermemesi. Hikayenin kurmaca olduğunu sürekli olarak hissettiriyor. Bu tavır Brecht’i hatırlatıyor: tam rahatladığın anda mesafe yaratıyor, tam güldüğün anda düşünmek zorunda kalıyorsun.
Yönetmenin dünya görüşü filmin her yerinde anlaşılıyor. Halk kültürüne açık bir sempati, merkezi otoriteye karşı belirgin bir kuşku. Filmde saray ve bürokrasi baskıcı ve paranoyak bir güç; halk ise daha yaratıcı, daha diri bir alan. Ancak bu tercih filmi bir propaganda aracı yapmıyor. Çünkü seyirciye kapalı bir ideolojik sonuç sunmuyor; sadece iktidarın doğası üzerine bir sorgulama alanı açıyor.
Yönetmenin kendisini EZOP olarak adlandırması da boşuna değil yani.
Işık ve Gölge
Görüntü yönetmeni Hayk Kirakosyan filme özgün bir kimlik kazandırmış. Tarihi atmosferi masalsı bir evren olarak kuruyor ve böylece film bir “dönem filmi” olmaktan çıkıyor.
Işık kullanımı stilize; iç mekânlarda sıcak sarı ve turuncu tonlar hâkim (bu tarihin sıcaklığını yaratırken gölge oyununun kendine özgü ışıklı perdesini çağrıştırıyor). Gölge sadece estetik bir unsur olarak değil, temel bir metafor olarak kullanılıyor. Gölge perdesi hem bir sanat formu hem de iktidarın eli altında var olmaya çalışmanın simgesi.

Renk paleti ağırlıklı olarak toprak tonlarında. Kahverengi, sarı, kırmızı ve turuncu Osmanlı dünyasının folklorik yönünü öne çıkarıyor. Parlak renklerin kullanımı ise çoğunlukla mizahi anları vurgulamak için seçilmiş. Kıyafetlerdeki ve sahnelerdeki renk zenginliği seyircide masalsı bir his uyandırıyor.
Kamera çoğunlukla hareketli. Kalabalık sahnelerde dolaşırken seyirciyi olayların içine çekiyor; bir gözlemciden çok, oradaymış hissi veriyor. Kadrajlarda sık sık ön ve arka plan aynı anda anlam üretiyor. Aynı karede bir pazar kalabalığı, iki karakterin çatışması ve arka planda izleyen üçüncü bir kişiyi görebiliyoruz.
Yakın planlar karakterlerin psikolojisini açarken, geniş planlar dönemin toplumsal yapısını anlatıyor. Birey ile sistem arasındaki ilişki bu şekilde görsel düzeyde de kurulmuş.
Kostüm ve Renk
Ezel Akay kendi filmlerinde renge ve kostüme çok önem verdiğini söylüyor: “Renk özel bir seçimdir. Kostüme, dekora, aksesuara özen gösterilmesi, onların da birer anlatıcı olarak ortaya çıkması gerekir.” Bu film de bu anlayışın güçlü bir ürünü.
Karagöz’ün giysileri sade ve yıpranmış; göçebe Türkmen yaşamının izlerini taşıyor. Hacivat daha özenli, daha kentli görünümlü. Bu görsel ayrım iki karakterin simgelediği toplumsal sınıfları da anında kodluyor. Karakter analizi için diyaloga ihtiyaç yok; kostümlere bakmanız yeterli.
Saray çevresinin ve bürokrasinin kostümleri ise otorite ve resmiyeti anlatmak için kasıtlı bir ağırlık taşıyor. Bu figürler yalnızca dramatik rakip değil; görsel olarak da baskıyı simgeliyor. Öte yandan filmde çok kültürlü bir toplumun görsel zenginliği de ustaca yansıtılmış: Rum, Türkmen, Müslüman, Hristiyan figürler yan yana ve her biri kendi görsel kimliğiyle ayrışıyor.
Tarihsel doğruluk açısından filmin ciddi bir araştırma altyapısına sahip olduğu görülüyor. Dönemin birincil kaynakları ve arkeolojik veriler yol gösterici olmuş. Ama kostümler salt doğruluk kaygısıyla değil, anlatısal işlevleriyle tasarlanmış. Bu fark önemli: film bir müze değil, bir hikâye.
Müzik
Filmi eleştirmenlerin ve izleyicilerin en çok övdüğü unsurlardan biri müzik. Ender Akay ve ekibinin hazırladığı, Emel Örgün başta olmak üzere pek çok müzisyenin katkıda bulunduğu soundtrack, pek çok kişiye göre Türk sinemasının en iyi film müziklerinden biri.
Müzik burada yalnızca duygusal yönlendirme amacı taşımıyor. Geleneksel Anadolu ve Osmanlı formlarından beslenen yapı, dönemin kültürel dokusuna uygun. Geleneksel unsurlar modern bir duyarlılıkla işlenmiş. Sonuçta hem tarihsel hem evrensel bir ürün çıkmış ortaya.
Trajik kırılma anlarında ses alanının daralması, mizahın bir anda kesilmesi derin bir etki bırakıyor. Güldüğünüz bir sahneden birkaç dakika sonra kendinizi sessizliğin içinde buluyorsunuz.
Oyunculuk

Filmin oyuncu kadrosu gerçekten olağanüstü. Haluk Bilginer (Karagöz), Beyazıt Öztürk (Hacivat), Ayşen Gruda (Kam Ana), Serdar Gökhan, Şebnem Dönmez, Güven Kıraç… Bu isimler bir araya geldiğinde sahnenin enerjisi başka türlü oluşuyor.
Haluk Bilginer’in Karagöz yorumu dikkat çekici. Fiziksel bir güç ve safdillik taşıyan karakteri hiç karikatürleştirmeden oynuyor. Karagöz’ün her sahnede hem güldürücü hem de üzücü olması, oyuncunun bu ince dengeyi ne kadar iyi kurduğunun kanıtı. Ezel Akay: “Hacivat rolünü Haluk Bilginer’e önerdim, Karagöz’ü de Ata Demirer’e. Sonunda rolleri değiştirdik; Bilginer Karagöz’ü oynadı çünkü daha önce böyle bir rol oynamamıştı ve çok heyecanlanmıştı.” diye anlatıyor ki bu heyecan da perdede görülüyor.
Beyazıt Öztürk’ün Hacivat’ı ise komedi geleneğinden gelen ama bu filmde farklı bir derinliğe ulaşan bir performans. Kurnazlık, zekâ ve zaman zaman içten gelen bir insanlık arasında gidip gelen bir karakter.
Güven Kıraç’ın canlandırdığı Pervane ise filmin en güçlü dramatik unsurlarından biri. Kötü adam klişelerine düşmeden, iktidar hırsının nasıl sıradan bir insanı dönüştürdüğünü gösteriyor.
Ayşen Gruda’nın Kam Ana’sı ayrıca ele alınmayı hak ediyor. Sahnesi sınırlı ama her göründüğünde filmin duygusal ağırlığını taşıyor. Şamanist bir yaşlı kadını hem komik hem de hüzünlü kılabiliyor.
Perdenin Arkası
Filmin yüzeyinde Osmanlı kuruluş dönemi var. Ama katmanlar aşıldıkça çok daha zengin bir anlam dünyasıyla karşılaşıyoruz.
Filmin merkezi meselesi iktidardır. Siyasi iktidar, bilgi üzerindeki iktidar, tarih yazımı üzerindeki iktidar. Hacivat ve Karagöz, iktidarın hoşuna gitmeyen şeyleri söyleyen sanatçıları temsil ediyor. Ve tarih boyunca bu sanatçılar baskıyla karşılaşmış. Film bu durumu 14. yüzyıl bağlamında anlatırken hiç de eski bir hikâye anlatmıyor.
İktidar neden sanatçılardan korkar? Yöneticiler filmde yalnızca fiziksel tehditlerden değil, sözlerden de rahatsız. Bir şaka, bir taşlama bazen kılıçtan tehlikeli. Çünkü hikâyeler insanların dünyayı algılama biçimini değiştirebilir. İktidarın korktuğu şey kahkaha değil, kahkahanın içindeki hakikat.
Osmanlı’nın Kuruluş Döneminin Gerçek Toplumsal Yapısı
Film, bu dönemi temsil etme konusunda göründüğünden çok daha titiz. 14. yüzyıl başları Anadolu’su film boyunca çizildiği gibi gerçekten de son derece çokkültürlü ve geçişken bir dünyaydı. Moğol istilasından kaçan Türkmen göçmenler, bölgenin yerli halkı Rumlar, çeşitli dini topluluklar bir arada yaşıyordu.
Ahilik teşkilatı filmde görüldüğü gibi yalnızca bir esnaf örgütü değil, mesleki eğitim, ahlaki disiplin ve sosyal yardımlaşmayı bir arada yürüten güçlü bir yapıydı. “Aş dağıtma” sahnesi de tarihin içinden geliyor: Türk geleneğinde yönetici hem hükmeder hem doyurur. Bu bütünlük Osmanlı kimliğinin temel taşlarından biriydi.
Karagöz’ün Şaman annesiyle birlikte gelmesi de tarihin doğru bir yansıması. 13. ve 14. yüzyıl Türkmen toplulukları arasında Şamanlık geleneğinin izleri gerçekten güçlüydü. İslam ile eski Türk inançları iç içe geçmiş bir dünya. Dönemin kendine özgü dini ve kültürel gerçekliği.
Bacıyan-ı Rum
Filmde Şebnem Dönmez’in oynadığı Ayşe Hatun ve onun liderlik ettiği kadın birliği, Aşıkpaşazade’nin kroniklerinde adı geçen Bacıyan-ı Rum’a dayanıyor. Bu yapının tam olarak ne olduğu tarihçiler arasında hâlâ tartışmalı; ahi çevreleriyle bağlantılı kadın dayanışma ağları olduğu tahmin ediliyor.
Film bu yapıyı hem görünür kılıyor hem de onun yavaş yavaş çözülüşünü anlatıyor. Pervane, Bacıları dağıtıp Ayşe Hatun’u kendi iktidar oyununun bir parçasına dönüştürmek istiyor. Kadınların toplumsal alandaki yeri böylece hem bir tarihsel gerçeklik hem de bir kayıp hikâyesi olarak işleniyor. 14. yüzyıl öncesinin görece daha çok sesliliği, merkezi devlet gücünün pekişmesiyle birlikte kapandı. Bu kapanış filmde hüzünlü ama sessiz bir şekilde anlatılıyor.
Köse Mihal ve Sınırın İnsanları
Filmde göçen bir figür olan Köse Mihal, gerçek bir tarihsel kişiye dayanıyor. Osmanlı kroniklerinde adı geçen bu Bizans sınır beyi, Osman Gazi’nin çevresine katılmıştır. Onun hikâyesi erken Osmanlı dünyasının en önemli gerçeklerinden birini simgeliyor: Kimlikler bugünkü kadar keskin değildi. Yerel Bizans beyleriyle Türkmen beyleri arasında evlilikler, ticari bağlar ve ittifaklar son derece olağandı.
Film de bunu yansıtıyor. Çok etnikli, çok dinli, geçişken bir dünya var karşımızda. Osmanlı’nın büyümesi yalnızca kılıçla değil, farklı kökenden insanların birlikteliğiyle de oldu. Filmde bu fikir söylemde kalmıyor; karakterler aracılığıyla yaşanıyor.
Bir Silah Olarak Mizah
Filmin daha uzun vadeli bir okuma katmanı da var. Ezel Akay bir röportajında şunu söylüyor: “Padişahlar bile eskiden bir isyan çıktığı zaman çevredeki bütün meddahları toplatırlarmış. Bir yere kapatırlarmış, öldürmezlermiş. İsyan bittikten sonra ancak hikâye anlatmalarına izin verirlermiş.” Bu tarihin içinde gömülü bir kalıp. Hacivat ve Karagöz bu kalıbın kurbanları.
Bu yüzden film bitmesine rağmen bitmemiş gibi hissettiriyor. Karagöz’ün söylediği bir söz aklımda takılı kalıyor: “Her yetiştirdiği, büyüttüğü evlâdını gözünün yaşına bakmadan katleden kimdir? Zamandır.” Hacivat’ın cevabı ise gölgelerini göstererek geliyor: “Bu gölgelere ne edebilir ki zaman?” İşte bu sahne, bütün filmi tek bir replikle özetliyor.
Gerçekten Yaşadılar Mı?
Film bittikten sonra kaçınılmaz soru geliyor: Hacivat ve Karagöz gerçek miydi?
Kesin olarak bilmiyoruz. Akademik literatürde 14. yüzyıl Bursa’sında yaşadıklarını ve Orhan Gazi döneminde idam edildiklerini doğrulayan bir kanıt yok. Hikâye büyük ölçüde rivayetlerden geliyor.
Bugün Hacivat ve Karagöz’ü iki tarihsel şahıstan çok, Osmanlı halk kültürünün ürettiği iki güçlü toplumsal figür olarak değerlendiriliyor. Biri medrese kültürünü ve kentli dili, diğeri halkın mizahını temsil ediyor.
Ama belki de asıl mesele bu değil. Bu iki figür, gerçek olup olmadıkları tartışılmasına rağmen yüzyıllardır yaşamaya devam ediyor. Çünkü kültürel hafızada efsaneler bazen belgelerden daha uzun ömürlü olabiliyor. Onlar bizim için iki isim değil; iki yansıma, iki ses, toplumun kendi çatışmasının karikatürü.
Son Söz
Film sonlarına doğru bir söz duyuluyor. Hafızaya kazınmış bir söz:
“Bu ruhun ışığıdır. Bu da ademoğlunun vücudunun görünürlüğünün hâlidir. Bu ruh ışığı artlarından aydınlattıkça cisimler ve vücutlar görünür olurlar. Işık sönerse her şey kaybolur ve geriye bomboş bir dünya kalır.”
Hacivat ve Karagöz yalnızca iki insan değil; toplumun hafızası, vicdanı ve kendine gülebilme yeteneği. Onların susturulması, bir toplumun kendi ışığını söndürmesidir.
Film bittiğinde akılda kalan soru cinayetin gizemi değil, neden bazı seslerin susturulmak istendiği.
İşte on yıllar sonra hâlâ hatırlanmasının nedeni tam olarak bu.

YÖNETMEN HAKKINDA:

1961'de Kastamonu'da doğan Ezel Akay, Boğaziçi Üniversitesi mühendislik eğitiminin ardından reklamcılık ve televizyon dünyasına yöneldi. Bine yakın reklam filmi çektiği bu dönem, ilerideki uzun metrajlarına hem teknik altyapı hem de görsel dil disiplini kazandırdı. Filmografi: Neredesin Firuze (2004), Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü? (2006), 7 Kocalı Hürmüz (2009), F Tipi Film (2012), 9 Kere Leyla (2020). Akay'ın sineması tek cümleyle şöyle özetlenebilir: Tarihi yeniden anlatmak değil, tarihin nasıl anlatıldığını sorgulamak.
AHMET ADİL NEVRESOĞLU
Adana doğumlu. Mesleği tıp doktorluğu. Fotoğrafla yolu 2014 yılında İFSAK’la kesişti. O günden beri portre, sokak ve manzara disiplinleri arasında geziniyor; şu sıralarda odağı daha çok çağdaş minimalizm. Görüntünün gücüne olan merakı onu İFSAK Sinema Birimi’ne ve kelimelerin dünyasına da taşıdı.

Bize Ulaşın